(6762 S. K. m. 298)
Dava: Taraflar arasında görülen davada Adana Asliye Ticaret Mahkemesi'nce verilen 4.10.2000 tarih ve 1998/1554-2000/645 sayılı kararın Yargıtay'ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Karar: Davacı vekili, müvekkilinin davalı anonim şirket tarafından çıkarılan 200 adet kurucu pay senedinden 10 adedinin sahibi olduğunu, şirket anasözleşmesinin 36. maddesine göre, kazancın zorunlu ihtiyatlar ve 1. tertip temettü ayrıldıktan sonra kalanının %10'unun kurucu pay senedi sahiplerine ödenmesi gerekir iken, 1996 yılı bilançosunda şirket aktiflerinde bulunan iştirak hisselerinin satışından elde edilen, kazanç ve emisyon primi kârı ile 1996 yılı cari dönem kârının olağanüstü ihtiyatlara ayrılıp, sonra da sermayeye eklenmek ve hissedarlara bedelsiz pay vermek suretiyle ortaklara fiilen kâr dağıtıldığını, böylece müvekkilinin kurucu pay karşılığı kâr almasının engellendiğini ileri sürerek, 5.123.160.550.-TL kurucu kâr payı ile 5.074.600.000.-TL faizi olmak üzere toplam 10.197.760.550.-TL.nın faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili, davacının 1991-1997 yılları arasında şirketin deneticisi olduğunu, alacağına dayanak yaptığı 1996 yılına ait genel kurula katılmasına rağmen alınan kararlar hakkında iptal davası açmadığını, dava konusu edilen kazancın, emisyon primi ile şirkete ait iştiraklerin satışından elde edilen gelirin gerçekte kâr olmayıp, şirket içi kaynaklarının kullanılması olduğunu, bu nedenle TTK.nun 298. maddesinde belirtilen kâr kavramına girmediğini savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, toplanan kanıtlar ve alınan ikinci bilirkişi raporuna itibar edilerek, davacının denetçi sıfatıyla genel kurul kararının iptalini istemediği, dava konusu edilen alacağın şirkete ait iştiraklerin satışından elde edilen gelirler ve emisyon primi ile ilgili olduğu bu gelirlerin TTK.nun 298. maddesinde belirtilen kâr kavramına girmediği bu nedenle davacının kâr payı isteminin yersiz olduğu gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Her ne kadar davalı anonim şirket genel kurul kararının iptali için dava açılmamış olması, bu kararla bağlı olmayan sözleşmesel hak sahibi kurucu pay senedi sahiplerinin kâr payını talep etmelerine engel teşkil etmesi mümkün değil ise de, üç kişilik uzman bilirkişiden oluşan kurulca yapılan değerlendirmede belirtildiği gibi, davalı ortaklığın sahibi olduğu iştirak hisseleri satışından elde edilen kazanç ile emisyon primleri, ortaklara dağıtılması gereken gerçek anlamda kâr payı olmadığından, yerel mahkemenin bu gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi yerindedir.
Ayrıca, dava dilekçesinde dağıtılması gereken kâr kapsamında olduğu belirtilerek istemde bulunan 1996 yılı bilançosunda dönem kârı olarak gösterilen 321.720.924.533.-TL bakımından ise; söz konusu 1996 yılı dönem kârı genel kurul kararı ile fevkalade ihtiyat olarak ayrılmışsa da ayrılan bu fevkalade ihtiyatların ana sermayeye eklenerek hissedarlara bedelsiz hisse senedi verilmesine dair verilmiş bir genel kurul kararı da yoktur.
Gerek TTK.nun 298. maddesi, gerekse şirket anasözleşmesi hükümlerine göre, kâr payı dağıtılmasına karar verilmesi halinde kurucu intifa senedi sahiplerine de kâr payı tahakkuk ettirileceği ve dolayısı ile ancak bu koşulun gerçekleşmesi ile bu tür pay sahiplerinin şirketten kâr payı talep etmelerinin mümkün hale gelebileceği anlaşılmaktadır.
Bu durum karşısında, davalı şirketin 1997 yılı genel kurulunda 1996 yılına ait bilançonun kabulü sebebiyle, anasözleşmenin 33. maddesinde belirtilen paralar ayrıldıktan sonra ortaklara kâr dağıtılmamasına karar verilmesi ve bu karın anasözleşmenin 33/son maddesine göre, olağanüstü yedek akçeye ayrılmasında ilke olarak yasa ve anasözleşmeye aykırılık yoktur.
İlke bazında, kurucu intifa hisse senedi sahiplerinin kâr payı talep edebilmeleri için kâr payının şirketçe dağıtılmış olmasına karar verilmiş olması bir ön koşul olarak kabul ediliyorsa da, doktrinde de benimsendiği üzere, kurucu intifa hisse senedi sahiplerin kâr payı dağıtım koşulları gerçekleştiği halde şirketçe, bu tür pay sahiplerine sözleşmesi haklarının kasıtlı olarak verilmemesi veya şirket yöneticilerinin kasıtlı tasarrufları ile bu haklarının zedelenmesi halinde gerek şirkete, gerekse yöneticilerin kişisel sorumluluklarına dayanılarak bunlar aleyhine genel hükümlerden doğan dava haklarını kullanabileceklerini ve bu şekilde yoksun bırakıldıkları kâr paylarını dava yolu ile isteyebilecekleri kabul edilmektedir. (Bkz. Prof. Dr. H. Domaniç, Anonim Şirketler ve Uygulaması, TTK. Şerhi II. Cilt. İst. 1988 Sh. 1084 vd., Dr. Ö. Teoman, Anonim Ortaklıklarda İntifa Senetleri, İst. Sh. 237.)
Ne varki davacı, dava dilekçesinde davalı şirketin kâr payının dağıtılmaması kararının alınmasından sonra anasözleşmenin 33/son maddesine göre dağıtılmamasına karar verilen bakiye kâr payının sermaye artırımına gidilerek kullanıldığını ve bu miktar karşılığı bedelin şirket ortaklarına bedelsiz hisse senedi olarak dağıtıldığını ileri sürerek, bu kararın fiili kâr dağıtım olacağını ve bu şekilde kurucu intifa senedi sahiplerinin kâr payının ortadan kaldırılacağını ileri sürerek kâr payı alacağının tahsilini istemiştir.
Oysa, dava tarihinde henüz bu konuda alınmış bir karar yoktur. Diğer bir deyişle, gizli kâr dağıtımı kararı dava tarihinde henüz alınmış değildir. Bu nedenle 1996 yılı dönem kârı ile ilgili talep bakımından zamansız açılmış bulunan davanın reddine karar verilmiş olması bu yönden doğru görülmekte ve sırf bu gerekçe ile sınırlı olmak üzere kararın onanmasına karar vermek gerekmiştir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davacı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün (ONANMASINA), 6.4.2001 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy