(1086 S. K. m. 376, 388, 389, 432/4) (2709 S. K. m. 141)
Dava: Taraflar arasında görülen davada İstanbul Asliye 10.Ticaret Mahkemesi'nce verilen 18.09.2003 tarih ve 2002/1072-2003/935 sayılı kararın Yargıtay'ca incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Ramazan Özcan tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Karar: Davacı vekili, müvekkili şirket ile davalı şirket arasında yapılan taşıma sözleşmesi çerçevesinde oluşturulan cari hesaptan doğan 667.125.982.-TL alacakları için başlatılan icra takibinin, davalının itirazı ile durduğunu ileri sürerek, itirazın iptaline ve %40 icra inkar tazminatının tahsiline hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, davacı şirketin aktif husumet ehliyetinin bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma, toplanan kanıtlara ve benimsenen bilirkişi raporuna göre, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Kararı, davalı vekili ile katılma yoluyla davacı vekili temyiz etmişlerdir .
1- Dava, taşıma sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.
Mahkemece tüm kanıtlar toplanıp, inceledikten ve HUMK.nun 376 ncı madde hükmüne göre, son sözleri dinlenip duruşmanın bittiği bildirildikten sonra hakimin, aynı yasanın 388 nci madde hükmüne göre kararı gerekçesi ile birlikte yazması ve hüküm sonucu 389 ncu madde hükmünde öngörülen biçimde tefhim etmesi asıldır.
HUMK.nun 389 ncu maddesine uygun olarak tarafların hak ve yükümlülüklerini açıkça gösteren tefhim ile aleniyet ve hukuki varlık kazanan kısa karara uygun olarak gerekçeli kararın yazılması zorunludur. Esasen, kısa kararı yazıp, tefhim etmekle davadan el çekmiş olan hakimin artık bu kararını değiştirmesine yasal olanak yoktur. Öte yandan, kısa kararla gerekçeli kararın çelişkili olması yargılamanın aleniyetine, kararların alenen tefhim edilmesine ilişkin Anayasa'nın 141 nci maddesi ile HUMK.nun yukarıda değinilen buyurucu nitelikteki hükümlerine de aykırı bir durum yaratır. Ayrıca, anılan husus kamu düzeni ile ilgili olup, gözetilmesi yasa ile hakime yükletilmiş bir ödevdir. Aksi düşünce ve uygulama yargı, yargıç ve kararlarının her türlü düşünceden uzak, saygın ve güvenilir olması ilkesi ile bağdaşmaz.
Somut olayda, duruşmada okunarak tefhim edilen kısa kararda mahkemece itirazın iptali ile birlikte takibe konu alacağın tamamı üzerinden temerrüt faizine hükmedildiği halde gerekçeli kararda ise yalnızca takibe konu asıl alacak miktarı üzerinden temerrüt faizine hükmedilmiş olup, 10.04.1992 gün ve 1992/7 Esas, 1992/4 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme kararı çerçevesinde, bir karar verilmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir.
2- Yukarıda açıklanan bozma neden ve şekline göre, davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir.
3- Davacı vekilinin temyizine gelince, hüküm davacı vekili tarafından davalı temyizine katılma yolu ile temyiz edilmiş olup, temyiz dilekçesinin temyiz defterine kaydı yapılmadığı gibi, temyiz harcı da yatırılmamıştır. Bu durumda, usulüne uygun bir temyiz başvurusu bulunmamaktadır.
01.03.1990 gün ve 3/4 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararında süresinden sonra yapılan temyiz istemleri hakkında Yargıtay tarafından da bir karar verilebileceği öngörüldüğünden, HUMK.nun 432/4 ncü maddesi uyarınca davacı vekilinin temyiz isteminin süre yönünden reddine karar vermek gerekmiştir.
Sonuç: Yukarıda ( 1 ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, kararın BOZULMASINA, ( 2 ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, ( 3 ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz isteminin süre yönünden REDDİNE, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz eden davalıya iadesine, 26.10.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy