(818 S. K. m. 42, 105) (4721 S. K. m. 6, 227) (1086 S. K. m. 238)
Dava: Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün davacı avukatı tarafından duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davacı vekili avukat Ziynet Özçelik ile davalı Hasan Demir'in gelmiş olmalarıyla duruşmaya başlanılmış ve hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğu saptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
Karar: Davacı, davalı ile 5.4.1995 tarihinde kesinleşen ilamla boşandıklarını, evlilikleri süresince ortak alınan kooperatif eviyle ilgili olarak açtığı katkı payı davasında Ankara 10. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 14.11.2000 tarih ve 1995/200 esas, 2000/648 karar sayılı kararıyla dava tarihindeki değeri üzerinden 1/2 katkı payı karşılığı 750.000.000 TL'nin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile tahsiline karar verildiği, kararın 13.12.2001 tarihinde kesinleştiğini, icraya konduğu ancak henüz tahsil edilmediğini, edilse bile hesabı mümkün olan yasal faiziyle tahsili halinde dahi elde edilecek miktarın taşınmaz değerindeki artış, paranın satın alma gücü, enflasyon oranı ve katkı payı davasının uzun sürmesi nedeniyle, mahkeme kararına dayalı alacak ve bu alacağa ilişkin yasal faizle karşılanamayan ölçüde fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere 30.000.000 TL munzam zararının dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalıdan tahsilini talep etmiştir.
Davalı, daha önce açılan katkı payı davası sonucu 2.8.2001 tarihinde yasal faiziyle beraber 3.275.560.000 TL'nin tahsil edildiğini, davacının başka bir alacağı kalmadığını, davanın uzamasında bir kusurunun olmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece davacının faizi aşan zararını ve katkı payı davasının uzamasında davalının kusurunun ispat edilememesi nedeniyle davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı eş, 23.2.1995 tarihli dava dilekçesi ile kooperatif evindeki 2/3 katkı payı karşılığı 1.000.000.000 TL'nin tahsilini talep etmiş, Ankara 10. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 14.11.2000 günlü kararı ile 1/2 katkı payı karşılığı 750.000.000 TL'nin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile tahsiline karar verilmiş, karar 13.12.2001 tarihinde Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleşmiştir. Kesinleşen ilamdaki alacak henüz tahsil edilmeden dava açılmış, yargılama sırasında 2.8.2001 tarihinde icra dosyasına yatan para 22.10.2001 tarihinde davacı tarafından tahsil edilmiştir. Mahkemece faizi aşan zarar ve geç tahsilde davalının kusuru ispat edilemediği gerekçesi ile bilirkişi incelemesi yaptırılmaksızın davanın reddine karar verilmiştir.
Gerçekten borçlunun temerrüdü sonucu alacağın zamanında tahsil edilememesi halinde alacaklının zararı olacağı açıktır. Yasa koyucu, bu şekilde oluşan zararın kural olarak temerrüt faiziyle karşılanacağını varsaymıştır. Ne var ki alacaklının bu yüzden uğradığı zararın her zaman temerrüt faiziyle karşılanamayacağı düşünülerek B.K. 105. maddesi 1. fıkrası ile alacaklının duçar olduğu zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur ispat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir hükmü getirilmiştir. Bu hükme göre alacaklı faizi aşan zararını isteme hakkına sahiptir.
Yasada geçmiş günler faizini aşan zararın türü ve niteliği konusunda bir açıklık yoksa da, buradaki zararın hukukumuzdaki müsbet zarar tanımlamasıyla eşdeğer olduğu kuşkusuzdur. Hal böyle olunca bu zararın borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsa idi, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda oluşan durum arasındaki fark; temerrüt faizi ile karşılanamayan zarar olarak tanımlanabilir. Böyle bir zarar her somut olayın özelliğinden kaynaklanabilir.
Munzam zarar alacaklısı öncelikle temerrüde uğrayan asıl alacağın varlığını, bu alacağının geç ifa edilmesinden dolayı faizle karşılanamayan zararını ve miktarını zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını ispat etmek durumundadır. Borçlu ancak temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlamakla sorumluluktan kurtulabilir.
Munzam zarar temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar geçecek zaman içinde artarak devam eden yeni bir borçtur. Asıl borcun kaynağı haksız fiil, nedensiz zenginleşme veya sözleşme olduğu halde bu borcun hukuki sebebi asıl alacağın temerrüde uğraması gibi hukuka aykırılıktır. O nedenle asıl alacak ve temerrüt faizleri yönünden icra takibi yapması ve dava açılması sırasında onlarla birlikte istenilmemiş olması veya bu zarar hakkının saklı tutulmamış olması davanın görülmesine engel değildir. Zaman aşımı süresi içinde her zaman bu yöne ilişkin dava açabilir.
Her ne kadar M.K. nun 6. maddesi hükmüne göre davacı iddiasını ispat etmekle yükümlü ise de; bu kural mutlak değildir. İstisnaların başında karine gelir. Var olan bir durumda bilinmeyen bir durumun çıkarılması halinde karine var denir. Olayımızda yasal bir karine yoktur. Buna karşılık yaşanan hayatın gerçekleri ve olaylardan çıkan eylemli bir karinenin varlığı tartışmasızdır. Davacının eline geçecek parayı değerlendirmesi ve bunun için banka hesabına ve gelir getiren kurumlara yatırması, döviz yada altın alması yada gayrimenkul alması şeklinde yararlanması beklenebilecek bir davranış olup, bu davranış toplumumuzun içinde bulunduğu ekonomik-sosyal yaşantısına da uygun düşer. Bu tür getiri oranlarının temerrüt faizinden fazla olduğu hususu da bilinen bir gerçektir. HUMK. nun 238. maddesi gereğince maruf ve meşhur olan hususlar munazaalı sayılmaz. Bu nedenle davacının temerrüt faizinden fazla bir zararı olduğu ortadadır. Davalı bu karinenin aksini ispat etmek durumundadır.
Davacı temerrüt tarihi itibariyle geçen zaman zarfında enflasyonun da etkisi ile para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması ile oluşan zararın ödetilmesini istediği anlaşılmaktadır. Dava konusu zarar ilk temerrüt tarihinden başlayacak asıl borcun ödendiği zamana kadar her gün artarak devam eden zarar olması nedeni ile davacı bu süre içinde gerçekleşen zararını talep edebilir.
Ülkemizde yıllardır yüksek oranda seyreden enflasyon oranları dikkate alındığında alacağını zamanında elde eden davacının bunu biran önce mal veya hizmet yatırımlarına yöneltmesi veya en azından banka mevduat faizine veya devlet tahviline yatırması veya dövize dönüştürmesi yaşanan hayat gerçeklerine uygun bir davranış olur. Enflasyon oranları karşısında alacağını geç alan alacaklının zarar gördüğü ve yasal faizin bu zararın karşılanmasına yetmeyeceği bir gerçektir. Bu hal zararın varlığı için fiili karine oluşturur. Bu nedenle enflasyon nedeniyle paranın alım gücünün azalması ile ortaya çıkan zarar istemlerinin B.K. 105. maddesi kapsamında yorumlanması kaçınılmazdır. Hal böyle olunca fiili karine karşısında davacının ayrıca zararını ispat etmesi gerekmez. Bu vakıa sabit sayılır ve davalı ise bu karinenin aksini ve kusursuzluğunu kanıtlamalıdır.
Yukarıda açıklamalar ışığında mahkemece yapılacak iş davalının temerrüde düştüğü ilk davanın açıldığı 23.2.1995 tarihinden bu davanın açıldığı tarihe kadar geçen zaman zarfında her yıl itibariyle gerçekleşen yıllık enflasyon artış oranı, mevduat ve devlet tahvillerine verilen faiz oranları, TL karşısında döviz kurları ve taşınmaz fiyatlarında artış, TEFE ve TÜFE oranlarına ilişkin oranları gösterir listeler resmi kurumlardan araştırılarak, bu belgelerle birlikte uzman bilirkişi düşüncesinden de yararlanmak suretiyle davacı alacaklının maruz kaldığı asgari zarar miktarını B.K.42/II maddesi hükmü de dikkate alınmak suretiyle tespit etmek, bulunan zarar miktarından davacının icrada tahsil ettiği temerrüt faizini mahsup ederek bakiyesine davacının munzam zararı olarak hükmetmekten ibarettir.
Mahkemece belirtilen şekilde inceleme ve araştırma yapılmadan davanın reddi usule ve yasaya aykırıdır. Kararın bu nedenle bozulması gerekir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan gerekçelerle kararın davacı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 250.0.000 lira duruşma avukatlık parasının davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, 01.11.2002 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy