(1086 S. K. m. 382)
Dava: Taraflar arasında görülen davada İzmir Asliye 2.Ticaret Mahkemesi'nce verilen 09.10.2003 tarih ve 1999/63-2003/783 sayılı kararın Yargıtay'ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Pınar Şengel tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Karar: Davacı vekili, müvekkiline ait aracın davalı şirkete kasko poliçesi ile sigortalı olduğu dönemde meydana gelen kaza sonucu hasarlanmasına rağmen davalı şirketin ödemede bulunmadığını ileri sürerek, 4.500.000.000.-TL hasar bedelinin 10.09.1998 tarihinden itibaren işleyecek reeskont faiziyle davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, hasarın ehliyetsiz sürücünün kullanımı sırasında meydana geldiğini, hasarın sigorta teminatı dışında kaldığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma ve dosya kapsamına göre, davanın kısmen kabulü ile 3.595.000.000.-TL.sının temerrüt tarihi olan 14.09.1998 tarihinden itibaren davalıdan tahsiline karar verilmiştir.Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.
1- Dava, davalıya kasko poliçesi ile sigortalı araçta oluşan hasar bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası yargılamanın açıklığı ilkesini kabul etmiştir. HUMK.nun 382 ve devamı maddelerinde hükmün nasıl tesis edileceği ve sonrasında kararın nasıl yazılacağı etraflıca hükme bağlanmıştır. Yargılamanın açık bir şekilde yapılması ve tesis edilen hükmün açıkça belirtilmesi ilke olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle, hükmün açık, anlaşılır, şüpheye yer vermeyecek şekilde infazı kabil kurulması ve de en önemlisi sonradan yazılacak gerekçeli kararın kısa karar uygun olması gerekmektedir. Aksi halde, yargılamanın açıklığı ilkesi dolayısıyla kamu vicdanı zedelenmiş ve mahkeme kararlarına güven sarsılmış olacaktır. Hatta, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu'nun 10.04.1992 gün ve 1991/7 Esas 1992/4 sayılı kararında da kısa karar ile gerekçeli kararın çelişik bulunmasının bozma nedeni sayılacağı içtihat edilmiştir.
Somut olayda mahkemece kısa kararda, hüküm altına alınan miktarın 04.09.2003 tarihinden itibaren reeskont faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesine rağmen, gerekçeli kararda hüküm altına alınan miktarın "temerrüt tarihi olan 14.09.1998 tarihinden itibaren davalıdan tahsiline" şeklinde karar verilerek kısa karar ile gerekçeli karar arasında faizin başlangıç tarihi hususunda çelişki yaratıldığı gibi, kısa kararda "reeskont faiziyle tahsile" karar verilmişken, gerekçeli kararda faiz hakkında açık bir karar verilmemiştir. Buna göre, mahkemece tefhim edilen kısa karar ile tebliğ edilen gerekçeli kararın birbiriyle çelişkili olduğu ve bu çelişkinin tavzih yoluyla düzeltilmesinin de yasal olarak mümkün bulunmadığının anlaşılmasına göre, davalı vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazının kabulü ile, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.
2- Bozma sebep ve şekline göre de, davalı vekilinin esasa ilişkin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.
Sonuç: Yukarıda ( 1 ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın BOZULMASINA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek olmadığına, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 28.10.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy