(818 S. K. m. 63, 64, 213) (2644 S. K. m. 26) (1512 S. K. m. 60) (4721 S. K. m. 2, 706)
Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmü n süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşuldu düşünüldü.
Karar: Davacı, arkadaşı olan davalı ile aralarında yaptıkları şifahi anlaşma gereğince Urla İlçesi sınırları içerisinde davalıya ait iki arsadan birine davalıya bir ev yaptığını, diğer arsaya da kendisine havuzlu taş ev, konuk evi, bekçi ve hizmetli evi ile ahır yaptığını, davalıya 245 parsel üzerine yapılan ev karşılığında davalının da kendisine 651 parselin yani kendi adına inşa ettiği binaların üzerinde bulunduğu arsanın tapusunu vermeyi taahhüt ettiğini, taahhüdünü yerine getirmediğini davalıya karşı tapu iptali davasını kaybettiğini ancak kesinleşen tapu iptali dosyasında aralarındaki sözleşmenin varlığının ve davalının kötü niyetli olduğunun kabul edildiğini ileri sürerek gerek davalıya ve gerekse kendisine yaptığı binaların dava tarihindeki değerleri olan 35.207.985.500TL.nin ve 1.000.000.000TL. manevi tazminatın tahsilini istemiştir.
Davalı davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, yapılan dairelerin dava tarihindeki değerini belirleyen bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle maddi tazminat yönünden davanın kabulüne manevi tazminat isteğinin reddine karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Davada çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, haricen bina inşası karşılığında devredilmesi gereken tapulu taşınmazın tapusunun verilmemesi nedeniyle uğranılan zararın istenip istenmeyeceği, bu zararın kapsamının ne olduğu noktasında toplandığı açıktır. Bir davada dayanılan maddi vakıaları açıklamak taraflara ve maddi vakıaları nitelendirmek, ve doğru olarak yorumlayıp uygulamakta hakimin görevidir. (HUMK.mad.76.)
Üzerine davacı tarafından binalar inşa edilen arsaların tapulu oldukları yönünde uyuşmazlık yoktur. Taraflar arasındaki şifahi sözleşmeye göre de masrafı davacı tarafından karşılanmak suretiyle bu arsalardan davalı adına kayıtlı 1245 parsele davacı tarafından davalı adına bina inşa edildiği, bu inşaatın karşılığında da yine davalı adına kayıtlı olan 651 parsele kendi adına binalar inşa ettiği, bu sözleşme gereğince kendi adına inşa ettiği binaların üzerinde bulunduğu arsanın tapusunun davalı tarafından verilmediği, davalının kötü niyetli olduğu taraflar arasında görülüp kesinleşen Urla Asliye Hukuk Mahkemesinin 1995/444 esas sayılı dava dosyası kapsamı ile sabittir. Davada dayanılan ve tarihi kesin olarak saptanamayan şifahi sözleşme resmi biçimde yapılmayıp haricen düzenlendiği için geçersizdir. (MK.634, BK.213, Tapu Kanunun 26.Md.) O nedenle geçerli sözleşmelerde olduğu gibi taraflarına hak ve borç doğurmaz. Bu durumda davacı, ancak bu geçersiz sözleşme nedeniyle davalıya verdiğini haksız iktisap kuralları uyarınca geri isteyebilir. Ne var ki hukuken geçersiz sözleşmeden kaynaklanan bu nitelikteki bir uyuşmazlığın haksız iktisap kurallarına göre çözümlenip tasfiye edilebilmesi için öncelikle haksız iktisabın kapsamını tespitteki ilke ve esasların açıklanmasından zaruret görülmüştür.
Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerlerin iadesi denkleştirici adalet düşüncesine dayanır. Denkleştirici adalet ilkesi ise, haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını artıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğunu ve gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder.
İlke böyle olmakla beraber iade edilecek zenginleşme miktarının tespit ve hesaplanmasında öğretide birlik olduğu söylenemez. İade edilecek zenginleşme miktarı konusunda öğretideki bu ayrık düşünceleri kısaca fakirleşme kadar olmalıdır veya fiili değer artışı yani gerçek zenginleşme miktarı ne ise o olmalıdır veyahut ihlal edilen hakkın sahibine bahşettiği yararlanma yetkisi ile bağdaşmayan her türlü zenginleşme miktarı kadar olmalıdır şeklinde özetlemek mümkündür. Olayı çözümlerken öğretideki bu görüşlerden şüphesiz yararlanılmalıdır.
Bilindiği gibi ülkemizde yaşanan enflasyon uzun yıllardan beri yüksek oranlarda seyretmekte ve paramızın değeri (alım gücü) de bununla ters orantılı olarak devamlı düşmektedir. Belli bir miktar paranın verildiği tarihteki alım gücü ile aynı miktar paranın aradan geçen zamana bağlı olarak iade günündeki alım gücünün farklı ve çok daha az olduğu bir gerçektir.
Bugüne kadar uygulanan kurallara göre geçersiz sözleşme gereğince alıcının akit tarihinde verilen paranın aynı miktar iadesine karar verilmesi, gerçek hayatta büyük sıkıntılara,tutarsızlıklara, adalete karşı var olması gereken güvenin sarsılmasına neden olmuş, kamu vicdanında haklı eleştiri konusu yapılmıştır. Hukuk kuralları gerçek hayata uygun olduğu, toplumun adalet ihtiyacına cevap verebildiği sürece hayatiyetini devam ettirip, saygınlık sağlar ve hukuk kuralı olma özelliğini korur. O nedenle hukuk kuralları görevli organlarca değiştirilinceye bu konuda yeni düzenlemeler yapılıncaya kadar zedelenmeden gerçek hayata uygun olarak yorumlanıp uygulanmalıdır. Bu görevin ise yargıya ait olduğunda duraksamaya yer yoktur. Nitekim gerek Yargıtay kararlarında ve gerekse öğretide bu görüş paralel düşünceler bulunmaktadır. Bu düşüncelerin isimleri farklı ise de varılmak istenen sonuç aynıdır. Akit öncesi sorumluluk kurallarının geçersiz sözleşmelerde de uygulanması gerektirici geçersiz sözleşmelerden dolayı olumsuz zararın istenebileceği bu zarar kapsamında kaçırılan fırsat karşılığının da bulunduğu, olumsuz zararın bazı özel durumlarda olumlu zarar kadar dahi olabileceği M.K.2. maddesine göre akdin geçersizliğinin ileri sürülemeyeceği hallerdeki zarar kavramları hep bu zaruretin sonucu ortaya konulan düşünce ve uygulamalardır. Yargının asıl görevi toplumun huzurunu sağlamaktır. Bunun için de
uygulanması gereken kurallar mevcut yasalar ışığında bu yasa hükümlerine aykırı düşmeyecek şekilde yorumlanıp uygulanmalıdır. B.K.63. ve 64. maddeleri iade borcunun kapsamını fakirleşmenin değil, zenginleşmenin iyi veya kötü niyete dayalı olmasına göre bir ayrım yapmıştır. Haksız zenginleşen, zenginleşmeyi kötü niyetle elden çıkarmış ise elden çıkarmış olduğu bu zenginleşmeyi iade tarihinde olması gereken durumuyla ve tam olarak iade etmekle yükümlüdür. İade borcunun kapsamı tayin edilirken olumlu ve olumsuz zenginleşmenin tamamı dikkate alınmalıdır. Değişik bir anlatımla haksız zenginleşen kötü niyetli ise elden çıkardığı zenginleşmeyi de elde kalan zenginleşme ile birlikte iadeye mecbur tutulmuştur. Hemen belirtelim ki, zenginleşenin iyi niyetli sayılıp sayılmayacağı, zenginleşmeyi iyi veya kötü niyetle mi elden çıkarttığı hususu MK.nun 3.maddesi hükmü uyarınca belirlenecektir. Haksız zenginleşen, elde ettiği yararın geçerli bir sebebe dayanmadığını ve iade ile yükümlü olduğunu biliyor veya bilebilecek durumda ise iyi niyetli sayılmayacaktır. Kural olarak iade alacaklısı, iade borçlusu zenginleşenin iyi niyetli olmadığını ispat etmelidir. Ne var ki, olayın özellikleri zenginleşenin iyi niyetli olmadığını açıkça gösteriyor ise ayrıca bu yönün ispatına gerek bulunmamalı, iddianın ispat edilmiş olduğu kabul edilmelidir.
Hukuken geçersiz sözleşmeler haksız iktisap kuralları uyarınca tasfiye edilirken, denkleştirici adalet kuralları göz ardı edilmemelidir. Bu husus hem hakkaniyetin hem de gerçek adaletin bir gereğidir. Bu bakımdan iadeye karar verilirken davacının davaya konu binaları inşa ederken sarf ettiği paranın alım gücünün sarf ettiği tarihteki alım gücüne ulaştırılması ve o şekilde iadeye karar verilmesi uygun olacaktır. Aksi takdirde kısmi iade durumu oluşacak iade dışındaki zenginleşme iade borçlusu yedinde haksız zenginleşme olarak kalacak, iade borçlusunun iade de direnmesine neden olacaktır. Ancak burada denkleştirme yapılırken, bir hususa daha dikkat edilmelidir. İade alacaklısının geçersiz sözleşmenin ifa edilemeyeceğini öğrendiği tarihinde iade kapsamını tespit de önemli olduğu unutulmamalıdır.Zira geçersiz sözleşmenin artık ifa edilemeyeceğini bile bile haksız zenginleşmenin iadesini istemeyen alacaklı, zararının artmasına kendisi sebep olacağından bu artan zararı iade borçlusundan isteyememelidir.
Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında davacı,davalının tapulu taşınmazlarına 1991 ve 1992 yıllarında tapuda devrin sağlanacağı inancı ile davaya konu taşınmazları inşa etmiş bu binalar inşa edildiği tarihteki alım gücü davalının mal varlığına girip kalmıştır. Davalı kayıt maliki olarak bu sözleşmenin geçersiz olduğunu bilen veya bilmesi gereken konumunda olduğundan iktisabının iyi niyetli olmadığı da çok açıktır.
Davacı, davalının kendisine tapuda ferağ vermeyeceğini aralarında görülüp karara bağlanan Urla Asliye Hukuk Mahkemesinin 1995/444 esas sayılı dava dosyasının kesinleşme tarihi olan 24.12.1998 tarihinde öğrenmiştir.
Hal böyle olunca mahkemece yapılacak işi davacının 1991 ve 1992 yıllarında davalının arsasına yapmış olduğu inşaatın parasal değeri belirlenmeli ve bulunan miktarın 24.12.1998 tarihi itibariyle ulaşacağı alım gücünün (değerinin ne miktar olacağı) az yukarıda açıklanan ilke ve esaslar altında ve gerektiğinde bu konuda uzman bilirkişi kurulundan nedenlerini açıklayıcı taraf ve Yargı tay denetimine elverişli raporda alınarak belirlemek, bu yolla belirlenecek miktara istemle bağlı kalınarak hükmetmekten ibarettir.
Mahkemece, açıklanan bu hususlar göz ardı edilerek yazılı şekilde hüküm kurmuş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın davalı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 11.12.2001 gününde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy