(743 S. K. m. 638, 831) (3402 S. K. m. 13) (2762 S. K. m. 27)
Dava: Taraflar arasındaki taviz bedeli davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği düşünüldü.
Karar: Davacılar, murisleri adına kayıtlı 2 ve 97 parsel nolu taşınmazların tapu kaydında vakıf şerhi bulunması nedeniyle ve davalının istemi üzerine taviz bedeli ödemek zorunda kaldıklarını, Vakıf şerhinin, taşınmazların kadastro tespitleri sırasında mevcut olmadığı halde sonradan tapu kaydına işlendiğini, bunun hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek, taviz bedeli olarak ödedikleri 1.033.500.000 TL.nin ödeme tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte istirdadına karar verilmesini istemişlerdir.
Davalı, taşınmazların kök kayıtlarda bulunan vakıf şerhinin tedavül kayıtlarına her nasılsa işlenmediğini, o nedenle bunun sonradan kayda geçirildiğini, taviz bedelinin gayrimenkul mükellefiyeti niteliğinde olup, bundan M.K. 638 ve 831. maddelerinden yararlanılarak kurtulunamayacağını, bedelin özgür iradeyle ödenmiş olması nedeniyle geri de istenilemeyeceğini savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, taşınmazların kadastro tutanaklarının kesinleştiği ve çap kayıtlarının oluştuğu tarihlerde tapu kayıtları üzerinde herhangi bir vakıf şerhinin bulunmadığı, bunun mahkeme kararı olmadan sonradan işlenmesinin yolsuz tescil niteliğinde bulunduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, ödenen toplam 1.033.500.000 TL. nin ödeme tarihi 21.12.1998 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte tahsiline karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Davalının tek taraflı istemi üzerine, davacıların paydaşı bulunduğu, 2 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydına 2.8.1994 günü Aslan Bey Vakfı; 97 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydına ise 7.5.1996 günü Dedebali Vakfı şerhinin konulduğu, dava konusu ödemelerden sonra bu şerhlerin 28.12.1998 günü silindiği, her iki taşınmazın kadastro tespitlerinin 1988 yılında ve vakıf şerhsiz olarak kesinleşmiş bulunduğu toplanan delillerden anlaşıldığı gibi, taraflar arasında da bu yönlerden bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Davalı, taşınmazların kök tapu kayıtlarında bulunan vakıf şerhlerinin sonraki kayıtlara intikal ettirilmediğini, bu durumun tespiti üzerine, sonradan tapu kaydına vakıf şerhleri konuluğunu savunmuştur. Bu noktada hemen belirtelim ki, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 19.9.1990 gün ve 1990/1-334 esas, 1990/417 karar sayılı kararında açıklandığı üzere, 2762 Sayılı Vakıflar Yasası hükümlerine göre, taviz bedeli bir gayrimenkul mükellefiyeti mahiyetini almış olup, sonradan meydana gelecek mülkiyet değişikliklerinde bu mükellefiyet yeni malike intikal eder. Bunun doğal sonucu olarak da, kök tapu kayıt ve belgelerinde mevcut bulunan bir vakıf şerhinin , sonraki kayıtlara intikal ettirilmemiş olması, malikleri bu mükellefiyetten kurtarmaz. Öte yandan, her iki taşınmazın kadastro tespitleri 1988 yılında kesinleşmiş, vakıf şerhleri ise 1994 ve 1996 yıllarında işlenmiş olmakla, olayda 3402 Sayılı Kanun'un 12/3. Maddesindeki 10 yıllık hak düşürücü sürenin uygulama yeri de yoktur. Ne var ki, Mahkemece taşınmazın tapu kayıtları ve kadastro tutanakları getirtilmiş ise de, bunlar arasında, eski Türkçe oldukları bildirilen kök tapu kayıtları bulunmadığından, söz konusu iki vakfa ait şerhlerin, kök kayıtlarda mevcut olup olmadığı anlaşılamamaktadır. Bu durumda öncelikle, davalının savunması doğrultusunda, kök tapu kayıtları saptanıp bunlar getirtilerek, vakıf şerhinin kök tapu kayıtlarında yer alıp almadığının belirlenmesi; kök kayıtlarda vakıf şerhinin varlığının saptanması durumunda, o vakfa ait vakfiye (vakıf senedi) bulunup bulunmadığının da ayrıca araştırılıp, varsa örneğinin dosyaya konulması gerekir.
Öte yandan, her ne kadar 18.4.1995 tarihinde yürürlüğe giren 4103 Sayılı Kanun ile değiştirilen 2762 Sayılı Kanunun 27. maddesi, türlerine göre ayırım yapmaksızın tüm vakıfların taviz bedeline tabi bulundukları hükmünü taşımakta ise de, çıplak mülkiyeti (rakabesi) vakfa değil Devlet'e ait olan, yalnızca aşar ve rüsumatı veya tasarruf hakkı ya da bunların tümü birlikte vakfedilen gayrısahih vakıfların tasarruf hakkı sahipleri, 17 Şubat 1341 tarihli ve 552 Sayılı Kanunla Devletin gerek öşür ve gerekse bedel-i öşür mukataasından vazgeçmiş olması nedeniyle ve sonradan Medeni Kanun'un yürürlüğe girmesi üzerine Devletin çıplak mülkiyet (rakabe) üzerindeki hakkının son bulmasıyla birlikte, vakfa konu taşınmazların mülkiyetini kazandıklarından, bu gibi taşınmazlar hakkında Vakıflar Kanunu hükümlerinin uygulanmasına ve taviz bedeli alınmasına hukuken olanak yoktur. Bu durumda 4103 Sayılı Kanun, mevcut olmayan bir konuda hüküm getirdiğinden, boşlukta ve uygulanması mümkün olmayan bir kanun niteliğindedir. Hal böyle olunca, uyuşmazlığa konu vakfın hukuki niteliğinin saptanması ve açıklanan nitelikte gayrısahih vakıflardan olduğunun belirlenmesi durumunda, taviz bedeline tabi bulunmadığının kabulü zorunludur.
Bu açıklamaların ışığı altında mahkemece yapılması gereken iş, öncelikle tapu yatılarında evveliyatı itibariyle vakıf şerhi bulunup bulunmadığını araştırmak, nakit şerhi mevcut ise Aslanbey ve Dedebali Vakıflarına ait vakıf senetleri getirtilmek ve uzman bilirkişiden rapor alınmak suretiyle, yukarıda belirtilen türden gayrısahih vakıflar olup olmadıklarının ve taviz bedeline tabi bulunup bulunmadıklarının gerekçeli ve denetime elverişli raporlarla belirlenmesi, ortaya çıkacak hukuksal durum çerçevesinde, davalının taviz bedeli almasının haksız bulunduğu saptanırsa şimdiki gibi davanın kabulüne, aksi takdirde reddine karar verilmesinden ibarettir. Eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurulması usule ve yasaya aykırı olup,bozma nedenidir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın açıklanan nedenle davalı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 03.10.2000 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy