(2004 S. K. m. 264) (6762 S. K. m. 20) (818 S. K. m. 49)
Dava: Taraflar arasında görülen davada İstanbul Asliye 5.Ticaret Mahkemesi'nce verilen 03.10.2001tarih ve 1007/1037 - 2001/1170 sayılı kararın Yargıtay'ca incelenmesi duruşmalı olarak davacı vekili tarafından istenmiş olmakla, duruşma için belirlenen 13.05.2003 günde davacı avukatı İbrahim Habib Dalgan ile davalı avukatı İbrahim Yılmaz gelip, temyiz dilekçesinin de süresinde verildiği anlaşıldıktan ve duruşmada hazır bulunan taraflar avukatları dinlenildikten sonra, duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakılmıştı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi Ali Orhan tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Karar: Davacı vekili, davalı şirketin müvekkilinden herhangi bir alacağı olmamasına rağmen, ihtiyati haciz kararı alarak 133 ton işlenmiş bakırı haczettirdiğini, bilahare de hatalı olduğunu bilerek, ihtiyati haczi tamamlamak için takibe geçmeyerek haczi düşürdüğünü, haciz sonrasında müvekkilinin ticari ilişkide bulunduğu kişi ve bankalara haciz işlemini bildirerek müvekkilin batmak üzere olduğu intibaını verdiğini, bunun sonucunda da piyasadaki çeklerin bankalara ibrazı, takip ve haciz işlemlerine maruz bırakıldığını ileri sürerek, fazlaya ilişkin hak saklı kalmak kaydıyla 1 milyar TL maddi, 100 milyar TL manevi tazminat istemiştir.
Davalı vekili, müvekkilinin fiili haczi üzerine daha önce davacı hakkında takibi kesinleşmiş alacaklıların hacizli maldaki önceliği gözetilerek, kesin takibe geçilmesinde alacaklı müvekkilinin herhangi bir hukuki ve maddi yararı olmayacağı düşüncesiyle takip yapılmadığını, davacının müvekkiline 70 Milyar TL civarında borcu bulunduğunu, mal teslim irsaliyelerindeki imzanın davacının sigortalı çalışanına ait olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna göre, taraflar arasında uzunca bir dönem ticari ilişki bulunduğu ve 31.07.1997 tarihi itibarıyla davalının 54.875.012.500 TL alacaklı olduğu, alacağın tahsili için ihtiyati haciz kararı aldığı, ancak süresi içinde yasal takibe geçmediğinden İİK'nun 264/2 ncı maddesine göre, ihtiyati haczin hükümsüz kaldığı, alacak için ihtiyati haciz uygulamasının davacıyı çökme noktasına getirdiği iddiasının kanıtlanamadığı, diğer alacaklıların çekleri ibraz etmesi ve karşılıksız şerhi vurdurmalarının davalının aldığı ve uyguladığı ihtiyati haciz kararı ile ilgisi bulunmadığı, davacının T.T.K. 20/2 ncı maddesine göre, tedbirli bir tacir gibi hareket etmesi gerektiği gerekçesiyle dava reddedilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Dava, haksız ihtiyati hacizden kaynaklandığı iddia olunan maddi ve manevi tazminatın tahsiline ilişkin olup, yukarıda yapılan özetten anlaşılacağı üzere davalı tarafın faturalara istinaden mahkemeden ihtiyati haciz kararı alarak bu kararı infaz ettirdiği, ancak İİK'nun 264/1nci maddesinde öngörülen sürede takibe geçilmediği için ihtiyati haciz kararının hükümden düştüğü yanlar arasında ihtilafsız olup, uyuşmazlığın çözümü alınan ihtiyati haciz kararının haksız olup, olmadığı, haksız ise davacının bundan zarara uğrayıp uğramadığı, uğramışsa miktarı ve manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı noktalarında toplanmaktadır.
Haksız ihtiyati hacizden dolayı sorumluluk, kusursuz sorumluluktur. Haksız olarak ihtiyati haciz koydurmuş olan alacaklının sorumluluğunun kusura dayanmadığı konusunda gerek uygulamada ve gerekse öğretide görüş birliği mevcuttur (Bkz. Prof.B.Kuru, İcra ve İflas Hukuku, Ankara, 1993, Cilt 3, Sh.2583 v.d). Öte yandan, alınan ihtiyati haciz kararının dava konusu olayda olduğu gibi hükümden düşmesi halinde ihtiyati haczin haksız olacağı sonucunun doğduğu hususunda da bilimsel ve yargısal içtihatlar görüş birliği içerisindedir. (Bkz.a.g.e, Sh.2581 v.d.). Bu açıdan alacaklının ihtiyati haciz kararının hükümden düşmesinden sonra açacağı dava veya yapacağı takipte haklı çıkması da neticeye müessir bulunmadığı gibi, bu bakımdan alacaklının kötüniyetli veya iyiniyetli olup olmadığı da sonuca etkili değildir. Bu itibarla mahkemece davada, davalının gerçekte alacaklı olup olmadığının incelenmesi ve neticede de davalının gerçekten alacaklı olduğu sonucuna varılarak, bu hususun davanın reddine gerekçe yapılması doğru olmamıştır. Mahkemece alınan ve infaz olunan ihtiyati haciz kararının İ.İ.K'nun 264 ncü maddesinde öngörülen sürede takibe geçilmemesi sebebiyle hükümden düştüğü ve ihtiyati haczin haksız olduğu kabul edilerek, davacıya maddi zararın ispat imkanı tanınmalı ve neticesine göre bir karar verilmelidir.
Davacı tarafın manevi tazminat talebi yönünden yapılan incelemeye gelince; haksız ihtiyati haciz koyduran alacaklının kusursuz sorumluluğu sadece maddi tazminat bakımından olup,manevi tazminat yönünden B.K.'nun 49 ncu maddesindeki koşulların oluşması gerekir.
Mahkemece, davacı tarafın manevi tazminat talebi de yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde değerlendirilmeli ve olayda manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı gerekçeleri gösterilmek suretiyle bir neticeye bağlanmalıdır. Mahkemece açıklanan hususlar nazara alınmadan ve bu hususta somut gerekçeleri gösterilmeden, yazılı şekilde hüküm tesisi de doğru olmadığından kararın bu nedenle de davacı yararına bozulması gerekmiştir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 275.000.000.-TL duruşma vekillik ücretinin Avukatlık Ücret Tarifesi'nin 21 nci maddesi gereğince KDV'si ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, 13.05.2003 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy