(AİHS m. 6) (2709 S. K. m. 36) (506 S. K. m. 79) (6100 S. K. m. 27, 320, 447) (5510 S. K. m. 101, Geç. m. 7) (5521 S. K. m. 7)
Dava: Dava, hizmet tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın reddine karar verilmiştir.
Hükmün, davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Davacı, 03.11.1980 - 19.02.1981 tarihleri arasında S... Halk Eğitim Merkezinde usta öğretici olarak tam ve kesintisiz çalıştığının tespitine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 320. maddesi uyarınca dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda, 506 sayılı Kanun'un 79. maddesinde düzenlenen hak düşürücü sürenin geçmesi nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.
1086 sayılı Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanununda; yazılı, sözlü, basit ve seri olmak üzere dört yargılama usulü düzenlenmiş iken 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununda yazılı ve basit yargılama usulleri düzenlenmiştir.
Bir davada hangi yargılama usulünün uygulanacağı uyuşmazlığın niteliği veya davanın görüleceği mahkemeye göre belirlenmektedir. Bu bağlamda; 5510 sayılı Kanununun 101. maddesinde, anılan Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili çıkan uyuşmazlıkların çözümlenmesinde İş Mahkemelerinin görevli olduğu belirtilmiş, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 7. maddesinde ise, İş Mahkemelerinde sözlü yargılama usulünün uygulanacağı hüküm altına alınmıştır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 447. maddesindeki diğer kanunların sözlü yahut seri yargılama usulüne atıf yaptığı hallerde bu Kanunun basit yargılama usulü ile ilgili hükümlerinin uygulanacağına ilişkin hüküm karşısında; artık, iş mahkemelerinde basit yargılama usulünün uygulanması gerekecektir.
Yazılı yargılama usulü 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununda ayrıntılı olarak düzenlenmiş, basit yargılama usulü ise temel özellikleriyle kaleme alınmış, 322/1. maddesinde basit yargılama usulü hakkında hüküm bulunmayan hallerde, yazılı yargılama usulüne ilişkin hükümler uygulanacağı belirtilmiştir. (Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Muhammet Özekeş, Medeni Usul Hukuku, 12. Baskı, Ankara 2011, s.586).
Hukuk Muhakemeleri Kanununun 320. maddesinin birinci fıkrasında mümkün olan hallerde mahkemenin tarafları duruşmaya davet etmeden dosya üzerinden karar verebileceği öngörülmüş, ancak mümkün olan hallerin neler olduğu madde metninde sayılmamıştır.
Hukuk Muhakemeleri Kanununun hukuki dinlenilme başlıklı 27. maddesi, T.C. Anayasası'nın hak arama hürriyetini düzenleyen 36. maddesi. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin adil yargılanma hakkına ilişkin 6. maddesi nazara alındığında bir dava hakkında karar verilirken duruşma yapılması esastır. Gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin ve gerekse Yargıtay ve doktrinin kabulü de bu yöndedir. Duruşma yapılmasında amaç, tarafların iddia ve savunmalarını yazılı beyanlar dışında bir kez de sözlü olarak hakime aktarmalarına imkan tanıyarak, hakime de bu iddia ve savunmalarda açık olmayan, tereddüt oluşturan konularda soru sormasını sağlamaktır. Tecrübeler bu uygulamanın uyuşmazlıkların sağlıklı çözümü için büyük önem taşıdığını, taraflar ve hakimin yüzyüze gelmesinin gerçeğe erişimi kolaylaştırdığını göstermektedir. (Ejder Yılmaz, Geçici Hukuki Himaye Tedbirleri, C1, Ankara 2001, s. 888) (Cenk Akil, Terazi Aylık Hukuk Dergisi, Kasım 2012, s. 17).
Ayrıca, davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. Yargılama ile ilgili bilgi sahibi olunmasını, açıklama ve ispat hakkını mahkemenin açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini içeren bu hakkın ve yargılamanın aleniliği ilkelerinin gerçekleşmesinin en önemli aracı duruşma yapılmasıdır.
Duruşma yapılmaksızın dosya üzerinden karar verilmesi ise istisna olup, ancak bu konuda kanuni dayanak bulunması halinde mümkündür. Eş deyişle; ancak hukukun izin verdiği ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz, delil tespiti, İcra ve İflas Kanununun 17 ve 18. maddelerinde öngörülen şikayet davaları gibi durumlarda dosya üzerinden karar verilebilir. Hukuk Muhakemeleri Kanununun 320/1. maddesi hükmünün de bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiği açıktır.
Öte yandan; Hukuk Muhakemeleri Kanunu, hukuk yargılama usulüne önemli bir yenilik olarak ön inceleme müessesesini getirmiştir. Kanun gerekçesinden ...yargılamanın gecikme sebebi olarak gösterilen, mahkemelerce tam hazırlık yapılmadan tahkikata başlanılmasını engellemek amacına yönelik olduğu anlaşılan bu müessese ile; tarafların iddia ve savunmalarına ilişkin dilekçelerin verilmesinin ardından, ancak tahkikat aşamasına geçilmeden önce, ama bu aşamaya hazırlık niteliğinde tarafların sulhe teşviki, delillerin toplanması ve sunulması için gerekli işlemlerin yapılması, tarafların anlaştıkları ya da uyuşmadıkları konuların tespiti ve dava şartları ile ilk itirazların değerlendirilerek sonuca bağlanması ön incelemenin kapsamını oluşturmaktadır. Bu bağlamda dosya üzerinden karar bağlanmamışsa hak düşürücü süreler ve zamanaşımı da tahkikat aşamasına geçilmeden önce karara bağlanacaktır. Bu nedenle mahkeme ön inceleme için bir gün tespit ederek taraflara tebliğ edecektir.
Burada hak düşürücü sürelerin ikili bir ayrıma tabi tutulması mümkündür. Hak düşürücü süreler dava şartı niteliğinde olabileceği gibi esasa müteallik de olabilir. Eğer hak düşürücü süre dava şartı ise -işe iade davasındaki bir aylık süre gibi- ön incelemede ve hatta dosya üzerinden bile karar verilebilecektir. Ama hak düşürücü sürenin esasa müteallik olması durumunda; ön inceleme aşaması geçilerek tahkikat aşamasında değerlendirilip karar verilmesi gerekecektir.
Davanın yasal dayanağını oluşturan ve 5510 sayılı Kanunun geçici 7/1. maddesi uyarınca uygulama alanı bulan mülga 506 sayılı Kanunun 79. maddesinin 10. fıkrası (eski 8) hükmüne göre; Kuruma bildirilmeyen veya Kurumca tespit edilemeyen çalışmaların, sigortalı hizmet olarak değerlendirilmesi amacıyla açılacak davaların, tespiti istenen hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içinde açılması gerekir. 506 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte beş yıl olan hak düşürücü süre 09.07.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3395 sayılı Kanunla on yıla çıkarılmış, ancak 07.06.1994 tarihinde yürürlüğe giren 3995 sayılı Kanunla tekrar beş yıla indirilmiştir.
Söz konusu hak düşürücü süre; yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalışmaları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar için geçerlidir ve konusu olduğu hakkın kanunda öngörülen süre içerisinde kullanılmaması halinde hakkın özünü ortadan kaldırır niteliktedir. Üstelik Kamu Kurumu niteliğindeki işyerlerinde ücretten sigorta primi kesilmiş olması, sigortalıya ilişkin olarak işe giriş bildirgesi, dönem bordrosu gibi yönetmelikte belirtilen belgelerin Kuruma verilmesi ya da çalışmaların Kurumca tespit edilmesi hallerinde hak düşürücü sürenin geçtiğinden söz edilemeyeceğinden, bu konudaki tüm delillerin Mahkemece toplanması, tartışılması ve tarafların bu konudaki iddia ve savunmalarının dinlenmesi; hizmet tespiti davalarının kamu düzenine ilişkin olması ve re'sen araştırma ilkesinin geçerli olmasının doğal sonucudur. Bu nedenle 506 sayılı Kanunun 79. maddesinde düzenlenen hak düşürücü sürenin esasa müteallik olduğunun kabulü gerekir.
Yukarıda açıklanan ve hükümden sonra ortaya çıkan maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulduğunda; işveren tarafından süresinde davalı Kuruma bildirilmediği iddia edilen sürelerin tespitine ilişkin eldeki davada uyuşmazlığın, ön inceleme ve tahkikata ilişkin duruşma açılıp, işin esasına girilerek çözümlenmesi gerekirken; Mahkemenin duruşma açılmaksızın dosya üzerinde karar vermiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, alınan temyiz harcının davacıya iadesine, 21.09.2012 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy