(818 S. K. m. 42, 83,105) (743 S. K. m. 6) (1086 S. K. m. 238)
Dava: Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.
Karar: Davacı, davalının taşınmazında 31.12.1990 başlangıç tarihli kira sözleşmesi ile kiracı iken Şubat 1992'de mecuru tahliye ettiğini, ne var ki dava1ının 1992 yılı Temmuz-Ağustos-Eylül ayları kira bedeli için yaptığı takip sonucunda 5968 dolara tekabül eden 534.173.000 TL. nı ödemek zorunda kaldığını, ancak asıl borcunun 62.758.900 TL olması nedeni ile bundan bakiyesi 471.414.100 TL. nin istirdadı için açtığı dava sonucu bu parayı 19.2.1999' da 1.108.321.800 TL olarak tahsil ettiğini, masrafların düşülmesi ile eline 3064 dolara tekabül eden 1.049.769.860 TL geçtiğini, alacağını zamanında alabilseydi ve fazla ödeme yapmak zorunda olmasaydı zarara uğramayacağını bildirerek 2904 dolar munzam zararının ödetilmesini istemiştir.
Davalı, munzam zararının dilemiştir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacının tamamından borçlu olmadığı halde davalıya ödediği fazla kira bedeli için açmış olduğu davanın kabulü sonucu, mahkemece hükmedilen bu paranın faizi ile birlikte 19.2.1999 tarihinde 1.108.321.800 TL olarak ödendiği tüm dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Mahkemenin kabulünün aksine davalının kira bedellerine ilişkin icra takibi sonucu yapılan ödemenin TL olduğu ve davacı tarafından açılan istirdat davasında da TL olarak istekte bulunulduğu anlaşılmaktadır. Taraflar arasındaki kira sözleşmesinde aylık kira dolar olarak belirlenmiş ve alacağını dolar karşılığı TL olarak almış olduğu, davacı ödediği parayı TL üzerinden tahsilini istediğinden, B.K. nun 83/son maddesinin uygulanmasına hukuken olanak yoktur.
Davacının doları esas alarak istekte bulunması alacağının geç tahsili nedeniyle uğradığı munzam zararı talep ettiği anlamındadır.
Davacının 471. 414.100TL hakkında açmış olduğu ilk dava tarihi ile bu paranın ödendiği tarih arasında munzam zararının giderilmesinin istendiğinin kabulü gerekir.
Daha açık bir ifade ile munzam zarar kavramını açıklamakta yarar vardır:
Gerçekten, borçlunun temerrüdü sonucu para borcunun vadesinde ödenmemesi alacaklının zararına olacağı açıktır. Yasa koyucu bu şekilde oluşan zararın kural olarak temerrüt faiziyle karşılanacağını varsaymıştır. Ne var ki, alacaklının bu yüzden uğradığı zararın her zaman temerrüt faiziyle karşılanamayacağı düşünülerek Borçlar Kanunu' nun 105/1.inci fıkrası ile alacaklının duçar olduğu zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir hükmü getirilmiştir. Bu hükme göre alacaklı faizi aşan zararını isteme hakkına sahiptir.
Yasada geçmiş günler faizini aşan zararın türü ve niteliği konusunda bir açıklık yoksa da, buradaki zararın hukukumuzdaki müspet zarar tanımlamasıyla eşdeğer olduğu kuşkusuzdur. Hal böyle olunca bu zararın, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsa idi, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda oluşan durum arasındaki fark, temerrüt faizi ile karşılanamayan zarar olarak tanımlanabilir. Böyle bir zarar, her somut olayın özelliğinden kaynaklanabilir.
Munzam zarar alacaklısı, öncelikle temerrüde uğrayan asıl alacağın varlığını, bu alacağın geç ifa edilmesinden dolayı faizle karşılanamayan zararını ve miktarını zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını ispat etmek durumundadır. Borçlu ancak temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlamakla sorumluluktan kurtulabilir.
Munzam zarar, temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar geçecek zaman içinde artarak devam eden yeni bir borçtur. Asıl borcun kaynağı haksız fiil, nedensiz zenginleşme veya sözleşme olduğu halde bu borcun hukuki sebebi asıl borcun temerrüde uğraması gibi hukuka aykırılıktır. O nedenle, asıl alacak ve temerrüt faizleri yönünden, icra takibi yapması ve dava açılması sırasında onlarla birlikte istenilmemiş olması veya bu zarar hakkının saklı tutulmamış olması davanın görülmesine engel değildir. Zaman aşımı süresi içinde her zaman bu yöne ilişkin dava açılabilir.
Her ne kadar M.K' nun 6.maddesi hükmüne göre davacı iddiasını ispat etmekle yükümlü ise de; bu kural mutlak değildir. İstisnaların başında karine gelir. Var olan bir durumdan bilinmeyen bir durumun çıkarılması halinde karine gelir. Olayımızda yasal bir karine yoktur. Buna karşılık yaşanan atın gerçekleri ve olaylarından çıkan eylemli bir karineni arlığı tartışmasızdır. Davacının eline geçecek parayı işinde değerlendirmesi veya en azından vadeli banka hesabına veya benzer gelir getiren kurumlara yatırarak en iyi şekilde yararlanması beklenebilecek bir davranış olup, bu davranış toplumumuzun içinde bulunduğu ekonomik-sosyal yaşantısına da uygun düşer. Bu tür getiri oranlarının temerrüt faizinden fazla olduğu hususu da bilinen bir vakıadır. HUMK' nun 238. nci maddesi gereğince maruf ve meşhur olan hususlar münazaalı sayılmaz. Bu nedenle davacının temerrüt faizinden fazla bir zararı olduğu ortadadır. Davalı, bu karinenin aksini ispat etmek zorundadır.
Ülkemizde yıllardır yüksek oranda seyreden enflasyonun yıllık ortalamasının % 80-90, hatta bazı yıllar daha fazla olduğu bilinen bir gerçektir. Böyle bir ortamda alacağını zamanında elde eden alacaklının, bunu bir an önce mal veya hizmet yatırımına yöneltmesi veya en azından banka mevduat faizine veya devlet tahviline yatırması veya dövize dönüştürmesi, yaşanan hayat gerçeklerine uygun bir davranış olur. Enflasyonun yıllar itibariyle yüksek oranlarda devam ettiği müddetçe buna bağlı olarak para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması nedeniyle alacağını geç alan alacaklının zarar gördüğü, %57 temerrüt faizinin bu zararını karşılamaya yetmeyeceği tartışmasız bir gerçektir. Bu hal, zararın varlığı için fiili karine oluşturur. Bu nedenle enflasyon nedeniyle paranın alım gücünün azalması ile ortaya çıkan zarar istemlerinin B.K. nun 105. maddesi kapsamında yorumlanılması kaçınılmazdır. Hal böyle olunca fiili karine karşısında davacının ayrıca zararını ispat etmesi gerekmez. Bu vakıa sabit sayılır ve davalı ise bu karinenin aksini ve kusursuzluğunu da kanıtlayamamıştır.
Yukarıdaki açıklamalar ışığında mahkemece yapılacak iş, davalının temerrüde düştüğü ilk davanın açıldığı 20.9.1996 tarihinden davacının icra dosyasından alacağını aldığı tarihe kadar geçen zaman zarfında, her yıl itibari ile gerçekleşen yılık enflasyon artış oranını mevduat ve devlet tahviline verilen faiz oranlarını, TL. karşısında döviz kurlarını ve altın fiyatlarını gösteren listeyi ilgili resmi kurumlardan araştırılarak, konusunda uzman bilirkişi düşüncesinden de yararlanmak suretiyle davacı alacaklının maruz kaldığı asgari zarar miktarını hakkaniyet kuralları çerçevesinde BK. 42/II maddesi de dikkate alınmak suretiyle tespit etmek ve sonucuna uygun bir karar vermekten ibarettir. Aksi düşüncelerle davanın reddine karar verilmiş olması usu ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın davacı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 10.6.2002 gününde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy