(818 s.K. m. 105) (1086 S. K. m. 238) (743 S. K. m. 6)
Dava: Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:
Karar: Davacı, davalıdan haricen satın aldığı traktörün kendisine teslim edilmemesi nedeni ile 3.6.1996 tarihinde açtığı dava sonucunda ödediği bedelin dava tarihi itibariyle ulaştığı değer olan 324.408.491 TL.nın dava tarihinden yasal faizi ile tahsiline karar verilip kesinleştiğini, yaptığı icra takibi ile istediği faizin zararını karşılamadığını belirterek 8.450.000.000 TL munzam zararın faizi ile ödetilmesini istemiştir.
Davalı, davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2-Taraflar arasında uyuşmazlık BK.nun 105. maddesinde hükme bağlanan faizi aşan munzam zarar isteminden kaynaklanmaktadır. Davacı, davalıdan 25.7.1992 tarihinde traktör satın aldığı, bedelini ödediği halde traktörün kendisine teslim edilmediğini, 3.6.1996 tarihinde açmış olduğu davada ödediği bedelin dava tarihi itibariyle denkleştirici adalet ilkesi gereği 324.408.491 TL.na ulaştığını ileri sürerek bu paranın tahsil edildiği tarihe kadar ek zararını istemiştir. Yerel mahkemece davacıya ödenen paranın Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/125 esas, 2000/174 karar sayılı, 13.10.2000 tarihli ilamı ile denkleştirici adalet kuralına göre ödendiğinden munzam zarar istenemeyeceği görüşünden hareketle reddedilmiştir.
Davacı ilk açtığı davada geçersiz satış nedeniyle davalıya ödediği paranın ödeme tarihi olan 25.7.1992 tarihindeki alım gücünün dava tarihi olan 3.6.1996 tarihinde ulaşacağı alım gücü karşılığı istemiş olup, eldeki davada ise denkleştirilen bu satış bedelinin temerrüt tarihi olan ilk davanın açıldığı 3.6.1996 tarihinden fiili ödemenin yapıldığı tarihe kadar oluşan munzam zararının ödetilmesini istemektedir. Bu nedenle ödenen satış bedelinin 3.6.1996 tarihine kadar ulaşan alım gücüne denkleştirilmesi, bu bedelin ödenmesi gereken temerrüt tarihinden ( 3.6.1996 ) fiilen ödendiği tarihe kadar oluşan munzam zarar istenmesine engel teşkil etmez. Mahkemece işin esası incelenmesi gerekir.
Uyuşmazlığın çözümü için "munzam zarar" kavramı üzerinde durmak gerekir.
Gerçekten, borçlunun temerrüdü sonucu para borcunun vadesinde ödenmemesi alacaklının zararına olacağı açıktır. Yasa koyucu bu şekilde oluşan zararın kural olarak temerrüt faiziyle karşılanacağını varsaymıştır. Ne var ki, alacaklının bu yüzden uğradığı zararın her zaman temerrüt faiziyle karşılanamayacağı düşünülerek Borçlar Kanunu'nun 105/1.inci fıkrası ile "alacaklının duçar olduğu zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir" hükmü getirilmiştir. Bu hükme göre alacaklı faizi aşan zararını isteme hakkına sahiptir.
Yasada geçmiş günler faizini aşan zararın türü ve niteliği konusunda bir açıklık yoksa da, buradaki zararın hukukumuzdaki müspet zarar tanımlamasıyla eşdeğer olduğu kuşkusuzdur. Hal böyle olunca bu zararın, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsa idi, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda oluşan durum arasındaki fark, temerrüt faizi ile karşılanamayan zarar olarak tanımlanabilir. Böyle bir zarar, her somut olayın özelliğinden kaynaklanabilir.
Munzam zarar alacaklısı, öncelikle temerrüde uğrayan asıl alacağın varlığını, bu alacağın geç ifa edilmesinden dolayı faizle karşılanamayan zararını ve miktarını zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını ispat etmek durumundadır. Borçlu ancak temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlamakla sorumluluktan kurtulabilir.
Munzam zarar, temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar geçecek zaman içinde artarak devam eden yeni bir borçtur. Asıl borcun kaynağı haksız fiil, nedensiz zenginleşme veya sözleşme olduğu halde bu borcun hukuki sebebi asıl borcun temerrüde uğraması gibi hukuka aykırılıktır. O nedenle, asıl alacak ve temerrüt faizleri yönünden, icra takibi yapması ve dava açılması sırasında onlarla birlikte istenilmemiş olması veya bu zarar hakkının saklı tutulmamış olması davanın görülmesine engel değildir. Zaman aşımı süresi içinde her zaman bu yöne ilişkin dava açılabilir.
Her ne kadar MK.nun 6. maddesi hükmüne göre davacı iddiasını ispat etmekle yükümlü ise de; bu kural mutlak değildir. İstisnaların başında karine gelir. Var olan bir durumdan bilinmeyen bir durumun çıkarılması halinde karine vardır. Olayımızda yasal bir karine yoktur. Buna karşılık yaşanan hayatın gerçekleri ve olaylarından çıkan eylemli bir karinenin varlığı tartışmasızdır. Davacının eline geçecek parayı işinde değerlendirmesi veya en azından vadeli banka hesabına veya benzer gelir getiren kurumlara yatırarak en iyi şekilde yararlanması beklenebilecek bir davranış olup, bu davranış toplumumuzun içinde bulunduğu ekonomik-sosyal yaşantısına da uygun düşer. Bu tür getiri oranlarının temerrüt faizinden fazla olduğu hususu da bilinen bir vakıadır. HUMK.nun 238.nci maddesi gereğince maruf ve meşhur olan hususlar münazaalı sayılmaz. Bu nedenle davacının temerrüt faizinden fazla bir zararı olduğu ortadadır. Davalı, bu karinenin aksini ispat etmek zorundadır.
Bu tarihten itibaren geçen zaman zarfında enflasyonun da etkisi ile para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması ile oluşan zararın ödetilmesini istediği anlaşılmaktadır. Dava konusu zarar ilk temerrüt tarihinden başlayacak asil borcun ödendiği zamana kadar her gün artarak devam eden zarar olması nedeni ile davacı bu süre içinde gerçekleşen zararını talep edebilir.
Ülkemizde yıllardır yüksek oranda seyreden enflasyonun yıllık ortalamasının %80-90, hatta bazı yıllar daha fazla olduğu bilinen bir gerçektir. Böyle bir ortamda alacağını zamanında elde eden alacaklının, bunu bir an önce mal veya hizmet yatırımına yöneltmesi veya en azından banka mevduat faizine veya devlet tahviline yatırması veya dövize dönüştürmesi, yaşanan hayat gerçeklerine uygun bir davranış olur. Enflasyonun yıllar itibariyle yüksek oranlarda devam ettiği müddetçe buna bağlı olarak para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması nedeniyle alacağını geç alan alacaklının zarar gördüğü, %57 temerrüt faizinin bu zararını karşılamaya yetmeyeceği tartışmasız bir gerçektir. Bu hal, zararın varlığı için fiili karine oluşturur. Bu nedenle enflasyon nedeniyle paranın alım gücünün azalması ile ortaya çıkan zarar istemlerinin BK.nun 105. maddesi kapsamında yorumlanılması kaçınılmazdır. Hal böyle olunca fiili karine karşısında davacının ayrıca zararını ispat etmesi gerekmez. Bu vakıa sabit sayılır ve davalı ise bu karinenin aksini ve kusursuzluğunu da kanıtlayamamıştır.
Davacı dilekçesinde, paranın ilk ödeme tarihinden itibaren munzam zararını istemişse de, çoğun içinde azda vardır kuralından hareketle davacının traktör satış bedeli olarak davalıya ödediği 42.900.000 TL.nın iadesi için Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan davanın dava tarihi 3.6.1996 tarihi itibariyle denkleştirildiğinden ancak temerrüdün başladığı bu tarihten itibaren icra veznesine ödendiği tarihe kadar ki munzam zararını istemesine yasal engel bulunmamaktadır.
Yukarıdaki açıklamalar ışığında mahkemece yapılacak iş, davalının temerrüde düştüğü 3.6.1996 tarihinden, davacının icra dosyasından alacağını aldığı tarihe kadar geçen zaman zarfından her yıl itibari ile gerçekleşen yılık enflasyon artış oranını mevduat ve devlet tahviline verilen faiz oranlarını TL. karşısında döviz kurlarını ve altın fiyatlarını gösteren listeyi ilgili resmi kurumlardan araştırılarak, davacının birikimlerini hisse senetleri ile değerlendirdiği hususu da dikkate alınarak, konusunda uzman bilirkişi düşüncesinden de yararlanmak suretiyle davacı alacaklının maruz kaldığı asgari zarar miktarını hakkaniyet kuralları çerçevesinde BK. 42/II maddesi de dikkate alınmak suretiyle tespit etmek ve, sonucuna uygun bir karar vermekten ibarettir. Aksi düşüncelerle davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın davacı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 27.5.2002 gününde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy