(818 S. K. m. 64)
Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne , kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı ve davalılar Y..... Ör..... vs. avukatlarınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.
Davacı , davalılardan 2 Haziran 1985 tarihli haricen düzenlenmiş sözleşme ile bir daire satın aldığını , satın aldığı tarihten beri dairenin zilyedinde bulunduğunu , tapuda devre yanaşmadıkları gibi açtıkları izale-i şu yu davası sonucu dairenin de içinde bulunduğu taşınmazın satışına karar verildiğini , dava tarihi itibariyle satış aşamasında olduğunu , davalılara karşı açtığı davayı kaybettiğini , bu dava dosyasının da henüz kesinleşmediğini ileri sürerek dairenin dava tarihindeki değerinden şimdilik 2.500.000.000 TL. nın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Davalılardan bir kısmı davanın reddini dilemiş, bir kısmı ise oturumlara katılıp savunmada bulunmamıştır.
Mahkemece , haricen düzenlenen sözleşmenin geçersiz olduğu , geçersiz sözleşme nedeniyle herkesin verdiğini isteyebileceği gerekçe gösterilmek suretiyle sözleşmede kararlaştırılan 3.000.000 TL. nın tahsiline karar verilmiş ; hüküm davacı ve davalılardan Ayşe Ö...... , Şeref Ö....... ve Yıldıray Ö....... tarafından temyiz edilmiştir.
1- Dosyadaki yazılara , kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle taraflara arasında görülüp kesinleşen İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1998/148 karar sayılı dava dosyasında davaya konu taşınmazın davalılar tarafından davacıya satılıp teslim edildiği kabul edildiğine göre davalıların tüm , davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında diğer temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2- Taraflar arasındaki satıma konu taşınmazın tapulu olduğu yönünde bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Oysaki mahkeme kabulünde olduğu gibi davada dayanılan 02.06.1985 tarihli sözleşme resmi biçimde yapılmayıp haricen düzenlendiği için geçersizdir. ( MK. 634, BK 213 ,Tapu Kanunu 26 md)
O nedenle geçerli sözleşmelerde olduğu gibi taraflarına hak ve borç doğurmaz. Bu durumda davacı , ancak bu geçersiz sözleşme nedeniyle davalıya verdiğini haksız iktisap kuralları uyarınca geri isteyebilir. Ne var ki hukuken geçersiz sözleşmeden kaynaklanan bu nitelikteki bir uyuşmazlığın haksız iktisap kurallarına göre çözümlenip tasfiye edinilebilmesi için öncelikle haksız iktisabın kapsamını tespitteki ilke ve esasların açıklanmasından zaruret görülmüştür.
Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerlerin iadesi " denkleştirici adalet " düşüncesine dayanır. Denkleştirici Adalet ilkesi ise , haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını artıran kişinin , elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğunu ve gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder.
İlke böyle olmakla birlikte iade edilecek zenginleşme miktarının tespit ve hesaplanmasında öğretide birlik olduğu söylenemez. İade edilecek zenginleşme miktarı konusunda öğretideki bu ayrık düşünceleri , kısaca " fakirleşme kadar olmalıdır " veya " fiili değer artışı, yani gerçek zenginleşme miktarı ne ise o olmalıdır " şeklinde özetlemek mümkündür. Olayı çözümlerken öğretideki bu görüşlerden şüphesiz yararlanılmalıdır.
Bilindiği gibi ülkemizde yaşanan enflasyon , uzun yıllardan beri yüksek oranlarda seyretmekte ve paramızın değeri (alım gücü ) de bununla ters orantılı olarak devamlı düşmektedir. Belli bir miktar paranın tarihteki alım gücü ile aynı miktar paranın aradan geçen zamana bağlı olarak iade günündeki alım gücünün farklı ve çok daha az olduğu bir gerçektir.
Bu güne kadar uygulanan kurallara göre geçersiz sözleşme gereğince alıcının akit tarihinde verdiği paranın aynı miktarda iadesine karar verilmesi , gerçek hayatta büyük sıkıntılara , tutarsızlıklara , adalete karşı var olması gereken güvenin sarsılmasına neden olmuş , kamu vicdanında haklı eleştiri konusu yapılmıştır. Hukuk kuralları , gerçek hayata uygun olduğu , toplumun adalet ihtiyacına cevap verebildiği sürece hassasiyetini devam ettirip , saygınlık sağlar ve hukuk kuralı olma özelliğini korur. O nedenle hukuk kuralları , görevli organlarca değiştirilinceye bu konuda yeni düzenleme yapılıncaya kadar zedelenmeden gerçek hayata uygun olarak yorumlanıp uygulanmalıdır. Bu görevin ise yargıya ait olduğunda duraksamaya yer yoktur. Nitekim gerek Yargıtay kararlarında ve gerekse öğretide bu görüşe paralel düşünceler bulunmaktadır. Bu düşüncelerin isimleri farklı ise de varılmak istenen sonuç aynıdır. Akit öncesi sorumluluk kurallarının geçersiz sözleşmelerde de uygulanması gerektiği, geçersiz sözleşmelerden dolayı olumsuz zararın istenebileceği , bu zarar kapsamında kaçırılan fırsat karşılığının da bulunduğu, olumsuz zararın bazı özel durumunda olumlu zarar kadar dahi olabileceği , M.K. nun 2. maddesine göre akdin geçersizliğinin ileri sürülemeyeceği hallerdeki zarar kavramları hep bu zaruretin sonucu ortaya konulan düşünce ve uygulamalardır. Yargının asıl görevi toplumun huzurunu sağlamaktır. Bunun içinde uygulanması gereken kurallar , mevcut yasaların ışığında bu yasa hükümlerine aykırı düşmeyecek şekilde yorumlanıp uygulanmalıdır.
B.K. nun 63 ve 64. maddeleri iade borcunun kapsamını fakirleşmenin değil , zenginleşmenin iyi veya kötü niyete dayalı olmasına göre bir ayırım yapmıştır. Haksız zenginleşen , zenginleşmeyi kötü niyetle elden çıkarmış ise elden çıkarmış olduğu bu zenginleşmeyi iade tarihinde olması gereken durumuyla ve tam olarak iade etmekle yükümlüdür. İade borcunun kapsamı tayin edilirken olumlu veya olumsuz zenginleşmenin tamamı dikkate alınmalıdır. Değişik bir anlatımla haksız zenginleşen kötü niyetliyse elden çıkardığı zenginleşmeyi de elde kalan zenginleşme ile birlikte iadeye mecbur tutulmuştur. Hemen belirtelim ki , zenginleşenin iyi niyetli sayılıp sayılmayacağı , zenginleşmeyi iyi veya kötü niyetle mi elden çıkarttığı hususu M.K.nun 3. maddesi hükmü uyarınca belirlenecektir. Haksız zenginleşen , elde ettiği yararın geçerli bir sebebe dayanmadığını ve iade ile yükümlü olduğunu biliyor veya bilebilecek durumda ise iyi niyetli sayılmayacaktır. Kural olarak iade alacaklısı , iade borçlusu zenginleşenin iyi niyetli olmadığını açıkça gösteriyor ise ayrıca bu yönün ispatına gerek bulunmamalı , iddianın ispat edilmiş olduğu kabul edilmelidir.
Hukuken geçersiz sözleşmeler , haksız iktisap kuralları uyarınca tasfiye edilir iken , denkleştirici adalet kuralı hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Bu husus hem hakkaniyetin hem de gerçek adaletin bir gereğidir. Bu bakımdan iadeye karar verilirken satış bedeli olarak verilen paranın alım gücünün ilk ödeme tarihindeki alım gücüne ulaştırılması ve o şekilde iadeye karar verilmesi uygun olacaktır. Aksi taktirde kısmi iade durumu oluşacak , iade dışındaki zenginleşme iade borçlusu yedinde haksız zenginleşme olarak kalacak, iade borçlularının iade de direnmelerine neden olacaktır. Ancak burada denkleştirme yapılırken bir hususa daha dikkat edilmelidir. İade alacaklısının geçersiz sözleşmenin ifa edilmeyeceğini öğrendiği tarihte iade kapsamını tespitte önemli olduğu unutulmamalıdır. Zira geçersiz sözleşmenin artık ifa edilmeyeceğini bile bile haksız zenginleşmenin iadesini istemeyen alacaklı , zararın artmasına kendisi sebep olacağından bu artan zararını iade borçlusundan isteyememelidir.
Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında , davalılar tapulu daireyi 02.06.1985 tarihinde davacıya haricen satıp teslim etmişler ve satış bedeli olan 3.000.000 TL. nı almışlardır. 3.000.000 TL. satış bedeli 02.06.1985 tarihindeki alım gücü ile davalıların malvarlığına girip kalmıştır. Aradan geçen zaman içinde davacının bu taşınmazı kullanmasına karşı koymamışlardır. Davalılar tapu kayıt malikleri olarak bu satışın geçersiz olduğunu bilen veya bilmesi gereken kişiler konumuzda olduklarından iyi niyetlerinden de bahsedilemez.
Taraflar arasındaki harici satış sözleşmesinde tapunun hangi tarihte verileceğine dair bir kayıt bulunmamaktadır. O nedenle davacının davalıların kendisine ferağ vermeyeceğini , en geç davalılar veya onların miras bırakanları aleyhinde İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1996/ 140 esasında kayıtlı dava dosyasının kesinleştiği 13.12.1999 tarihinde öğrendiğinin kabulü gerekir ise de, anılan kararın kesinleşmesinden önce bu davasını 02.08.1999 tarihinde açtığından 02.08.1999 tarihinde öğrenmiş olduğunun bu olayın özelliği itibariyle kabulü gerekir.
Hal böyle olunca mahkemece yapılacak iş ; davacının 02.06.1985 tarihinde davalı tarafa ödemiş olduğu 3.000.000 TL nın 02.08.1999 tarihi itibariyle ulaşacağı alım gücünün ( değerinin ) ne miktar olacağı az yukarıda açıklanan ilke ve esaslar altında ve gerektiğinde bu konuda uzman bilirkişi kurulundan nedenlerini açıklayıcı taraf ve Yargıtay denetimine elverişli raporda alınarak belirlemek , bu yolla belirlenecek miktara istemle bağlı kalınarak hükmetmekten ibarettir...
Mahkemece açıklanan hususlar göz ardı edilerek davacının 02.06.1985 tarihinde ödediği bedele hükmedilmesi usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirir.
Sonuç: Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle davalıların tüm, davacının diğer temyiz itirazlarının reddine, ikinci bentte belirtilen nedenle temyiz olunan kararın davacı yararına BOZULMASINA , peşin harcın istek halinde iadesine , 19.06.2001 gününde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy