(4721 S. K. m. 3, 634, 706) (818 S. K. m. 202, 213, 63, 64) (2644 S. K. m. 26) (743 S. K. m. 634)
Taraflar arasındaki istirdat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne ve kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşuldu.
Davacı, 19.01.1998 tarihli sözleşme ile davalıdan 2.217.540.000 TL. bedelle bir konut satın aldığını, aralarındaki sözleşmeye göre konutun 30.06.2001 tarihinde inşaatı tamamlanıp aynı tarihte tapusunun verilmesi gerektiğini, davalının bu yerde inşaata dahi başlamaması üzerine sözleşmeyi 19.07.2001 tarihinde gönderdiği ihtarname ile feshettiğini ileri sürerek ödediği 2.217.540.000 TL.nin ve sözleşmenin ifa edilmemesinden dolayı uğradığı zarara karşılık olarak da 27.750.000.000 TL. tazminatın tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı, oturumlara katılıp savunmada bulunmamıştır.
Mahkemece, bilirkişi raporu esas alınarak 17.500.000.000 TL.nın tahsiline karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.
1 - Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2- Davada çözümlenmesi gereken uyuşmazlığın haricen satın alınan dairenin inşa edilip tapusunun verilmemesi nedeniyle uğranılan zararın istenip istenmeyeceği, bu zararın kapsamının ne olduğu noktasında toplandığı açıktır. Bir davada dayanılan maddi vakıaları açıklama taraflara; bu maddi vakıaları nitelendirmek, uygulanacak yasa maddelerini arayıp bulmak ve doğru olarak yorumlanıp uygulamak da hakimin görevidir.
Taraflar arasındaki satıma konu taşınmazın tapulu olduğu yönünde bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Oysa ki mahkeme kabulünde olduğu gibi davada dayanılan 19.01.1998 tarihli sözleşme resmi biçimde yapılmayıp haricen düzenlendiği için geçersizdir (MK m. 634, BK m. 213, Tapu Kanunu m. 26). O nedenle geçerli sözleşmelerde olduğu gibi taraflarına hak ve borç doğurmaz. Bu durumda davacı, ancak bu geçersiz sözleşme nedeniyle davalıya verdiğini, haksız iktisap kuralları uyarınca geri isteyebilir. Ne var ki hukuken geçersiz sözleşmeden kaynaklanan bu nitelikteki bir uyuşmazlığın haksız iktisap kurallarına göre çözümlenip tasfiye edilebilmesi için öncelikle haksız iktisabın kapsamını tespitteki ilke ve esasların açıklanmasından zaruret görülmüştür.
Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerlerin iadesi denkleştirici bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını artıran kişinin, elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğunu ve gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder.
İlke böyle olmakla beraber, iade edilecek zenginleşme miktarının tespit ve hesaplanmasında öğretide birlik olduğu söylenemez. İade edilecek zenginleşme miktar konusunda öğretideki bu ayrık düşünceleri kısaca fakirleşme kadar olmalıdır veya fiili değer artışı, yani gerçek zenginleşme miktarı ne ise o olmalıdır veyahut ihlal edilen hakkın sahibine bahşettiği yararlanma yetkisi ile bağdaşmayan her türlü zenginleşme miktarı kadar olmalıdır, şeklinde özetlemek mümkündür. Olayı çözümlerken öğretideki bu görüşlerden şüphesiz yararlanılmalıdır. Bilindiği gibi ülkemizde yaşanan enflasyon, uzun yıllardan beri yüksek oranlarda seyretmekte ve paramızın değeri (alım gücü) de bununla ters orantılı olarak devamlı düşmektedir. Belli bir miktar paranın verildiği tarihteki alım gücü ile aynı miktar paranın aradan geçen zamana bağlı olarak iade günündeki alım gücünün farklı ve çok daha az olduğu bir gerçektir.
Bugüne kadar uygulanan kurallara göre, geçersiz sözleşme gereğince alıcının akit tarihinde verdiği paranın aynı miktarda iadesine karar verilmesi, gerçek hayatta büyük sıkıntılara, tutarsızlıklara, adalete karşı var olması gereken güvenin sarsılmasına neden olmuş, kamu vicdanında haklı eleştiri konusu yapılmıştır. Hukuk kuralları, gerçek hayata uygun olduğu, toplumun adalet ihtiyacına cevap verebildiği,sürece hayatiyetini devam ettirip saygınlık sağlar ve hukuk kuralı olma özelliğini korur. O nedenle hukuk kuralları, görevli organlarca değiştirilinceye, bu konuda yeni düzenlemeler yapılıncaya kadar zedelenmeden gerçek hayata uygun olarak yorumlanıp uygulanmalıdır. Bu görevin ise yargıya ait olduğunda duraksamaya yer yoktur. Nitekim gerek Yargıtay kararlarında ve gerek öğretide bu görüşe paralel düşünceler bulunmaktadır. Bu düşüncelerin isimleri farklı ise de varılmak istenen sonuç aynıdır. Akit öncesi sorumluluk kurallarının geçersiz sözleşmelerde de uygulanması gerektirici, geçersiz sözleşmelerden dolayı olumsuz zararın istenebileceği, bu zarar kapsamında kaçırılan fırsat karşılığının da bulunduğu, olumsuz zararın bazı özel durumlarda olumlu zarar kadar dahi olabileceği, MK'un 2. maddesine göre akdin geçersizliğinin ileri sürülemeyeceği hallerdeki zarar kavramları hep bu zaruretin sonucu ortaya konulan düşünce ve uygulamalardır. Yargının asıl görevi, toplumun huzurunu sağlamaktır. Bunun için de uygulanması gereken kurallar, mevcut yasaların ışığında bu yasa hükümlerine aykırı düşmeyecek şekilde yorumlanıp uygulanmalıdır.
BK'nun 63 ve 64. maddeleri iade borcunun kapsamını fakirleşmenin değil, zenginleşmenin iyi veya kötü niyete dayalı olmasına göre bir ayrım yapmıştır. Haksız zenginleyen, zenginleşmeyi kötü niyetle elden çıkarmış ise elden çıkarmış olduğu bu zenginleşmeyi iade tarihinde olması gereken durumuyla ve tam olarak iade etmekle yükümlüdür. İade borcunun kapsamı tayin edilirken olumlu ve olumsuz zenginleşmenin tamamı dikkate alınmalıdır. Değişik bir anlatımla, haksız zenginleşen kötü niyetli ise elden çıkardığı zenginleşmeyi de elde kalan zenginleşme ile birlikte iadeye mecbur tutulmuştur. Hemen belirtelim ki, zenginleşenin iyi niyetli sayılıp sayılmayacağı, zenginleşmeyi iyi veya kötü niyetle mi elden çıkarttığı hususu MK'un 3. maddesi hükmü uyarınca belirlenecektir. Haksız zenginleşen, elde ettiği yararın geçerli bir sebebe dayanmadığını ve iade ile yükümlü olduğunu biliyor veya bilebilecek durumda ise iyi niyetli sayılmayacaktır. Kural olarak iade alacaklısı, iade borçlusu zenginleşenin iyi niyetli olmadığını ispat etmelidir. Ne var ki, olayın özellikleri zenginleşenin iyi niyetli olmadığını açıkça gösteriyor ise ayrıca bu yönün ispatına gerek bulunmamalı, iddianın ispat edilmiş olduğu kabul edilmelidir.
Hukuken geçersiz sözleşmeler, haksız iktisap kuralları uyarınca tasfiye edilir iken, denkleştirici adalet kuralı hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Bu hukuk hem hakkaniyetin hem de gerçek adaletin bir gereğidir. Bu bakımdan iadeye karar verilirken satış bedeli olarak verilen paranın alım gücünün ilk ödeme tarihindeki alım gücüne ulaştırılması ve o şekilde iadeye karar verilmesi uygun olacaktır. Aksi takdirde kısmi iade durumu oluşacak, iade dışındaki zenginleşme iade borçlusu yed' inde haksız zenginleşme olarak kalacak, iade borçlularının iadede direnmelerine neden olacaktır. Ancak burada denkleştirme yapılırken bir hususa daha dikkat edilmelidir. İade alacaklısının geçersiz sözleşmenin ifa edilmeyeceğini öğrendiği tarihinde iade kapsamını tespitte önemli olduğu unutulmamalıdır. Zira geçersiz sözleşmenin artık ifa edilmeyeceğini bile bile haksız zenginleşmenin iadesini istemeyen alacaklı, zararının artmasına kendisi sebep olacağından, bu artan zararını iade borçlusundan isteyememelidir. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında davalı tapuda adına kayıtlı taşınmaz üzerine inşa edeceği A/8 Blok, 301 no.lu dairenin teslimini taahhüt etmiş. bunun karşılığında harici sözleşmenin düzenlendiği 19.01.1998 tarihinde daire bedeli olan 2.217.540.000 TL.nı davacıdan almış olmasına rağmen, halen binanın inşaatına dahi başlamamış olması ve ayrıca kayıt maliki olarak bu satışın geçersiz olduğunu bilen veya bilmesi gereken konumunda da olduğuna göre iktisabının kötü niyete dayalı olduğunun da kabulü gerekir.
Taraflar arasındaki harici satım sözleşmesinde satışa konu dairenin tapusunun 30.06.2001 tarihinde verileceği taahhüt edilmiş olup davacıda bu tarihten hemen sonra davalıya 19.07.2001 tarihinde gönderdiği ihtarnamesinde inşaata başlanmaması nedeniyle sözleşmeyi feshettiğini, ödediği paranın ve uğradığı zararın tahsilini istediğine göre, sözleşmede tapu devir tarihi olarak gösterilen 30.06.2001 tarihi itibariyle kendisine tapunun verilmeyeceğini öğrenmiş olduğunun, bu olayın özelliği itibariyle kabulü gerekir.
Hal böyle olunca mahkemece yapılacak iş; davacının 19.01.1998 tarihinde davalıya ödemiş olduğu 2.217.540.000 TL.nin 30.06.2001 tarihi itibariyle ulaşacağı alım gücünün (değerinin ne miktar olacağı) az yukarıda açıklanan ilke ve esaslar altında ve gerektiğinde bu konuda uzman bilirkişi kurulundan nedenlerini açıklayıcı taraf ve Yargıtay denetimine elverişli rapor da alınarak belirlemek, bu yolla belirlenecek miktara davalının usulü kazanılmış hakkı da dikkate alınarak hükmetmekten ibarettir. Mahkemenin bu hususu gözardı ederek yetersiz bilirkişi raporuna esas alınmak suretiyle davaya konu taşınmazın rayiç değerine hükmedilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.
Sonuç: Yukarıda 1. bentte belirtilen nedenle davalının diğer temyiz itirazlarının reddine, 2. bentte belirtilen nedenlerle temyiz olunan kararın davalı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 10.02.2004 gününde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy