(6762 S. K. m. 139/3, 140/2, 508) (3402 S. K. m. 12) (743 S. K. m. 2)
Dava: Taraflar arasındaki davanın (Bartın İkinci Asliye Hukuk Mahkemesi)nce görülerek verilen 22.6.1999 tarih ve 1997/351-226 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinni süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutunakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü.
Karar: Davacı vekili, davalı murislerinin 12.4.1958 tarihli kuruluş sözleşmesi ile müvekkili ltd. şirketi kurduklarını, ortakların kurulan şirkete dava konusu taşınmazı Türk Ticaret Kanununun 139/3 ve 508. maddelerinin verdiği izin gereğince sermaye olarak koyduklarını ve bu taşınmazın şirkete tahsisi edilerek tuğla imalatına başlanıp 39 yıldır devam ettiğini, müvekkili şirketin geçerli şirket sözleşmesi ve işiniyetli olarak kullanması nedeniyle dava konusu taşınmazın maliki olduğnuu beyanla tapu kaydınnın iptali ile tüm eklentileri ve bütünleyici parçaları ile müvekkili şirket adına tapuya tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalılar Nedret, ülkü, Nezihe, Aysel vekili, dava konus parselin kadastro tutanağının 28.4.1964 tarihinde kesinleşmiş oluğunu, 3402 SK.nun 12/3. madd esine göre kesinleşmeden itibaren 10 yıl geçmesi ile tespitten önceki durumlara dava açılamayacağını savunarak davanın reddini istemiştir.
Davalılar İsmail ve İbrahim cevaplarında, dava konusu taşınması sermaye olarak davacı şirkete verdiklerini davayı kabul ettiklerini beyan etmişlerdir.
Mahkemece, iddia, savunma ve dosyadaki belgelere göre, davacıların kadastro tespitinden önceki bir sebebe dayandıkları, 3402 SK.nun 12/3. mad desine göre 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçmiş olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, Davacılar vekili temyiz etmiştir.
Dava, limited şirket anasözleşmesinde şirkete sermaye olarak konulması, taahhüt edilen gayrimenkulün taahütte bulunan ortaklar adına olan tapu kaydının iptali ile şirket adına tapuya tescili istemine ilişkindir.
Davacı şirketin 12.4.1958 tarihli kuruluş esas mukavelenamesinde kuruculardan Mustafa dava konusu gayrimenkuldeki 13/16 hissesinin yarısını, Cemal 3/16 hissesini ve Celal gayrimenkuldeki hissesinin yarısını şirkete sermaye olarak taahhüt etmişler, o tarihten itibaren bu gayrimenkul üzerinde kurulu şirkete ait tuğla fabrikası nizasız olarak şirket tarafından işletilmiştir.
Dava konusu taşınmazın kadastro tespiti 28.4.1964 tarihinde kesinleşmiş olup, buna göre taşınmaz davacı şirkete sermaye olarak taahhüt edilmesine rağmen, yukarıda adı geçen şahıslar adına tapuya tescil edilmiş ve üzerinde blunan fabrikanın ise şirket ortaklarına hisseleri oranında ait olduğu beyanlar hanesinde gösterilmiştir.
Türk Ticaret Kanunu'nun 140/2. maddesine göre "sermaye olarak gayrimenkul mülkiyeti ve gayrimenkul üzerinde mevcut veya tesis edilecek aynı bir hakkın konulması taahhüdünü ihtiva eden şirket mukavelesi hükümleri resmi şekil aranmaksızın muteberdir." buna göre, madde de belirtilen şirket mekavelesi resmi şeklin yerine geçmekte olup, şirket sözleşmesi tapu memuruna götürülerek ilgili taşınmazın şirket adına tescilinin sağlanması mümkündür. Mülkiyet tescil ile şirkete geçmektedir. Başka bir deyişle, taşınmazın şirkete aynı sermaye olarak konulmasına ilişkin taahhüdü içeren ana sözleşme şirkete tescili talep etme hakkını bahşeden geçerli bir hukuki sebep olup, intilaf halinde şikayetin tescil davası açabileceği tartışmasızdtır. Her ne kadar mahkeme karar gerekçesinde de değinildiği üzere kadastro tutanağının kesinleşmesinden itibaren 3402 sayılı Yasanın 12. maddesi hükmüne göre 10 yıllık hak düşürücü süre gerçekleşmiş ise de, somut olayın özelliğine göre, şirketin kuruluşundan bu yana 39 yıl süre ile taşınmazı şiretin kullanımına tahsisi ve teslim eden ve bu kullanıma iştirak eden bu taşınmaz üzerindeki fabrikanın çalışması nedeniyle elde edilen kârı paylaşan ortakların, kadastro tespiti sırasında şirket anasözleşmesi hükümleri çerçevesinde beyanda bulunmaları gerekirken kasıtlı bir şekilde kendi adlarına tespit ve bu şekilde kesinleşme sağlandıktan sonra açılan davaya karşı hak düşürücü sürenin dolmuş olduğunu ileri sürmeleri tipik bir hakkın süistimali davranışı olması karşısında Medeni Kanun'nun 2. maddesinde ifadesini bulan dürüstlük kuralına aykırı olup, yasal himaye görmesi mümkün değildir. O halde, mahkemece davanın esasına girilerek taraf delillerinin toplanması ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu şekilde hak düşürücü sürenin dolmuş olması nedenine dayalı olarak davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), ödediği temyiz peyin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 12.6.2000 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy