(506 S. K. m. 102, Geç. m. 91) (5510 S. K. m. 96, 97) (818 S. K. m. 66, 132, 133) (YHGK. 16.09.1987 T. 1987/9-68 E. 1987/618 K.)
Dava: Dava, itirazın iptali ile icra inkar tazminatı istemlerine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Hükmün, taraf avukatlarınca temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi T. Ö. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre; davalı vekilinin tüm, davacı Kurum vekilinin ise sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2- 01.11.1972 tarihinden itibaren süregelen 5434 sayılı Kanun kapsamında iştirakçiliği bulunan hak sahibi kız çocuğu konumundaki davalıya; 1983 yılında yaşamını yitiren sigortalı babası üzerinden, çeşitli emekli sandıklarına tabi bir görevde çalışmadığı, bu kurumlardan gelir veya aylık almadığı bilgisini ve çeşitli emekli sandıklarına tabi bir işte çalışmaya veya buralardan aylık ya da gelir almaya başladığı takdirde durumu derhal Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü'ne bildirme taahhüdünü içeren beyan ve taahhüt belgesine dayanılarak, 506 sayılı Kanun hükümleri gereğince davacı Kurumca 01.05.1984 tarihi itibarıyla ölüm aylığı bağlandığı, sonrasında dava dışı T.C. Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü'ne yönelttiği başvuru üzerine 01.11.1972 - 15.08.1993 döneminde gerçekleşen 5434 sayılı Kanuna tabi iştirakçiliği gözetilerek 15.08.1993 tarihinden itibaren emekli aylığı tahsis edildiği, söz konusu olguyu 2006 yılının Temmuz ayında saptayan davacı Kurumca tesis edilen işlemle ölüm aylığının kesilip 21.05.1984 - 22.09.2006 dönemi yönünden yersiz ödendiği ileri sürülen aylıkların yasal faiziyle birlikte kendisinden geri alınması için 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre 03.04.2007 tarihinde icra takibi başlatıldığı, düzenlenen ödeme emrinin 25.04.2007 günü tebliği üzerine yasal süresinde 30.04.2007 tarihinde borca itiraz edildiği, itirazla duran takip sonrasında 21.06.2007 tarihinde açılan işbu davanın yapılan ilk oturumundan önce davalı vekilince zamanaşımı definde bulunulduğu anlaşılmaktadır.
Davanın temel yasal dayanağı, 506 sayılı Kanunun ölüm sigortası hükümlerinin düzenlendiği bölümü içerisinde yer alan ve Eş ve çocuklara aylık bağlanması başlığını taşıyan 68'inci maddesi olup, hak sahibi kız çocukları yönünden maddenin (I) numaralı bendinde aylık bağlama koşulları açıklanmıştır. Buna göre; ölüm aylığı tahsisi için kız çocuklarının Sosyal Sigortaya, Emekli Sandıklarına tabi bir işte çalışmamaları, buralardan gelir veya aylık almamaları zorunlu olup, belirtilmelidir ki, maddede yazılı Sosyal Sigorta sözcüğünün Bağ - Kur Genel Müdürlüğü'nü de içine alacak şekilde anlaşılması gerekir. Diğer taraftan; hak sahibi kız çocuklarına bağlanan gelir ve aylıklar yönünden kanun koyucu tarafından, 09.07.2005 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5386 sayılı Kanunun 2'nci maddesiyle 506 sayılı Kanuna geçici 91'inci madde eklenerek, 06.08.2003 tarihinden önce hak sahibi kız çocuklarına bağlanan gelir ve aylıkların; bunların evlenmeleri, Sosyal Sigortaya, Emekli Sandıklarına tabi çalışmaları veya kendi çalışmalarından dolayı buralardan gelir veya aylık almaları hariç olmak üzere geri alınmayacağı belirtilmiştir. Buna göre, hak sahibi kız çocuklarına bağlanan gelir veya aylıkların kesilme nedenleri; evlenme, Sosyal Sigortaya ve/veya Emekli Sandıklarına tabi çalışma, kendi çalışmalarından dolayı buralardan gelir veya aylık alma halleri ile sınırlandırılmıştır. Madde hükmünün uygulanmasında, kuşkusuz kendi çalışmalarından dolayı gelir veya aylık alma kavramının yorumu ve anılan ibareye yüklenmesi gereken anlam önem arz etmektedir. Hak sahibi kız çocuğuna tümüyle zorunlu sigortalılığı üzerinden değerlendirme yapılarak gelir veya aylık bağlanması durumunda kendi çalışmalarından dolayı gelir veya aylık alma olgusunun gerçekleştiği belirgin olduğu gibi, tamamen isteğe bağlı sigortalılık süreleri gözetilerek gelir veya aylık bağlandığı takdirde ise madde hükmünün kapsamı dışına çıkıldığı, bir başka anlatımla bu gibi durumda ölüm aylığının kesilemeyeceği açıktır. Kız çocuğuna bağlanan gelir veya aylığın hem zorunlu, hem isteğe bağlı sigortalılık süreleri toplamına dayanması durumunda ise, ancak, ilgilinin isteğe bağlı sigortalılığının tek başına gelir veya aylık bağlanmasına yeterli gelmesi koşuluna bağlı olarak kendi çalışmaları kavramının varlığından söz edilemez. Eş söyleyişle; zorunlu sigortalılık süresinin dışlanması gelir veya aylık bağlanması koşulları üzerinde etkili değilse, kız çocuğuna tümüyle isteğe bağlı sigortalılık süreleri gözetilerek gelir veya aylık bağlanmış gibi kabul edilerek Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı tarafından hak sahibi sıfatıyla kendisine tahsis edilen ölüm aylığı kesilemez.
Sigortalılara veya hak sahiplerine yapılan yersiz ödemelerin ilgililerden geri alınmasının hukuki dayanak ve ilkelerine ilişkin olarak ise; 06.08.2003 günü yürürlüğe giren 4958 sayılı Kanunun 47'nci maddesi ile değişik 506 sayılı Kanunun Sigorta yardımlarının haczedilemeyeceği, yanlış ve yersiz ödemelerin tahsili başlığını taşıyan 121'inci maddesinin ikinci fıkrasında; yanlış ve yersiz ödendiği anlaşılan her türlü gelir, aylık ve sigorta yardımlarının 84'üncü maddenin son fıkrası saklı kalmak kaydıyla, ilgililerin sonraki her çeşit istihkaklarından kesilmek suretiyle geri alınacağı, Kurumun genel hükümlere göre takip hakkının saklı bulunduğu açıklanmış olmasına karşın, yersiz ödeme durumunda geri verme yükümünün kapsamı belirlenmediği gibi, söz konusu Kanun içeriğinde bu konuda herhangi bir düzenlemeye de yer verilmemiştir.
Bu konuda 01.10.2008 günü yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun Yersiz ödemelerin geri alınması başlığını taşıyan 96'ncı maddesinin birinci fıkrasında, Kurumca işverenlere, sigortalılara, isteğe bağlı sigortalılara gelir veya aylık almakta olanlara ve bunların hak sahiplerine, genel sağlık sigortalılarına ve bunların bakmakla yükümlü olduğu kişilere, fazla veya yersiz olarak yapıldığı tespit edilen bu Kanun kapsamındaki her türlü ödemeler;
a) Kasıtlı veya kusurlu davranışlarından doğmuşsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla on yıllık sürede yapılan ödemeler, bu ödemelerin yapıldığı tarihlerden,
b) Kurumun hatalı işlemlerinden kaynaklanmışsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla beş yıllık sürede yapılan ödemeler toplamı, ilgiliye tebliğ edildiği tarihten itibaren üç ay içinde yapılacak ödemelerde faizsiz, üç aylık sürenin dolduğu tarihten sonra yapılacak ödemelerde ise bu süre sonundan, itibaren hesaplanacak olan kanuni faizi ile birlikte, ilgililerin Kurumdan alacağı varsa bu alacaklarından mahsup edilir, alacakları yoksa genel hükümlere göre geri alınır. hükmü öngörülmüştür. Söz konusu Kanunun geçici maddelerinde, yersiz ödemelerin tahsili konusunda önceki hükümlerin uygulanması gereğine işaret eden herhangi bir kuralda bulunmadığından, sonuç olarak 96'ncı madde düzenlemesinin, Kurumun yersiz ödemeden kaynaklanan alacaklarına ilişkin süregelen uyuşmazlıklara uygulanması zorunlu olduğu gibi, bu konuda 818 sayılı Borçlar Kanununun, geri verilmesi gereken tutarın belirlenmesinde genel hüküm niteliğinde bulunan 63'üncü maddesinin de gözetilmesi gerekmektedir. Anılan maddeye göre; haksız olarak (nedensiz) bir edinimde bulunan kimse, onun geri alınması zamanında elinden çıkmış olduğunu kanıtladığı tutar oranında ret ve geri vermekle yükümlü değil ise de, haksız edinimde bulunan, o şeyi kötü niyetle elden çıkarmış veya onu elden çıkarırken sonradan ret ve geri vermeye zorunlu tutulacağını biliyor ise ret ve geri vermekle yükümlüdür. Bir başka anlatımla; iyi niyetli zenginleşen, sebepsiz zenginleşme konusunun kendisinden istendiği tarihten önce elinden çıktığını iddia ve ispat ettiği miktar oranında ret ve geri vermeyle yükümlü olmayacak, buna karşın; zenginleşen, zenginleşme anında veya sonrasında mal varlığındaki artışın geçerli bir hukuki sebebe dayanmadığını biliyor veya bilmesi gerekiyor ise, kötü niyetli sayılacaktır.
Ayrıca belirtilmelidir ki; 5510 sayılı Kanunun 96'ncı maddesi, sebepsiz zenginleşmede geri verme konusuna ilişkin özel bir düzenleme niteliğinde olup, zamanaşımı hükmü olarak tanımı ve yorumlanması olanaksızdır. Maddede genel hükümlere yollamada bulunulması ve Kanunun Zamanaşımı, hakkın düşmesi ve avans başlığını taşıyan 97'nci ve diğer maddelerinde fazla veya yersiz ödemeden kaynaklanan Kurum alacağı yönünden düzenlemeye yer verilmemiş olması, fazla ve yersiz ödemeden kaynaklanan Kurum alacağına ilişkin zamanaşımı konusunun genel hükümlerden hareketle çözümünü zorunlu kılmaktadır. Bilindiği gibi zamanaşımı defi, borcu ortadan kaldırmamakla birlikte, bunu ileri süren tarafa, borcu yerine getirmekten kaçınma yetkisi vermektedir. Bu bağlamda Borçlar Kanununun 66'ncı maddesine göre; nedensiz mal ediniminden dolayı açılacak dava, zarar gören tarafın verdiğini geri almaya hakkı olduğunu öğrendiği tarihten itibaren bir yıl ve herhalde bu hakkın doğduğu günden itibaren on yıl geçmekle zamanaşımına uğramaktadır. Anılan Kanunun 132'nci maddesinde, zamanaşımının işlemesine engel olan ve onu durduran sebepler sıralandığı gibi, 133'üncü maddesinde de zamanaşımını kesen olgular açıklanmıştır. Sebepsiz zenginleşme hukuksal temeline dayalı bu tür davalarda öngörülen bir yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı ise kamu kurum ve kuruluşları açısından, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 16.09.1987 gün ve 1987/9-68 Esas, 1987/618 Karar numaralı ilamında da vurgulandığı gibi, o kurum ve kuruluşların dava açma konusunda yetkili kılınan kişi veya organlarının verdiğini geri almaya (istirdada) hakkı olduğunu öğrendiği tarihtir.
Yukarıdaki açıklamalar ışığı altında inceleme konusu dava değerlendirildiğinde; T.C. Emekli Sandığına tabi iştirakçi olarak çalışan, sonrasında anılan Sandık'tan bu çalışmasına dayalı olarak kendisine emekli aylığı bağlanan davalıya 506 sayılı Kanun hükümleri gereğince ölüm aylığı bağlanması, bu konuda yürürlükte bulunan yasal düzenlemeye açıkça aykırı olup, Kurumca gerçekleştirilen aylık iptal işlemi yerinde olduğu gibi, ölüm aylığı tahsisi aşamasında düzenlenen beyan ve taahhüt belgesi karşısında davalının kötü niyetinin varlığı da açıktır. Diğer taraftan davalı vekilince yöntemince ve yasal süresi içinde zamanaşımı definde bulunulmuş ise de, davaya konu borç yönünden zamanaşımının gerçekleşmediği de belirgindir. Bu maddi ve hukuki olgular karşısında;
a-) Davacı Kurumun istirdat hakkı ve kapsamına yönelik olarak; 5510 sayılı Kanunun 96'ncı maddesinin birinci fıkrasının a bendine göre uygulama yapılarak hatalı işlemin saptama gününden geriye doğru on yıllık sürede yapılan ödemelerin esas alınması gerekirken, mahkemece eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu, zamanaşımının kesildiği takip tarihinden geriye doğru 10 yıllık süre için istemde bulunulabileceğinin benimsenmesi,
b-) Kabule göre, mahkemece hükme dayanak kılınan bilirkişi raporunda aylıkları oluşturan asıl alacak tutarının maddi hataya dayalı olarak eksik hesaplanması,
c-) Hüküm altına alınan karar ve ilam harcı ile avukatlık ücretinin icra takibi ve davaya konu tüm alacak tutarı yerine yalnızca takip talebindeki asıl alacak miktarı üzerinden belirlenmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davacı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 12.05.2011 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy