(743 S. K. m. 6) (1086 S. K. m. 238) (818 S. K. m. 105)
Dava: Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün davacı avukatı tarafından duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davacı vekili avukat ....gelmiş diğer taraftan kimse gelmemiş olduğundan onun yokluğunda duruşmaya başlanılmış ve hazır bulunan avukatın sözlü açıklaması dinlenildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğu saptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
Karar: Davacı, davalıya döviz cinsinden borç para verdiğini, karşılığında dört adet çek aldığını, ödenmeyen iki adet çekin tahsili için davalıya karşı icra takibi başlattığını, davalının takibe itiraz ettiğini, itirazın Asliye Hukuk Mahkemesince kaldırılmasına rağmen alacağını halen tahsil edemediğini, icra takip dosyasındaki alacağının dava tarihi itibariyle işlemiş faizi ile 3.000.000.000 TL.na ulaşmasına rağmen gerçek zararının bunun çok üzerinde 23.000.000.000 TL olduğunu, ayrıca alacağının zamanında ödeneceğine güvenerek daire satın aldığını, davalıdan alacağını alamayınca bankadan kredi kullandığını, 46.908 Amerikan Doları olarak aldığı krediyi 102.698 dolar olarak geri ödemek durumunda kaldığını ileri sürerek B.K 105. maddesinde yer alan kurallar gereğince 23.000.000.000 TL zararın ancak 90.000 ABD Doları olarak karşılığı 15.000.000.000 TL.sının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Davalı, oturumlara katılıp, savunmada bulunmamıştır.
Mahkemece bilirkişi raporları esas alınarak ispat edilemeyen davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Gerçekten, borçlunun temerrüdü sonucu para borcunun vadesinde ödenmemesi alacaklının zararına olacağı açıktır. Yasa koyucu, bu şekilde oluşan zararın kural olarak temerrüt faiziyle karşılanacağını varsaymıştır. Ne var ki, alacaklının bu yüzden uğradığı zararın her zaman temerrüt faiziyle karşılanamayacağı düşünülerek Borçlar Kanunun 105.nci maddesinin birinci fıkrası ile "alacaklının duçar olduğu zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur ispat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir" hükmü getirilmiştir. Bu hükme göre alacaklı faizi aşan zararını isteme hakkına sahiptir.
Yasada geçmiş günler faizini aşan zararın türü ve niteliği konusunda bir açıklık yoksa da, buradaki zararın hukukumuzdaki müsbet zarar tanımlamasıyla eşdeğer olduğu kuşkusuzdur. Hal böyle olunca bu zararın, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsa idi, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda oluşan durum arasındaki fark; temerrüt faizi ile karşılanamayan zarar olarak tanımlanabilir.Böyle bir zarar, her somut olayın özelliğinden kaynaklanabilir.
Munzam zarar alacaklısı, öncelikle temerrüde uğrayan asıl alacağın varlığını, bu alacağının geç ifa edilmesinden dolayı faizle karşılanamayan zararını ve miktarını zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını ispat etmek durumundadır. Borçlu ancak temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlamakla sorumluluktan kurtulabilir.
Munzam zarar temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar geçecek zaman içinde artarak devam eden yeni bir borçtur. Asıl borcun kaynağı haksız fiil nedensiz zenginleşme veya sözleşme olduğu halde bu borcun hukuki sebebi asıl alacağın temerrüde uğraması gibi hukuka aykırılıktır. O nedenle, asıl alacak ve temerrüt faizleri yönünden icra takibi yapması ve dava açılması sırasında onlarla birlikte istenilmemiş olması veya bu zarar hakkının saklı tutulmamış olması davanın görülmesine engel değildir. Zaman aşımı süresi içinde her zaman bu yöne ilişkin dava açılabilir.
Her ne kadar M.K.nun 6.ncı maddesi hükmüne göre davacı iddiasını ispat etmekle yükümlü ise de; bu kural mutlak değildir. İstisnaların başında karine gelir. Var olan bir durumdan bilinmeyen bir durumun çıkarılması halinde karine var denir. Olayımızda yasal bir karina yoktur. Buna karşılık yaşanan hayatın gerçekleri ve olaylarından çıkan eylemli bir karinenin varlığı tartışmasızdır. Ticari hayatın içinde olan davacının eline geçecek parayı işinde değerlendirmesi veya en azından vadeli banka hesabına veya benzer gelir getiren kurumlara yatırarak en iyi şekilde yararlanması beklenebilecek bir davranış olup, bu davranış toplumumuzun içinde bulunduğu ekonomik-sosyal yaşantısına da uygun düşer. Bu tür getiri oranlarının temerrüt faizinden fazla olduğu
hususu da bilinen- bir vakıadır. HUMK.nun 238.nci maddesi gereğince maruf ve meşhur olan hususlar münazaalı sayılmaz. Bu nedenle davacının temerrüt faizinden fazla bir zararı olduğu ortadadır. Davalı bu karinenin aksini ispat etmek durumundadır.
Olayımızda davacı para zamanında ödense idi dava tarihi itibariyle 23.000.000.000 TL.ya ulaşacağını, icra dosyası kapağı üzerinde yapılan hesaba göre işlemiş faiziyle birlikte 3.000.000.000 TL ile sınırlı kaldığını, ayrıca davalıdan olan alacağına güvenerek bir daire satın aldığını, davalının borcunu ödememesi nedeni ile daire borcunu ödemek için banka kredisi kullandığını, 46.908 ABD Doları olarak aldığı krediyi 102.698 ABD doları olarak geri ödediğini ileri sürerek 23.000.000.000 TL zararından 15.000.000.000 TL.nın ödetilmesini istemiştir. Davalı, 24.8.1992 gününde kendisine karşı başlatılan icra takibi ile temerrüde düşmüş, mahkemece yaptığı itiraz kaldırılmasına rağmen geçen zaman zarfında davacı alacağını alamamış ve bu davasında enflasyonun da etkisiyle para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması nedeni ile oluşan zararının ödetilmesini istediği anlaşılmaktadır. Bu durumda dava konusu zarar, ilk temerrüt tarihinden başlayacak asıl borcun ödendiği zamana kadar hergün artarak devam eden zarar olması nedeni ile davacı bu süre içinde gerçekleşen zararını talep edebilir.
Ülkemizde yıllardır yüksek oranda seyreden enflasyonun yıllık ortalamasının %80-90, hatta bazı yıllar daha fazla olduğu bilinen bir gerçektir. Böyle bir ortamda, alacağını zamanında elde eden ticari hayatın içinde bulunan alacaklının bunu bir an önce mal veya hizmet yatırımlarına yöneltmesi veya en azından banka mevduat faizine veya devlet tahviline yatırması veya dövize dönüştürmesi yaşanan hayat gerçeklerine uygun bir davranış olur. Enflasyonun yıllar itibariyle yüksek oranlarda devam ettiği müddetçe buna bağlı olarak para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması nedeniyle alacağını geç alan alacaklının zarar gördüğü %30 temerrüt faizinin bu zarar karşılamaya yetmeyeceği tartışmasız bir gerçektir. Bu hal zararın varlığı için fiili karine oluşturur.Bu nedenle enflasyon nedeniyle paranın alım gücünün azalması ile ortaya çıkan zarar istemlerinin B.K.105.maddesi kapsamında yorumlanması kaçınılmazdır. Hal böyle olunca fiili karine karşısında davacının ayrıca zararını ispat etmesi gerekmez. Bu vakıa sabit sayılır ve davalı ise oturumlara katılıp bu karinenin aksini ve kusursuzluğunu da kanıtlayamamıştır.
Yukarıda açıklamalar ışığında mahkemece yapılacak iş davalının temerrüde düştüğü 24.8.1992 tarihinden bu davanın açıldığı tarihe kadar geçen zaman zarfında, her yıl itibariyle gerçekleşen yıllık enflasyon artış oranı, mevduat ve devlet tahvillerine verilen faiz oranlarını, TL. karşısında döviz kurlarını gösteren listeyi ilgili resmi kurumlardan araştırmak konusunda uzman bilirkişi düşüncesinden de yararlanmak suretiyle davacı alacaklının maruz kaldığı asgari zarar miktarını B.K.42/II maddesi hükmü de dikkate alınmak suretiyle tespit etmek, bulunan zarar miktarından davacının icrada tahsil ettiği temerrüt faizini mahsup ederek bakiyesine davacının munzam zararı olarak hükmetmekten ibarettir.
Mahkemece belirtilen şekilde inceleme ve araştırma yapılmadan davanın reddi usule ve yasaya aykırıdır. Kararın bu nedenle bozulması gerekir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenle temyiz olunan kararın davacı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 20.000.000 lira duruşma avukatlık parasının davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, 6.2.2001 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy