(818 S. K. m. 225, 231, 117, 63, 64) (743 S. K. m. 2)
Dava: Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne ve kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.
Karar: Davacı, tapunun 4 ada 17 parselinde kayıtlı taşınmazdan 292.50 m2 bölümünü Belediye encümeninin 21.12.1989 tarihli kararı ile aynı gün yapılan ihale sonucu satın aldığını, şartnamenin tüm gereklerini yerine getirdiği halde davalının mülkiyeti devretmediğini, dava tarihi itibariyle uğradığı zararın 1.500.000.000 Tl. olduğunu ileri sürerek, bu meblağın yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı savunmasında, davacının sözleşmeye aykırı davranarak satış bedelini peşin ödemesi gerektiği halde taksitlerle ödediğini bu nedenle tazminat isteyemeyeceğini ileri sürerek davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, satış bedeli olan 1.901.250 Tl.nın davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Dava konusu taşınmazın davalı belediye tarafından ihtiyari müzayede ile davacıya usulüne uygun olarak satıldığı ve bedelini tahsil edildiği hususlarında yanlar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Bu durumda taraflar arasında Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca taşınmaz satışına ilişkin olsa dahi borç doğurucu nitelikte bir sözleşme kurulmuş olduğunda da uyuşmazlık bulunduğunda da tereddüt edilmemelidir. ( BK.225/2,231/2 maddeleri ) Davalı kural olarak hukuken geçerli bu sözleşme uyarınca üslendiği mülkiyeti geçirme yükümlülüğünü yerine getirmekle sorumlu olduğu gibi davacıda bu edimi isteme hakkına sahip olduğu gibi edimin ifa edilmemesinden doğan olumlu zararını da davalıdan isteyebilir. Ne var ki mahkemenin de kabulünde olduğu gibi davalı aleyhine açılan tapu iptal ve tescil davası sonucu davalının mülkiyetin nakletme yükümlülüğü hukuken imkansızlaşmıştır. Bu imkansızlıkta davalıya bir kusur izafeside mümkün değildir. Hal böyle olunca, bu bağlamda olaya BK.nun 117. maddesinde hükme bağlanan kusursuz imkansızlık halinin uygulanması gerekir. Davalının, mülkiyeti nakletmesi kusursuz imkansızlık nedeniyle ortadan kalkmıştır. Ne var ki bu halde davacı davalıya ödemiş olduğu bedeli sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca istirdadını davalıdan isteyebilir. Bu yön mahkemece de kabul edilmiştir. Burada tartışılması gereken sorun davalının haksız iktisabının kapsamının belirlenmesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle sebepsiz zenginleşme kapsamının belirlenmesinde ki usul ve esasların açıklanmasında bu aşamada yarar görülmüştür.
Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerlerin iadesi denkleştirici adalet düşüncesine dayanır. Denkleştirici adalet ilkesi ise, haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını artıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğunu ve gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder.
İlke böyle olmakla beraber iade edilecek zenginleşme miktarının tespit ve hesaplanmasında öğretide birlik olduğu söylenemez.İade edilecek zenginleşme miktarı konusunda öğretideki bu ayrık düşünceleri kısaca "fakirleşme kadar olmalıdır" veya fiili değer artışı yani gerçek zenginleşme miktarı ne ise o kadar" ve yahut ihlal edilen hakkın sahibine bahsettiği yararlanma yetkisi ile bağdaşmayan her türlü zenginleşme miktarı kadar olmalıdır şeklinde özetlemek mümkündür. Olayı çözümlerken şüphesiz öğretideki bu görüşlerden yararlanılmaktadır.
Bilindiği gibi ülkemizde yaşanan enflasyon uzun yıllardan beri yüksek oranlarda seyretmekte ve paramızın değeri ( alımgücü )de bununla ters orantılı olarak devamlı düşmektedir. Belli bir miktar paranın aradan geçen zamana bağlı olarak iade günündeki alım gücünün farklı ve çok daha az olduğu bir gerçektir.
Bugüne kadar uygulanan kurallara göre geçersiz sözleşme gereğince alıcının akit tarihinde verilen paranın aynı miktarda iadesine karar verilmesi, gerçek hayatta büyük sıkıntılara tutarsızlıklara, adalete karşı var olması gereken güvenin sarsılmasına neden olmuş, kamu vicdanında haklı eleştiri konusu yapılmıştır. Hukuk kuralları gerçek hayata uygun olduğu, toplumun adalet ihtiyacına cevap verebildiği sürece hayatiyetini devam ettirip, saygınlık sağlar ve hukuk kuralı olma özelliğini korur. O nedenle hukuk kuralları görevli organlarca değiştirilinceye kadar bu konuda yeni düzenlemeler yapılıncaya kadar zedelenmeden gerçek hayata uygun olarak yorumlanıp uygulanmalıdır. Bu görevin ise yargıya ait olduğunda duraksamaya yer yoktur. Nitekim gerek Yargıtay kararlarında ve gerekse öğretide bu göreve paralel düşünceler bulunmaktadır. Bu düşüncelerin isimleri farklı ise de ancak istenen sonuç aynıdır. Akit öncesi sorumluluk kurallarının geçersiz sözleşmelerde de uygulaması gerektirici geçersiz senetlerden dolayı olumsuz zararın istenebileceği bu zarar kapsamında kaçırılan fırsat karşılığının da bulunduğu, olumsuz zararın bazı özel durumlarda olumlu zarar kadar dahi olabileceği M.K.2. maddesine göre akdin geçersizliğinin ileri sürülemeyeceği hakkındaki zarar kavramları hep bu zaruretin sonucu ortaya konulan düşünce ve uygulamalardır. Yargının asıl görevi toplumun huzurunu sağlamaktır. Bunun için uygulanması gereken kurallar mevcut yasalar ışığında bu yasa hükümlerine aykırı düşmeyecek şekilde yorumlanıp uygulanmaktadır.
B.K.63. ve 64. maddeleri iade sonucunun kapsamını fakirleşmenin değil, zenginleşmenin iyi veya kötü niyete dayalı olmasına göre ayrım yapmıştır. Hukuken geçersiz sözleşmeler haksız iktisap kuralları uyarınca tasfiye edilirken, denkleştirici adalet kuralı hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Bu husus hem hakkaniyetin hem de gerçek adaletin bir gereğidir. Bu bakımdan iadeye karar verilirken satış bedeli olarak verilen paranın alım gücünün ilk ödeme tarihindeki alım gücüne ulaştırılır ve o şekilde iadeye karar verilmesi uygun olacaktır. Aksi takdirde kimi iade durumu oluşacak iade dışındaki zenginleşme iade borçlusu yedinde haksız zenginleşme olarak kalacak iade borçlularının iade de direnmelerine neden olacaktır. Ancak burada denkleştirme yapılırken, bir hususa daha dikkat edilmelidir. İade alacaklısının geçersiz sözleşmenin ifa edilemeyeceğini öğrendiği tarihin iade kapsamını tespit de önemli olduğu unutulmamalıdır. Zira geçersiz sözleşmenin artık ifa edilemeyeceğini bile bile haksız zenginleşmenin iadesini istemeyen alacaklı zararının artmasına kendisi sebep olacağından bu artan zararı iade borçlusundan isteyememelidir.
Tüm bu açıklamalar ışığında somut olayda davacının ifanın imkansızlaştığını öğrendiği tarihin saptaması gerekir. Mahkemece, bu yönde yapılacak araştırmalar sonucu bulunacak tarih itibariyle davacının ödediği 1.901.250 Tl.nın ulaşacağı alım gücü değerinin ne miktar olacağı az yukarıda belirtilen ilke ve esaslar altında ve bu konuda bilirkişi kurulundan nedenlerini açıklayıcı ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak belirlenmeli, bu yolla belirlenecek miktara istemle de bağlı kalınarak hükmedilmelidir. Mahkemenin aksi düşüncelerleyazılışekilde karar vermesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan hükmün davalı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 10.4.2001 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy