(818 S. K. m. 105) (743 S. K. m. 6) (1086 S. K. m. 238)
Dava: Nuray ... vekili avukat Nevzat ..... ile Sabriye ..... vekili avukat Yüksel ....., müdahil Eray ..... aralarındaki dava hakkında İstanbul 10. Asliye Hukuk Hakimliğinden verilen 30.5.2000 tarih ve 465-370 sayılı hükmün Dairenin 25.1.2001 tarih ve 488-660 sayı ilamıyla onanmasına karar verilmişti. Süresi içinde davacı avukatı tarafından kararın düzeltilmesi istenilmiş olmakla dosya incelendi gereği konuşuldu.
Karar: Davacı, davalıdan 12.2.1998 tarihli gayrimenkul satış vadiyle 150.000.000 liraya satın aldığı taşınmazın satış bedelinden 100.000.000 lirasını ödediğini, kalan 50.000.000 lirası için senet verdiğini, bilahare bedelini ödeyip senedi de geri aldığını, açtığı dava sonucu tescil talebinin red edilip ödediği bedelden 100.000.000 liranın tahsiline karar verilip, faiziyle tahsil ettiğini, ancak senet karşılığı ödediği 50.000.000 lira ile ilgili karar verilmediğini, 150.000.000 liranın davalı yedinde kaldığı süre zarfında bundan istifade edemediğini, bu yüzden zarara uğradıklarını ve bu zararın faiziyle karşılanmadığını bildirip, uğradıkları zarar karşılığı ve aldıkları faiz ve ana para düşülüp, nakten ödenen ve hakkında karar bulunmayan 50.000.000 lira ilave edilerek 10.164.649.000 lira munzam zararın faizi ile ödetilmesini istemiştir.
Davalı, davacının alacağını icra vasıtasıyla faizi ile birlikte tahsil ettiğini bildirip davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, davacının alacağını % 60 faizi ile tahsil ettiği, varsayımlara dayalı olarak dava açılamayacağı belirtilerek davanın reddine karar verilmiş; davacı temyizi üzerine hüküm dairemizce onanmış, davacı bu kez karar düzeltme talep etmiştir.
Davacı, satışı vaat edilen taşınmazın kendisine satılmaması nedeniyle ödediği bedelin, davalıdan icra marifetiyle ve geç tahsil ettiğini, bu yüzden faizle karşılanamayan zararları olduğunu bildirerek bu davayı açmıştır. Uyuşmazlığın çözümü için munzam zarar kavramı üzerinde durmak gerekir.
Gerçekten, borçlunun temerrüdü sonucu para borcunun vadesinde ödenmemesi alacaklının zararına olacağı açıktır. Yasa koyucu bu şekilde oluşan zararın kural olarak temerrüt faiziyle karşılanacağını varsaymıştır. Ne varki, alacaklının bu yüzden uğradığı zararın her zaman temerrüt faiziyle karşılanamayacağı düşünülerek Borçlar Kanunu'nun 105/1.inci fıkrası ile "alacaklının duçar olduğu zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir" hükmü getirilmiştir. Bu hükme göre alacaklı faizi aşan zararını isteme hakkına sahiptir.
Yasada geçmiş günler faizini aşan zararın türü ve niteliği konusunda bir açıklık yoksa da, buradaki zararın hukukumuzdaki müsbet zarar tanımlamasıyla eşdeğer olduğu kuşkusuzdur. Hal böyle olunca bu zararın, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsa idi, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda oluşan durum arasındaki fark, temerrüt faizi ile karşılanamayan zarar olarak tanımlanabilir. Böyle bir zarar, her somut olayın özelliğinden kaynaklanabilir.
Munzam zarar alacaklısı, öncelikle temerrüde uğrayan asıl alacağın varlığını, bu alacağın geç ifa edilmesinden dolayı faizle karşılanamayan zararını ve miktarını zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını ispat etmek durumundadır. Borçlu ancak temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlamakla sorumluluktan kurtulabilir.
Munzam zarar, temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar geçecek zaman içinde artarak devam eden yeni bir borçtur. Asıl borcun kaynağı haksız fiil, nedensiz zenginleşme veya sözleşme olduğu halde bu borcun hukuki sebebi asıl borcun temerrüde uğraması gibi hukuka aykırılıktır. O nedenle, asıl alacak ve temerrüt faizleri yönünden, icra takibi yapması ve dava açılması sırasında onlarla birlikte istenilmemiş olması veya bu zarar hakkının saklı tutulmamış olması davanın görülmesine engel değildir. Zaman aşımı süresi içinde her zaman bu yöne ilişkin dava açılabilir.
Her ne kadar M.K'nun 6.maddesi hükmüne göre davacı iddiasını ispat etmekle yükümlü ise de; bu kural mutlak değildir. İstisnaların başında karine gelir. Var olan bir durumdan bilinmeyen bir durumun çıkarılması halinde karine vardır. Olayımızda yasal bir karine yoktur. Buna karşılık yaşanan hayatın gerçekleri ve olaylarından çıkan eylemli bir karinenin varlığı tartışmasızdır. Davacının eline geçecek parayı işinde değerlendirmesi veya en azından vadeli banka hesabına veya benzer gelir getiren kurumlara yatırarak en iyi şekilde yararlanması beklenebilecek bir davranış olup, bu davranış toplumumuzun içinde bulunduğu ekonomik-sosyal yaşantısına da uygun düşer. Bu tür getiri oranlarının temerrüt faizinden fazla olduğu hususu da bilinen bir vakıadır. HUMK'nun 238.nci maddesi gereğince maruf ve meşhur olan hususlar münazaalı sayılmaz. Bu nedenle davacının temerrüt faizinden fazla bir zararı olduğu ortadadır. Davalı, bu karinenin aksini ispat etmek zorundadır.
Olayımızda davacının ödediği bedelden bir kısmının, İstanbul 9. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1992/427 E., 1995/119 K. sayılı kesinleşmiş ilamı ile, 1.9.1998 tarihinden itibaren % 60 faiziyle tahsiline karar verilmiş olup, bu parada faiziyle birlikte icraen davalıdan tahsil edilmiştir. Bu durumda davalının, kesinleşmiş mahkeme ilamında belirtilen faizin başlangıç tarihi olan 1.9.1988 tarihinde temerrüde düştüğünün kabulü zorunludur. Davacının bu tarihten itibaren geçen zaman zarfında enflasyonun da etkisi ile para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması ile oluşan zararın ödetilmesini istediği anlaşılmaktadır. Dava konusu zarar ilk temerrüd tarihinden başlayacak asıl borcun ödendiği zamana kadar hergün artarak devam eden zarar olması nedeni ile davacı bu süre içinde gerçekleşen zararını talep edebilir.
Ülkemizde yıllardır yüksek oranda seyreden enflasyonun yıllık ortalamasının % 80-90, hatta bazı yıllar daha fazla olduğu bilinen bir gerçektir. Böyle bir ortamda alacağını zamanında elde eden alacaklının, bunu bir an önce mal veya hizmet yatırımına yöneltmesi veya en azından banka mevduat faizine veya devlet tahviline yatırması veya dövize dönüştürmesi, yaşanan hayat gerçeklerine uygun bir davranış olur. Enflasyonun yıllar itibariyle yüksek oranlarda devam ettiği müddetçe buna bağlı olarak para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması nedeniyle alacağını geç alan alacaklının zarar gördüğü, %60 temerrüt faizinin bu zararını karşılamaya yetmiyeceği tartışmasız bir gerçektir. Bu hal, zararın varlığı için fiili karine oluşturur. Bu nedenle enflasyon nedeniyle paranın alım gücünün azalması ile ortaya çıkan zarar istemlerinin B.K.nun 105.maddesi kapsamında yorumlanılması kaçınılmazdır. Hal böyle olunca fiili karine karşısında davacının ayrıca zararını ispat etmesi gerekmez. Bu vakıa sabit sayılır ve davalı ise bu karinenin aksini ve kusursuzluğunu da kanıtlayamamıştır.
Yukarıdaki açıklamalar ışığında mahkemece yapılacak iş, davalıdan temerrüde düştüğü 1.9.1988 tarihinden davacının icra dosyasından alacağını aldığı tarihe kadar geçen zaman zarfında her yıl itibari ile gerçekleşen yılık enflasyon artış oranını mevduat ve devlet tahviline verilen faiz oranlarını Türk Lirası karşısında döviz kurlarını ve altın fiyatlarını gösteren listeyi ilgili resmi kurumlardan araştırılarak, konusunda uzman bilirkişi düşüncesinden de yararlanmak suretiyle davacı alacaklının maruz kaldığı asgari zarar miktarını hakkaniyet kuralları çerçevesinde BK. 42/II maddesi de dikkate alınmak suretiyle tespit etmek ve sonucuna uygun bir karar vermekten ibarettir.
Ne varki, açıklanan bu yönlerin temyiz aşamasında gözden kaçtığı ve mahkeme kararının onandığı anlaşıldığından, davacının karar düzeltme isteğinin kabulüne, Dairemizin 25.1.2001 gün 2001/488-660 sayılı onama kararının kaldırılmasına ve mahkeme kararının bu gerekçe ile bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacının karar düzeltme talebinin kabulüne ve Dairemizin 25.1.2001 gün 2001/488-660 sayılı onama kararının kaldırılmasına, temyiz olunan kararın davacı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 2.4.2001 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy