(818 S. K. m. 42, 105) (4721 S. K. m. 6) (1086 S. K. m. 238)
Dava: Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün taraflar avukatı tarafından duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davacı vekili avukat Y. ile davalı vekili avukat B. 'nın gelmiş olmalarıyla duruşmaya başlanılmış ve hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğu saptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
Karar: Davacılar, murislerinin kendisine ait 676 ve 678 parsel numaralı taşınmazlarını, 25.06.1984 tarihinde tapuda davalı kooperatife satıp devrettiğini, bundan sonra aralarında noterde 02.05.1985 tarihinde yaptıkları ikinci bir sözleşme ile davalının aynı yerdeki 9000 m2 lik bir alanı parselasyon sonrası tekrar vermeyi taahhüt ettiğini gönderilen ihtarnameye rağmen edimini yerine getirmediğini, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak davalıya karşı 10.000.000.000 TL tutarında dava açtıklarını, açılan bu davada davaya konu taşınmazın değerinin dava tarihi itibariyle 58.500.000.000 TL, keşif. tarihi itibariyle de 270.000.000.000 TL olarak belirlendiğini ileri sürerek, öncelikle tapu kaydının iptali ile adlarına tesciline, bunun mümkün olmaması halinde de, ilk dava dosyasından bakiye kalan 48.500.000.000 TL' nin temerrüt tarihinden itibaren reeskont faiziyle tahsilini, gerek ilk davada hüküm altına alınan 10.000.000.000 TL ve gerekse bu dava ile talep edilen 48.500.000.000 TL'nin işlemiş faiziyle de olsa zararlarını karşılamadığını, taşınmazın değerinin çok daha fazla arttığını ileri sürerek, 100.000.000.000 TL da munzam zarara hükmedilmesini istemiştir.
Davalı, davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, taraflar arasında görülüp kesinleşen dosya kapsamına göre davacıların bakiye 48.500.000.000 TL alacağı istemekte haklı oldukları, ancak davada dayanılan sözleşme ile davalı taşınmazın tapuda devrini vermeyi taahhüt edip, bedel konusunda herhangi bir taahhütte bulunmadığı bu nedenle munzam zarar isteyemeyeceği gerekçe gösterilerek, munzam zarara ilişkin talebin reddine, 48.500.000.000 TL'nin temerrüt tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte tahsiline karar verilmiş; hüküm, taraflarca temyiz edilmiştir.
1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre tarafların sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2-Davacılar, 23.12.1998 tarihli dava dilekçeleri ile aynı zamanda bu ek davalarına da konu yaptıkları 9000 m2 alanındaki taşınmazın devrinin gerçekleşmemesi nedeniyle tapu kaydının iptali ile adlarına tescilini, olmazsa fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.000.000.000 TL bedelin tahsilini istemişler. M. Asliye Hukuk Mahkemesinin 30.01.2002 günlü kararı ile 10.000.000.000 TL taşınmaz rayiç değerinin temerrüt tarihi olan 07.09.1998 tarihinden itibaren faiziyle birlikte tahsiline karar verilmiş; karar 19.11.2002 gününde Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleşmiştir. Anılan mahkeme kararı henüz kesinleşmeden ve bu ilamda hüküm altına alınan alacak henüz tahsil edilmeden iş bu eldeki dava açılmış, yargılama sırasında İcra dosyasına yatan para 31.07.2002 gününde davalılarca tahsil edilmiştir. Mahkeme ise davada dayanılan sözleşme ile davalının bedel ödeme borcu altına girmediği gerekçe gösterilerek bilirkişi incelemesi dahi yaptırılmadan davanın reddine karar verilmiştir.
Gerçekten borçlunun temerrüdü sonucu alacağın zamanında tahsil edilememesi halinde alacaklının zararı olacağı açıktır. Yasa koyucu, bu şekilde oluşan zararın kural olarak temerrüt faiziyle karşılanacağını varsaymıştır. Ne var ki alacaklının bu yüzden uğradığı zararın her zaman temerrüt faiziyle karşılanamayacağı düşünülerek B.K. 105. maddesi 1. fıkrası ile alacaklının duçar olduğu zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur ispat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir hükmü getirilmiştir. Bu hükme göre alacaklı faizi aşan zararını isteme hakkına sahiptir.
Yasada geçmiş günler faizini aşan zararın türü ve niteliği konusunda bir açıklık yoksa da, buradaki zararın hukukumuzdaki müspet zarar tanımlamasıyla eşdeğer olduğu kuşkusuzdur. Hal böyle olunca bu zararın borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsa idi, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda oluşan durum arasındaki fark; temerrüt faizi ile karşılanamayan zarar olarak tanımlanabilir. Böyle bir zarar her somut olayın özelliğinden kaynaklanabilir.
Munzam zarar alacaklısı öncelikle temerrüde uğrayan asıl alacağın varlığını, bu alacağının geç ifa edilmesinden dolayı faizle karşılanamayan zararını ve miktarını zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını ispat etmek durumundadır. Borçlu ancak temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlamakla sorumluluktan kurtulabilir.
Munzam zarar temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar geçecek zaman içinde artarak devam eden yeni bir borçtur. Asıl borcun kaynağı haksız fiil, nedensiz zenginleşme veya sözleşme olduğu halde bu borcun hukuki sebebi asıl alacağın temerrüde uğraması gibi hukuka aykırılıktır. O nedenle asıl alacak ve temerrüt faizleri yönünden İcra takibi yapması ve dava açılması sırasında onlarla birlikte istenilmemiş olması veya bu zarar hakkının saklı tutulmamış olması davanın görülmesine engel değildir. Zamanaşımı süresi içinde her zaman bu yöne ilişkin dava açabilir.
Her ne kadar M.K. nun 6. maddesi hükmüne göre davacı iddiasını ispat etmekle yükümlü ise de; bu kural mutlak değildir. İstisnaların başında karine gelir. Var olan bir durumda bilinmeyen bir durumun çıkarılması halinde karine var denir. Olayımızda yasal bir karine yoktur. Buna karşılık yaşanan hayatın gerçekleri ve olaylardan çıkan eylemli bir karinenin varlığı tartışmasızdır. Davacının eline geçecek parayı değerlendirmesi ve bunun için banka hesabına ve gelir getiren kurumlara yatırması, döviz ya da altın alması ya da gayrimenkul alması şeklinde yararlanması beklenebilecek bir davranış olup, bu davranış toplumumuzun içinde bulunduğu ekonomik-sosyal yaşantısına da uygun düşer. Bu tür getiri oranlarının temerrüt faizinden fazla olduğu hususu da bilinen bir gerçektir. HUMK. nun 238. maddesi gereğince maruf ve meşhur olan hususlar münazaalı sayılmaz. Bu nedenle davacının temerrüt faizinden fazla bir zararı olduğu ortadadır. Davalı bu karinenin aksini ispat etmek durumundadır.
Davacı temerrüt tarihi itibariyle geçen zaman zarfında enflasyonun da etkisi ile para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması ile oluşan zararın ödetilmesini istediği anlaşılmaktadır. Dava konusu zarar ilk temerrüt tarihinden başlayacak asıl borcun ödendiği zamana kadar her gün artarak devam eden zarar olması nedeni ile davacı bu süre içinde gerçekleşen zararını talep edebilir.
Ülkemizde yıllardır yüksek oranda seyreden enflasyon oranlan dikkate alındığında alacağını zamanında elde eden davacının bunu biran önce mal veya hizmet yatırımlarına yöneltmesi veya en azından banka mevduat faizine veya devlet tahviline yatırması veya dövize dönüştürmesi yaşanan hayat gerçeklerine uygun bir davranış olur. Enflasyon oranlan karşısında alacağını geç alan alacaklının zarar gördüğü ve yasal faizin bu zararın karşılanmasına yetmeyeceği bir gerçektir. Bu hal zararın varlığı için fiili karine oluşturur. Bu nedenle enflasyon nedeniyle paranın alım gücünün azalması ile ortaya çıkan zarar istemlerinin B.K. 105. maddesi kapsamında yorumlanması kaçınılmazdır. Hal böyle olunca fiili karine karşısında davacının ayrıca zararını ispat etmesi gerekmez. Bu vakıa sabit sayılır ve davalı ise bu karinenin aksini ve kusursuzluğunu kanıtlamalıdır.
Yukarıdaki açıklamalar ışığında mahkemece yapılacak iş, davacıların davalıdan temerrüt tarihi itibariyle toplam 58.500.000.000 TL alacaklı olduğu kabul edilmeli, temerrüt tarihi olan 07.09.1998 tarihinden bu davanın açıldığı tarihe kadar geçen zaman zarfında her yıl itibariyle gerçekleşen yıllık enflasyon artış oranı mevduat ve Devlet tahvillerine verilen faiz oranları, TL karşısında döviz kurları ve taşınmaz fiyatlarındaki artış TEFE ve TÜFE oranlarına ilişkin oranları gösterir listeler resmi kurumlardan araştırılarak, bu belgelerle birlikte uzman bilirkişi düşüncesinden de yararlanmak suretiyle davacı alacaklının maruz kaldığı asgari zarar miktarının BK'nun 42/11 maddesi hükmü de dikkate alınmak suretiyle tespit etmek, bulunan zarar miktarından davacının icrada tahsil ettiği temerrüt faizini mahsup ederek bakiyesine davacının munzam zararı olarak hükmetmekten ibarettir. Mahkemece, munzam zarar konusunda belirtilen şekilde inceleme ve araştırma yapılmadan bu kalem isteğin reddedilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
3-Davalı, davada kendisini vekil ile temsil ettirmiştir. Reddedilen miktar yönünden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre davalı yararına vekalet ücretine hükmedilmemiş olması da, usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
Sonuç: Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle tarafların sair temyiz itirazlarının reddine, temyiz olunan kararın ikinci bentte belirtilen nedenlerle davacılar yararına üçüncü bentte belirtilen nedenle de davalı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 400 YTL. duruşma avukatlık parasının karşılıklı alınarak birbirlerine ödenmesine, 25.10.2005 gününde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy