(818 S. K. m. 63, 64)
Dava: Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalılar avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
Karar: Davacı, davalılardan harici sözleşme ile 25 parsel numaralı taşınmazdaki 2, 3 ve 4 numaraları dükkanlar ile aynı yerde arada bulunan iki parseli satın alıp bedelini ödediğini, ancak davalıların tapuda devir işlemini yapmadıklarını ileri sürerek, dekleştirici adalet ilkelerine göre fazlaya dair hakları saklı tutularak 4.000.000.000 liranın davalılardan tahsilini istemiştir.
Davalılar, davacının açtığı tapu iptal ve tescil davasının reddedildiğini, sözleşmenin geçersiz olduğunu, satışa esas alınan vekâletnamenin hükümsüz olduğunu savunmuş ve davanın reddini dilemişler, davalı Doğan ise davaya cevap vermemiştir.
Mahkememce, denkleştirici adalet ilkesine göre davacının ödediği bedelin tapu iptal ve tescil davasının reddine dair kararın kesinleştiği tarihteki ulaştığı değerin bilirkişi tarafından belirlendiği benimsenerek, davanın kabulüyle 4.000.000.000 liranın faiziyle birlikte davalılardan tahsiline, davacının fazlaya dair haklarının saklı tutulmasına karar verilmiş; hüküm davalılar Şükran, Gönül, Nazmiye, Zerrin ve Ali tarafından temyiz edilmiştir.
Davalılar Şükran, Gönül, Nazmiye, Zerrin ve Ali'nin verdikleri 17.8.1977 ve 2.1.1979 tarihli vekâletnameler uyarınca vekil tayin ettikleri davalı Doğan ile davacı arasında düzenlenen 5.9.1981 tarihli taşınmaz mal satış sözleşmesi geçersizdir.
Sözleşmenin geçersiz bulunması nedeniyle davacı bu durumda ancak verdiği parayı geri alabilir. Hukuken geçersiz olan sözleşmeler taraflarına geçerli sözleşmelerde olduğu gibi hak ve borç doğuramaz. O sebeple davacı bu geçersiz sözleşme gereğince davalıya verdiği satış bedelini haksız iktisap kuralları uyarınca geri isteyebilir. Bu durumda taraflar arasındaki uyuşmazlığın haksız iktisap kurallarına uygun çözümlenmesi ve tasfiye edilmesi gerekir. Hukuken geçersiz sözleşmeden kaynaklanan bu nitelikteki bir uyuşmazlığın haksız iktisap kurallarına göre sağlıklı çözümlenip tasfiye edilmesi için öncelikle haksız iktisabın kapsamını tespitteki ilke ve esasların açıklanmasında yarar görülmüştür. Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin malvarlığından diğerinin malvarlığına kayan değerlerin iadesi denkleştirici adalet düşüncesine dayanır. Denkleştirici adalet ilkesi ise haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını arttıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğunu ve gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder. İlke böyle olmakla beraber iade edilecek zenginleşme miktarının tespit ve hesaplanmasında öğretide birlik olduğu söylenemez. İade edilecek zenginleşme miktarı konusunda öğretideki bu ayrık düşünceleri kısaca fakirleşme kadar olmalıdır veya fiili değer artışı yani gerçek zenginleşme miktarı kadar olmalıdır veyahut ihlal edilen hakkın sahibine bahşettiği yararlanma yetkisi ile bağdaşmayan her türlü zenginleşme miktarı kadar olmalıdır. Şeklinde özetlemek mümkündür. Olayı çözümlerken öğretideki bu görüşlerden şüphesiz yararlanılmalıdır. Bilindiği gibi ülkemizde yaşanan enflasyon, uzun yıllardan beri yüksek oranlarda seyretmekte ve paranın değeri (alım gücü) bununla ters orantılı olarak düşmektedir. Belli bir miktar paranın verildiği tarihteki alım gücü ile aynı miktar paranın aradan geçen zamana bağlı olarak iade günündeki alım gücünün farklı ve çok daha az olduğu gerçektir.
Bu güne kadar uygulanan kurallara göre geçersiz sözleşme gereğince alıcının akit tarihinde verdiği paranın aynı miktarda iadesine karar verilmesi gerçek hayatta büyük sıkıntılara, tutarsızlıklara adalete karşı var olması gereken güvenin sarsılmasına neden olmuş kamu vicdanında haklı eleştiri konusu yapılmıştır. Hukuk kuralları gerçek hayata uygun olduğu toplumun adalet ihtiyacına cevap verebildiği sürece hayatiyetini devam ettirip saygınlık sağlar ve hukuk kuralı olma özelliğini korur. O nedenle hukuk kuralları görevli organlarca değiştirilinceye, bu konuda yeni düzenlemeler yapılıncaya kadar zedelenmeden gerçek hayata uygun olarak yorumlanıp uygulanmalıdır. Bu görevin ise yargıya ait olduğunda duraksamaya yer yoktur. Nitekim gerek Yargıtay kararlarında ve gerekse öğretide bu görüşe paralel düşünceler bulunmaktadır. Bu düşüncelerin isimleri farklı ise de varılmak istenen sonuç aynıdır. Akit öncesi sorumluluk kurallarının geçersiz sözleşmelerde uygulanması gerektiği geçersiz sözleşmelerden dolayı olumsuz zararın istenebileceği bu zarar kapsamında kaçırılan fırsat karşılığının da bulunduğu olumsuz zararın bazı özel durumlarda olumlu zarar kadar dahi olabileceği M.K. nun 2.maddesine göre akdin geçersizliğinin ileri sürülemeyeceği hallerdeki zarar kavramları, bu zaruretin sonucu ortaya konulan düşünce ve uygulamalardır. Yargının asıl görevi toplumun huzurunu sağlamaktır. Bunun içinde, uygulanması gereken kurallar, mevcut yasaların ışığında bu yasa hükümlerine aykırı düşmeyecek şekilde yorumlanıp uygulanmalıdır.
BK.nun 63. ve 64. maddeleri iade borcunun kapsamını fakirleşmenin değil, zenginleşmenin iyi veya kötü niyete dayalı olmasına göre bir ayrım yapmıştır.
Haksız zenginleşen zenginleşmeyi kötü niyetle elden çıkarmış ise elden çıkarmış olduğu bu zenginleşmeyi iade tarihinde olması gereken durumuyla ve tam olarak iade etmekle yükümlüdür. İade borcunun kapsamı tayin edilirken olumlu ve olumsuz zenginleşmenin tamamı dikkate alınmalıdır. Değişik anlatımla haksız zenginleşen kötü niyetli ise elden çıkardığı zenginleşmeyi de elde kalan zenginleşme ile birlikte iadeye mecbur tutulmuştur. Hemen belirtelim ki zenginleşenin iyi niyetli sayılıp sayılmayacağı zenginleşmeyi iyi veya kötü niyetle mi elden çıkardığı hususun MK. nun 3.maddesi uyarınca belirlenecektir. Haksız zenginleşen elde ettiği yararın geçerli bir sebebe dayanmadığını ve iade ile yükümlü olduğunu biliyor veya bilebilecek durumda ise iyi niyetli sayılmayacaktır. Kural olarak iade alacaklısı, iade borçlusu zenginleşenin iyi niyetli olmadığını ispat etmelidir. Ne var ki olayın özellikleri zenginleşenin iyi niyetli olmadığını açıkça gösteriyor ise ayrıca bu yönün ispatına gerek bulunmamalı, iddianın ispat edilmiş olduğu kabul edilmelidir. Hukuken geçersiz sözleşmeler haksız iktisap kuralları uyarınca tasfiye edilir iken denkleştirici adalet kuralı hiç bir zaman göz ardı edilmemelidir. Bu husus hem hakkaniyetin hem de gerçek adaletin gereğidir. Bu bakımdan iadeye karar verilirken satış bedeli olarak verilen paranın alım gücünün ilk ödeme tarihindeki alım gücüne ulaştırılması ve o şekilde iadeyi karar verilmesi uygun olacaktır. Aksi takdirde kısmi iade durumu oluşacak, iadesi dışındaki zenginleşme iade borçlusu yedinde haksız zenginleşme olarak kalacak iade borçlularının iade de direnmelerine neden olacaktır. Ancak burada denkleştirme yapılırken bir hususa dikkat edilmelidir. İade alacaklısının geçersiz sözleşmenin ifa edilmeyeceğini öğrendiği tarihinde iade kapsamını tespitte önemli olduğu unutulmamalıdır. Zira geçersiz sözleşmenin artık ifa edilmeyeceğini bile bile haksız zenginleşmenin iadesini istemeyen alacaklı, zararın artmasına kendisi sebep olacağından bu artan zararını iade borçlusundan isteyememelidir.
Tüm bu açıklamaların ışığı altında somut olaya bakıldığında davacının taşınmaz satış bedeli olarak davalıya 35.000.000 lira ödediği taşınmazın tapuda devrinin yapılmadığı esasen taraflar arasındaki taşınmaz satışına ilişkin sözleşmenin geçersiz olduğu açıktır. Davalının aldığı satış bedeli nedeniyle haksız olarak zenginleşmesi ve bu zenginleşmenin davacıya iade etmesi gerektiği de belirgindir. Sorun, bu iadenin kapsamını tayindedir.
Bu durum karşısında mahkemece yapılacak iş, davacının geçersiz sözleşme nedeniyle ödemiş olduğu 3.000.000 liranın ödendiği tarihten, taşınmazın tapuda tescil umudunun ortadan kalktığı (akdin ifasının imkansız hale geldiği) 29.6.1995 tarihi itibariyle ulaşacağı alım gücünün (değerinin) ne olabileceğini, az yukarıda açıklanan ilke ve esaslar ışığında ve gerektiğinde konusunda uzman bilirkişi kurulundan nedenlerini açıklayıcı taraf ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak belirlemek ve belirlenecek sonuca göre hüküm kurmaktan ibarettir. Mahkemece belirtilen hususlar göz ardı edilerek az yukarıda anlatılan denkleştirici adalet ilkesine ters düşecek biçimde, taşınmazın akdin ifasının imkansız hale geldiği tarihteki rayiç değerini esas alan yetersiz bilirkişi raporuna itibar edilmek suretiyle yazılı şekilde, hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan hükmün temyiz davalılar yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 09.10.2000 gününde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy