(1086 S. K. m. 76) (743 S. K. m. 6)
Nejat Sabuncu vekili avukat Yılmaz Başar ile 1- Mehmet Şakir Erman vs. vekili avukat Binnur Başkalfa 2-Yapı ve Kredi Bankası A.Ş. vekili avukat Nesrin Çevik 3-Belediye Başkanlığı vekili avukat Güven Özgülüş aralarındaki dava hakkında İstanbul 3. Asliye Hukuk Hakimliğinden verilen 10.2.1994 tarih ve 535-37 sayılı hükmün Dairenin 27.6.1994 tarih ve 4500-6339 sayılı ilamiyla onanmasına karar verilmişti. Süresi içinde davacı avukatı tarafından kararın düzeltilmesi istenilmiş olmakla dosya incelendi, gereği konuşuldu.
KARAR
Davacı, davalılardan Yapı Kredi Bankası A.Ş.nin işlettiği depoya emaneten bıraktığı mallarının, diğer davalıların sahip ve kiracısı olduğu bitişik binada 6.8.1977 tarihinde meydana gelen yangının sirayet etmesi sonucu tamamen yandığını, o günün rayiç bedeli 529.000 TL.nin giderimi konusunda İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 983/16 esasına kayden açtığı davanın onüç yıl süren yargılamadan sonra lehine sonuçlandığını, asıl alacak ve faizini toplam 1.248.000 TL. olarak 1991 yılında ancak tahsil edebildiğini, enflasyonist baskının para değerinde meydana getirdiği olumsuz etkilerden dolayı faizle karşılanması mümkün olmayan fahiş zarara uğradığını öne sürerek 176.002.000 TL. munzam zararının davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalılar, ilk davada munzam zarar alacağını davacının saklı tutmadığını, olayda zamanaşımı süresinin de dolduğunu yargılamanın uzun sürmesinin kendisine atfedilecek bir kusur kabul edilemeyeceğini savunmuş davanın reddini dilemişlerdir.
Mahkemece, 120.417.010 TL.nin 6.8.1977 tarihinden itibaren hesaplanacak %30 faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, davacının fazla isteminin reddine karar verilmiş, hüküm davalılardan Yapı Kredi Bankası A.Ş. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Nesrin Dilman, Mehmet Şahin Erman, Ayten Erman, Sevim Akçakoyunlu, Hasan Recai Erman tarafından temyiz edilmiş, Dairemizce yerel mahkeme kararı temyiz eden davalılar yararına bozulmuştur, davacı karar düzeltme isteminde bulunmuştur.
1- Hemen belirtelim ki; uyuşmazlığın sağlıklı bir çözüme kavuşturulabilmesi için "Munzam Zarar" "Temerrüt faizi ile karşılanmayan zarar" kavramının somut olay içinde hukuki nitelendirme ve değerlendirilmesini yapmak zorunludur.
Gerçekte de; borçlunun temerrüdü sonucu para borcunun vadesinde ödenmemesi alacaklının zararına neden olacağı açıktır. Yasa koyucu bu şekilde oluşan zararın kural olarak temerrüt faizi ile karşılanacağını varsaymıştır. Ne var ki alacaklının bu yüzden uğradığı zarar, her zaman özellikle enflasyonun egemen olduğu ülkelerde temerrüt faizi ile karşılanabileceğini kabul somut adalet kurallarıyla bağdaşmayacağı gözardı edilemez. O nedenle yasa koyucu B.K.nun 105. maddesinin 1. fıkrası ile "Alacaklının duçar olduğu zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette, borçlu kendisine hiç bir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile yükümlüdür" hükmünü getirmiştir. Nitekim, borçlu temerrüdünün temel sonuçlarından biri de; borçlunun alacaklıya karşı edimini onun zararına meydan vermeyecek şekilde borcun zamanında, eksiksiz, tam ifa edilmesi ve bu yönde gerekli özenin gösterilmesidir.
Her ne kadar, anılan yasa hükmünde; geçmiş günler faizini aşan bir zarardan söz edilerek, zararın türü niteliği ve özellikleri konusunda bir açıklık getirilmemişse de buradaki zararın hukukumuzdaki genel zarar tanımlamasıyla özdeş olduğunda duraksamaya yer olmamalıdır.
Hal böyle olunca; bu zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki fark; temerrüt faizi ile karşılanmayan onu aşan bölüme tekabül eden zarar diye tanımlanması mümkündür. Böyle bir zarar her somut olayın kendine özgü koşullarından, alacaklının özel durumundan, borcun ifa edileceği para biriminden diğer etkenlerden kaynaklanabilir. Munzam zarar alacaklısı; öncelikle temerrüde uğrayan asıl alacağının varlığını; bu alacağının geç veya hiç ifa edilmemesinden dolayı temerrüt faizi ile karşılanmayan zararını ve miktarını; zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını ispat etmek, zararın ortaya çıkışını belirleyen inandırıcı hükme esas tutulabilecek nitelikte maddi olguları da açıklamakla yükümlüdür. Borçlu, ancak temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlamakla sorumluluktan kurtulabilir.
Sırası gelmişken vurgulayalım ki; alacaklının açıklanan ispat yükümlülüğü çok sıkı kurallara bağlanmamalı genel ispat yöntemlerinde olduğu gibi her olayın kendi yapısı ve özelliği içinde değerlendirmeye tutulmalıdır. Özellikle yaşanan hayatın gerçekleri ve deneyimlerinin zorunlu kıldığı herkesçe bilinen normal durumlar ile, fiili karineler diğer bir anlatımla M.K. 6. maddesinde anlamını bulan genel kuralın istisnaları şeklinde ispat yükümünü ortadan kaldıran olgular ispat hukuku açısından alacaklı yararına değerlendirilmeli bunların aksini iddia eden borçluya ispat yükünün düştüğü kabul edilmeli en önemlisi hükmedilecek zarar miktarı ve kapsamının tespitinde B.K. Md. 43/2 hükmünden yararlanılmalıdır.
Yine B.K.nun 105. maddesinde sözü edilen borçlunun munzam zararı tazmin yükümlülüğü asıl borç ve temerrüt faizi ödeme yükümlülüğünden farklı; temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar zaman içinde artarak devam eden asıl borçtan tamamen bağımsız, yeni bir borçtur. Asıl borcun hukuki sebebi kaideten haksız fiil, nedensiz zenginleşme, veya sözleşme olduğu halde; bu borcun hukuki sebebi asıl alacağın temerrüde uğraması, farklı bir anlatımla borcun ödenmemesi veya zamanında ödenmemesi gibi hukuka aykırılıktır. O nedenle bu hukuki niteliği ve karakteri itibariyle asıl alacak ve faizleri yönünden icra takibinde bulunulması veya dava açılmasıyla sona ermeyeceği gibi icra takibi veya dava açılması sırasında asıl alacak ve temerrüt faizi yanında istenilmemiş olması halinde dahi (B.K. Md. 105/2) takip veya davanın konusuna dahil bir borç olarak da kabul edilemez.
Hal böyle olunca; asıl alacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde ve davada munzam zarar hakkı saklı tutulmasına gerek yoktur. Ayrı bir dava ile zamanaşımı süresi içinde her zaman istenmesi mümkündür. Bu bağlamda; evveliyetle, munzam zararın tabi olduğu zamanaşımı süresi, başlangıç tarihi üzerinde durulmalıdır. B.K.nun 105. maddesindeki hak esas itibariyle bir alacak hakkıdır ve anılan yasa maddesinde zamanaşımı yönünden de ayrık özel bir hüküm getirilmemiştir.
O nedenle; başka kanunlarda alacak haklarına ilişkin zaman aşımı süresi belirtilmemişse B.K.nun 15. maddesindeki 10 senelik zaman aşımı uygulanacaktır. Sürenin başlangıcı da; az yukarıda açıklanan munzam zararın hukuki yapısından hareket edilerek genel hüküm uyarınca alacağın muaccel olduğu zamandan başlatılacaktır. (B.K. Md. 128)
Bir davada ileri sürülen maddi olguların hukuki nitelendirmesini yapmak uygulanacak yasa maddelerini bulmak ve uygulamak Hakimin doğrudan görevidir. (HUMK. Md. 76)
Somut olayda davacının; 6.8.1977 tarihinde yanan mallarının o günkü rayiç bedeli 529.000 TL. alacağı ile faizlerinin tahsilini teminen 19.7.1978 tarihinde açtığı davanın ancak 31.10.1991 tarihinde kesinleşip sonuçlanabildiğini o nedenle asıl alacağı ile temerrüt faizlerinin geç ödenmesinden dolayı temerrüt tarihi ile ödeme tarihi arasındaki geçen zaman zarfında enflasyonun etkisi ile para değerinin düşmesi, alım gücünün azalmasıyla oluşan munzam zararının ödetilmesini istediği anlaşılmaktadır. Davalıların 6.8.1977 tarihinde ödemeleri gereken asıl borcu ödemeyerek temerrüde düştükleri kesinleşen hükümle çok açıktır. Dava konusu munzam zarar ilk temerrüt tarihinden itibaren başlayıp, asıl borcun ve temerrüt faizlerinin ödendiği zamana kadar geçen zaman dilimi içinde her gün artarak devam eden zarar olması nedeni ile davacı munzam zarara ilişkin bu davanın açıldığı 4.11.1991 tarihinden geriye doğru 10 yıllık süre içinde gerçekleşen zarar bölümünü talep edebilir. Bu süre dışında kalan dava zamanaşımına uğramış sayılır.
Davalıların temerrütleri borcun ödeme tarihi 6.8.1977 tarihinde gerçekleşmiştir. O nedenle davacının asıl alacağın tahsili için açtığı davanın çok uzun sürmesi davalıların temerrütten kaynaklanan munzam zarar yönünden kusurlarını ortadan kaldıracak bir olgu olarak kabul edilemez.
2-Ülkemizde seyreden reel enflasyonun yıllık hızı ortalama %30-%90 oranında hatta daha fazla olmak üzere seyir takip ettiği bilinen gerçektir. Böyle bir ortamda, alacağını zamanında elde eden ticari hayatın içinde bulunan alacaklının bunu, bir an önce paranın alım gücü kaybını önleyici mal veya hizmet yatırımlarına yöneltmesi, banka mevduat faizine, devlet tahviline yatırması veya dövize dönüştürmesi yaşanan hayat gerçeklerine uygun bir davranış olarak benimsenmelidir. Enflasyon olgusu belirli düzeylerde devam ettiği müddetçe buna bağlı olarak para değerinin düşmesi, alım gücünün azalmasından alacağını geç tahsil eden alacaklının zarar gördüğü, %30 oranlarındaki temerrüt faizinin bu zararı karşılamaya yetmeyeceği tartışmasız bir gerçektir. O nedenle hukukumuzda, para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması şeklinde ortaya çıkan zarar istemlerinin B.K.nun 105. maddesi kapsamında yorumlanması kaçınılmazdır. Hal böyle olunca bu ekonomik olgular davacının ayrıca zararını ispat yönünden kanıt getirmesini ortadan kaldırır normal durumlar ve fiili karineler niteliğinde olduğunun kabulü zorunlu olmaktadır. Davalı bunların aksini ve kusursuzluğunu kanıtlayamamıştır. Az yukarıda açıklananlar ışığında mahkemece yapılacak iş; bu davanın açıldığı 4.11.1991 tarihinden geriye doğru 10 yıllık sürenin başlangıç tarihi olan 4.11.1981 tarihinden asıl borç ve temerrüt faizlerinin icrada ödendiği 8.10.1990 tarihine kadar geçen zaman zarfında, her yıl itibariyle gerçekleşen yıllık enflasyon artış oranını, bu oranın eşya fiyatlarına yansıma durumunu, mevduat ve devlet tahvillerine verilen faiz oranlarını, TL. karşısında döviz kurlarını gösteren listeyi davacıdan istemek, gerektiğinde ilgili resmi kurum ve kuruluşlardan araştırmak, konusunda uzman bilirkişi düşüncesinden de yararlanmak suretiyle bu süre içinde para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması nedeniyle ortalama davacı alacaklının maruz kaldığı zarar miktarını B.K.nun 43/11 maddesi hükmü de dikkate alınmak suretiyle tespit etmek, sonra bulunan zarar miktarından davacının icrada tahsil ettiği temerrüt faizini mahsup ederek bakiyesine davacının munzam zararı olarak hükmetmekten ibarettir.
Mahkemece belirtilen şekilde inceleme ve araştırma yapılmadan yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. Ne var ki mahkeme hükmü bu gerekçe ile bozulması gerekirken zuhulen bozma kararında belirtilen gerekçelerle bozulmuş olduğu bu defa yapılan inceleme ile anlaşıldığından davacının karar düzeltme istemi kabul edilmeli, dairemiz bozma kararı kaldırılmalı, mahkeme kararı anılan gerekçe ile bozulmalıdır.
Sonuç: 1 nolu bentte açıklanan nedenlerle davacının karar düzeltme isteminin kabulüne, dairemizin 27.6.1994 gün ve 4500-6339 sayılı bozma kararının kaldırılmasına, 2 nolu bentte açıklanan gerekçe ile mahkeme hükmünün temyiz eden davalılar yararına BOZULMASINA, istek halinde peşin harcın iadesine, 1.6.1995 gününde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy