(818 S. K. m. 213) (743 S. K. m. 634)
Taraflar arasındaki tapu iptali ile tescil davasının yapılan yargılaması sonunda, ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.
Karar: Davacı, harici satım senedine dayalı olarak tapunun iptaliyle adına tescilini, bu mümkün olmadığı takdirde rayiç değerinin ticari faiziyle davalıdan tahsilini dava etmiştir.
Davalı sattığı taşınmazın 48 m.2'lik bölümünün ferağını vermeyi kabul ettiğini savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Davacının dayandığı 15.7.1987 günlü satış senedi resmi şekilde düzenlenmediği için BK. 213. ve MK. 634. maddeleri hükümlerine göre geçersizdir. Bu nedenle taraflar ancak verdiklerini geri isteyebilirler. Ne var ki hukuken geçersiz sözleşmeden kaynaklanan bu nitelikteki bir uyuşmazlığın haksız iktisap kurallarına göre çözümlenip tasfiye edilebilmesi için öncelikle haksız iktisabın kapsamını tespitteki ilke ve esasların açıklanmasında zaruret görülmüştür.
Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerlerin iadesi denkleştirici adalet düşüncesine dayanır. Denkleştirici adalet ilkesi ise haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını arttıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğunu ve gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder.
İlke böyle olmakla beraber iade edilecek zenginleşme miktarının tespit ve hesaplanmasında öğretide birlik olduğu söylenemez. İade edilecek zenginleşme miktarı konusunda öğretideki bu ayrık düşünceleri kısaca fakirleşme kadar olmalıdır veya fiili değer artışı yani gerçek zenginleşme miktarı ne ise o kadar veyahut ihlal edilen hakkın sahibine bahşettiği yararlanma yetkisi ile bağdaşmayan her türlü zenginleşme miktarı kadar olmalıdır şeklinde özetlemek mümkündür. Olayı çözümlerken şüphesiz öğretideki bu görüşlerden yararlanılmaktadır.
Bilindiği gibi ülkemizde yaşanan enflasyon uzun yıllardan beri yüksek oranlarda seyretmekte ve paramızın değeri (alım gücü) de bununla ters orantılı olarak devamlı düşmektedir. Belli bir miktar paranın aradan geçen zamana bağlı olarak iade günündeki alım gücünün farklı ve çok daha az olduğu bir gerçektir.
Bugüne kadar uygulanan kurallara göre geçersiz sözleşme gereğince alıcının akit tarihinde verilen paranın aynı miktarda iadesine karar verilmesi, gerçek hayatta büyük sıkıntılara, tutarsızlıklara, adalete karşı var olması gereken güvenin sarsılmasına neden olmuş, kamu vicdanında haklı eleştiri konusu yapılmıştır. Hukuk kuralları gerçek hayata uygun olduğu, toplumun adalet ihtiyacına cevap verebildiği sürece hayatiyetini devam ettirip, saygınlık sağlar ve hukuk kuralı olma özelliğini korur. O nedenle hukuk kuralları görevli organlarca değiştirilinceye ve bu konuda yeni düzenlemeler yapılıncaya kadar zedelenmeden gerçek hayata uygun olarak yorumlanıp uygulanmalıdır. Bu görevin ise yargıya ait olduğunda duraksamaya yer yoktur. Nitekim gerek Yargıtay kararlarında ve gerekse öğretide bu göreve paralel düşünceler bulunmaktadır. Bu düşüncelerin isimleri farklı ise de ancak istenen sonuç aynıdır. Akit öncesi sorumluluk kurallarının geçersiz sözleşmelerde de uygulanması gerektiği, geçersiz senetlerden dolayı olumsuz zararın istenebileceği bu zarar kapsamında kaçırılan fırsat karşılığının da bulunduğu olumsuz zararın bazı özel durumlarda olumlu zarar kadar dahi olabileceği MK.' nun 2. maddesine göre akdin geçersizliğinin ileri sürülemeyeceği hakkındaki zarar kavramları hep bu zaruretin sonucu ortaya konulan düşünce ve uygulamalardır. Yargının asıl görevi toplumun huzurunu sağlamaktır. Bunun için uygulanması gereken kurallar mevcut yasalar ışığında bu yasa hükümlerine aykırı düşmeyecek şekilde yorumlanıp uygulanmaktadır.
BK.' nun 63. ve 64. maddeleri, iade sonucunun kapsamını fakirleşmenin değil, zenginleşmenin iyi veya kötü niyete dayalı olmasına göre ayrım yapmıştır. Hukuken geçersiz sözleşmeler haksız iktisap kuralları uyarınca tasfiye edilirken, denkleştirici adalet kuralı hiç bir zaman göz ardı edilmemelidir. Bu husus hem hakkaniyetin hem de gerçek adaletin bir gereğidir. Bu bakımdan iadeye karar verilirken satış bedeli olarak verilen paranın alım gücünün ilk ödeme tarihindeki alım gücüne ulaştırılması ve o şekilde iadeye karar verilmesi uygun olacaktır. Aksi takdirde kısmi iade durumu oluşacak, iade dışındaki zenginleşme iade borçlusu yedinde haksız zenginleşme olarak kalacak, iade borçlularının iadede direnmelerine neden olacaktır. Ancak burada denkleştirme yapılırken, bir hususa daha dikkat edilmelidir. İade alacaklısının geçersiz sözleşmenin ifa edilemeyeceğini öğrendiği tarihin iade kapsamını tespitte önemli olduğu unutulmamalıdır. Zira geçersiz sözleşmenin artık ifa edilemeyeceğini bile bile haksız zenginleşmenin iadesini istemeyen alacaklı zararının artmasına kendisi sebep olacağından bu artan zararı iade borçlusundan isteyememelidir.
Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında, davalı tapulu taşınmazdan 238/11313 m2'lik kısmını davacıya 15.7.1987 tarihinde satıp teslim etmiş ve satış bedeli olarak 119.000.- TL almıştır. Bu para 15.7.1987 tarihindeki alım gücü-ile davalının mal varlığına girip kalmıştır. Aradan geçen zaman içinde davacının kullanmasına karşı koymamıştır. Davalı tapulu malın satışının geçersiz olduğunu bilen veya bilmesi gereken kişi konumundadır. İyi niyetli de sayılamaz. Harici satım sözleşmesinde tapunun hangi tarihte verileceğine dair bir kayıt bulunmamaktadır. O nedenle davalının dava konusu payını 3. şahıslara sattığı tarihte akdin ifasının imkansız hale geldiği kabul edilmelidir.
Hal böyleyken mahkemece yapılacak iş davacının 15.7.1987 tarihinde ödemiş olduğu 119.000.- TL' nin akdin ifasının imkansız hale geldiği tarih itibariyle ulaşacağı alım gücü değerinin ne miktar olacağı az yukarıda açıklanan ilke ve esaslar altında ve gerektiğinde bu konuda varsa bilirkişi kurulundan nedenlerini açıklayıcı ve Yargıtay denetimine elverişli rapor da alınarak belirlemek ve bu yolla belirlenecek miktar istemi e de bağlı kalınarak hüküm altına almaktır. Ancak davalı sattığı taşınmazın 48 m2'lik bölümünün ferağını vermeyi kabul etmiştir. Öyleyse mahkemece davacının tüm taşınmaz mal için ödediği paranın akdin icrasının imkansız hale geldiği tarihteki alım gücünün hesap edilmesi, öncelikle davacının ferağını vermeyi kabul ettiği 48 m2'lik bölümün dışında kalan bedele hükmedilmesi, 48 rn2'lik bölümü n ferağın imkansız hale geldiği gündeki değeriyle bu bölüm için ödenen paranın aynı tarihteki alım gücünden hangisi fazlaysa o miktarın tahsiline karar verilmesi gerekir. Aksine bazı düşüncelerle isteği n kabul edilmiş olması bozmayı gerektirir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın davalı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 25.5.1999 gününde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy