Taraflar arasında görülen davada verilen 24/06/2013 tarih ve 2013/128-2013/356 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkili firmanın gıda sektöründe faaliyet gösteren ünlü bir firma olup ibaresini ilk defa 1965 yılında kullanmaya başladığını, 29.12.2005 tarihinden itibaren de 556 sayılı KHK ile korunma altına alındığını, müvekkilinin sahip olduğu marka ve logosunun tabela başta olmak üzere davalı firma tarafından marka hakkına tecavüz ve haksız rekabet teşkil edecek şekilde tüm ürün ve hizmetlerinde kullanıldığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 1.000,00 TL maddi ve 50.000,00 TL manevi tazminatın faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, müvekkili şirketin davacı şirketin ortaklarından n ortaklığında kurulduğunu, 2006 yılından bei ve logosu ile faaliyette bulunduğunu, davacı şirketin ismi ve logosunun kullanımı konusunda zımnen izin verdiğini savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkmece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamı uyarınca davalı şirketin kurulduğu 2006 yılından beri davacı şirketin ortakları ve aynı zamanda davalı ortakları da olan n bilgisi ve izni ile şirket müdülüğü yaptıkları dönem süresince ismi logosu ve sarf malzemeleri ile faaliyette bulunduğu, davacı şirketin uyandırılan bu güvene aykırı olarak tecavüz iddiasında bulunmasının MK. 2. maddesine aykırılık teşkil edeceği, uzun süre sessiz kalan davacının dava açmasının himaye görmeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Dava, marka hakkına tecavüzün tespiti ile maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir. Davalı taraf dava konusu marka üzerinde mülkiyet savunmasında bulunmamış, davacının muvafakati ile söz konusu markayı kullandığını savunmuştur. Davalı tarafın marka üzerinde mülkiyet iddiası olmadığına göre olayda sessiz kalma yoluyla hak kaybının varlığından ve MK'nın 2. maddesi uyarınca hak sahibi olunduğundan söz edilemez. Marka sahibi bulunan davacınn muvafakatının bulunması, davalı tarafa ancak davacının izninin devamı süresince markayı kullanma imkanı sağlar. Ancak ortada haklı bir neden olmadan da davacının tek taraflı irade beyanı ile muvafakatin geri alınması da mümkün değildir. Bu nedenle, mahkemenin davayı red gerekçesi doğru değil ise de, davacı tarafça muvafakatin geri alınması hususunda haklı bir nedenin varlığı iddia ve ispat edilmediğinden ve karar sonucu itibariyle doğru bulunduğundan sonucu itibariyle doğru kararın HUMK’nun 438/son maddesi uyarınca gerekçesi değiştirilmek suretiyle onanmasına karar vermek gerekmiştir.
.../...
-2-
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle sonucu itibariyle doğru olan yerel mahkeme kararının gerekçesi değiştirilmek suretiyle ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 0,90 TL temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 10/03/2014 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
İşbu davada davacı yan, davalının hiçbir haklı nedene dayanmaksızın, davacı adına tescilli markayı kullanmak suretiyle marka hakkına tecavüz ettiğinden bahisle, bu olgunun tespitini ve maddi-manevi tazminatın tahsilini talep etmektedir. Mahkemece, davalının davacının izni dairesinde markayı kullandığı gerekçesiyle dava reddedilmiş olup Dairemizce mezkur karar gerekçesi değiştirilmek suretiyle sonucu itibariyle doğru olan yerel mahkeme kararının onanmasına karar verilmiştir.
Gerçekten de, davalı tarafın marka üzerinde mülkiyet iddiası bulunmaması nedeniyle olaya uygun olmayan gerekçe ile davanın reddi doğru olmamıştır. Davalının davacının “muvafakati” ile ve bu çerçevede oluşmuş hakka dayanarak markayı kullanmakta olduğu dosya kapsamıyla sabit olmakla dava tarihi itibariyle yukarda açıklanan talepleri içeren davanın haklı ve yerinde olduğundan söz edilemez.
Ancak, yerel mahkemenin gerekçesinin değiştirilmesine ilişkin Dairemiz çoğunluk gerekçesinde “..ortada haklı bir neden olmadan da davacının tek taraflı irade beyanı ile muvafakatin geri alınması da mümkün değildir.” şeklinde bir ifadeye yer verilmektedir. Karşı oyum bu ifadenin Daire gerekçesinde yer alması üzerinedir.
Her şeyden önce, dosya kapsamıyla sabit olduğu üzere, davacı yanın işbu davadan önce davalıya Daire kararında benimsenen biçimiyle “muvafakatin geri alınması” çerçevesinde gönderilmiş bir ihbar yahut ihtarı bulunmamaktadır. Bu durumda söz konusu muvafakatin geri alınmasının haklı nedenlere dayanması gerekip gerekmediği, ancak, bu yolda bir ihbar ve ihtarın varlığı ve buna dayanılarak açılmış bir davada tartışılması gereken bir kavramdır. Bu bakımdan Dairemiz gerekçesinde bu yönde bir ifadeye yer verilmiş olmasının işbu dava bakımından gerekli olmadığı düşüncesindeyim.
.../...
-3-
Öte yandan, bir an için Dairemiz kararında bu yönde bir değerlendirmeye yer verilmesinin gerekli olduğu düşünülecek olursa dahi, gerek yerel mahkeme kararında ve gerekse de Dairemiz kararında varlığı kabul edilen “markanın davalı tarafından kullanılmasına izin ve/veya muvafakat verilmesinin” 556 sayılı KHK bakımından bir lisans sözleşmesi mahiyetinde bulunduğunun gözden kaçırılmaması gerektiği düşüncesindeyim. Bu anlamda konuya yaklaşıldığında, esasen, 556 sayılı KHK’nin 14/2-e maddesi dışında, tescilli markanın bir başkasına kullandırılması bakımından lisans verme dışında bir hukuksal kavrama, hukuksal ilişkiye yer verilmiş değildir. O halde, markanın kullanılmasına izin verilmesinin lisans verme olarak nitelendirilmesi ve uyuşmazlığa yine mahsus kararnamenin 20. maddesi çerçevesinde yaklaşılması kaçınılmazdır. Bu durumda, yine kaçınılmaz olarak, 556 sayılı KHK’nin 15. maddesinin de göz önünde tutulması gerekecektir. Bu halde de, somut dava bakımından Kararnamenin 15/2. maddesi uyarınca, lisans sözleşmesinin geçerliliği için yazılı olarak düzenlenmesi gerektiğinden hareketle, verilen kullanma izninin geçersiz olduğu ileri sürülebilirse de, bu husus davacı yanca ileri sürülmediği gibi ileri sürülmüş olması halinde dahi şeklen geçersiz sözleşmeye taraflarca değer izafe edilmiş olması nedeniyle şekil eksikliğine ilişkin savunmanın MK’nın 2. maddesine aykırı olacağı düşünüldüğünde dava tarihi itibariyle taraflar arasında süresi belirli olmayan bir lisans sözleşmesinin varlığının kabulü gerekmektedir.
Hal böyle olunca, bu nitelikteki bir sözleşmenin ne şekilde sonlandırılabileceğinin değerlendirilmesi gerekecektir. Lisans sözleşmeleri, kural olarak karma nitelikte bir sözleşme olup satım ve adi ortaklık karakterlerini haiz bir sözleşme olarak nitelendirilebilir. Özellikle fesih ile ilgili olarak adi ortaklık hükümleri uygulama alanı bulur u anlamda, sözleşmenin sona erdirilmesi bakımın-dan, yukarıdaki varsayım dahilinde bu yönde bir gerekçeye yer verilmesi gerekli görülecek olursa, somut uyuşmazlık bakımından, 6101 sayılı Tatbikat Kanunu’nun 1. maddesi uyarınca, TBK’nın belirsiz süreli adi ortaklık sözleşmelerinin sona erdirilmesine ilişkin 640. maddesinin nazara alınması gerekecektir. Anılan madde hükmüne göre adi ortaklardan her biri altı ay önceden feshi ihbarda bulunabilecektir. Bu durumda, Dairemiz gerekçesinde karşı olduğum husus bakımından söylemek gerekirse, feshi ihbar suretiyle markanın kullanılması konusundaki lisans hakkının kural olarak feshi ihbar suretiyle sonlandırılması olanaklıdır. Her ne kadar, söz konusu yasa hükmünün 2. fıkrasında ihbarın dürüstlük kurallarına aykırı ve uygun olmayan zamanda kullanılmasından söz edilmekteyse de, bu durum, sözleşmenin ihbar süresinin sonunda feshedilmesine yahut feshedilmiş sayılmasına engel bir hal teşkil etmeyip bundan zarar gören karşı tarafa, ihbarın yasa maddesinde sayılan koşulları taşımadığını ispat etmek koşuluyla, tazminat hakkı bahşeder niteliktedir. Dairemizin iki taraflı sözleşmelerin feshi konusundaki temel yaklaşımı da bu yönde gelişmiş ve istikrar kazanmış durumdadır.
Tüm bu açıklamalar ışığında, işbu somut dava bakımından davacı tarafından varlığı iddia ve ispat edilmemiş olmakla birlikte, taraflar arasındaki markanın kullanılmasına ilişkin lisans sözleşmesinin, 6098 sayılı Kanunun 640. maddesine uygun biçimde ihbar ve fesih edilmiş olması halinde, karşı taraf davalının markanın kullanılmasına ilişkin lisans hakkının devam ettiğini ileri süremeyeceği, bir başka deyimle sözleşmenin aynen ifasına devam edilmesini talep edemeyeceği, fesihten itibaren davalının markayı kullanımının artık haklı nedenlere dayandığını dermeyan edemeyeceği, markayı kullanmasının bu durumda tescilli markadan kaynaklanan haklara tecavüz niteliğinde sayılması gerekeceği kanısındayım. Bu durumda, Dairemizin gerekçesinde yer alan “haklı bir neden olmaksızın tek taraflı irade beyanı ile muvafakatin geri alınamayacağına” dair ifadelere katılmaya olanak görmüyorum.