(6762 S. K. m. 21) (818 S. K. m. 62, 63)
Dava: Taraflar arasındaki istirdat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün davacı avukatınca duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davacı vekili Avukat M.E. gelmiş, diğer taraftan kimse gelmemiş olduğundan onun yokluğunda duruşmaya başlanılmış ve hazır bulunan avukatın sözlü açıklaması dinlenildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğu saptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
Karar: Davacı, o yolda bir sözleşme hükmü bulunmadığı halde, davalının yaptığı icra takibinde, tıbbi malzeme bedeline ilişkin alacağını aylık % 15 vade farkı isteyip, bu yolla toplam 6.239.294.898 TL fazla para tahsil ettiğini ileri sürerek, bu miktarın reeskont faiziyle birlikte geri alınmasına karar verilmesini istemiştir.
Davalı, davacının malzeme bedelini süresi içerisinde ödemediğini, gönderdiği ve vade farkı uygulanacağı şerhini taşıyan faturalara da itiraz etmeyip, tersine kısmi ödemede bulunduğunu, dava konusu miktarın ihtarnameye rağmen ödenmeyen alacağın yasal faizinden ibaret olduğunu savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, davacının vade farkı şerhi taşıyan iki faturaya, gönderilen ihtarnameye ve icra takibinde vade farkı istemine itiraz etmediği, bu durumda sözleşme hükmü bulunmasa bile davalının vade farkı isteyebileceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Geri alınması istenilen vade farkına ilişkin ödemenin, ihale sonucunda düzenlenen sözleşme uyarınca teslim edilen tıbbi malzeme bedelinden kaynaklandığı ve miktarı uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlığın bu özelliği nedeniyle, tarafların karşılıklı hak ve borçlarının ihale şartnamesi ve sözleşme hükümleri çerçevesinde belirlenip, değerlendirilmesi zorunludur. İhale şartnamesinde ve sözleşmede bedelin ödenmesinde gecikilmesi halinde, vade farkı uygulanacağına ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Bu durumda, davalının gecikme nedeniyle alacağına vade farkı isteyebileceğinin kabulüne hukuken olanak yoktur. Düzenlenen faturaların ikisinde bu konuda şerh bulunması ve icra takibine itiraz edilmemiş olması da sonuca etkili değildir. Ne var ki, davalı 27.2.1997 günlü ihtarnamesiyle 11.490.380.670 TL tutarındaki asıl alacağının üç gün içinde ödenmesini istemiş ve bu ihtarname davacıya 28.2.1997 günü tebliğ edilmiştir. Davacının, asıl alacak yönünden, ihtarnamede verilen bu sürenin dolmasıyla birlikte temerrüde düşmüş olduğu açıktır. O halde davalı, bu tarihten itibaren faiz isteminde bulunmaya hak kazanmıştır. Öte yandan davalı tacir olup, Türk Ticaret Kanununun 21. maddesi hükmü uyarınca sözleşme davacı yönünden de ticari nitelikte sayılacağından, davalının alacağına reeskont oranında faiz isteyebileceğinin kabulü gerekir. Bu ilke ve kuralların ışığı altında mahkemece yapılması gereken iş, gerektiğinde uzman bilirkişi görüşünden de yararlanılarak, yukarıda açıklanan temerrüt tarihi esas alınmak suretiyle 19.3.1997 ve 7.5.1997 tarihlerinde yapıldığı belgelerden anlaşılan borç ödemelerinin miktarları, reeskont faiz oranları ve temerrüt tarihiyle bu tarihler arasında geçen süreler göz önünde bulundurulup, davalının hak kazandığı reeskont faizi tutarının belirlenmesi, bulunacak miktarı, bu davada geri alınması istenilen tutardan düşülmesi ve kalan miktarın hüküm altına alınmasından ibarettir. Eksik incelemeyle ve olaya uygun düşmeyen gerekçeyle yazılı şekilde karar verilmesi usule ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda açıklanan nedenle davacı yararına BOZULMASINA, 09.03.1999 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy