(818 S.K. m.105) (4721 S.K. m.6) (1086 S.K. m.238)
Dava: Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün davalı avukatınca duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davalı vekili avukat K. K. ve M. Ö., E. G. ile davacı ve vekili avukat Ş. K. ın gelmiş olmalarıyla duruşmaya başlanılmış ve hazır bulanan avukatların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğu saptanarak dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:
Karar: Davacı, davalı ile aralarında 5.7.1985 tarihinde bir sözleşme düzenlediklerini, bu sözleşme gereğince davalının kendisine vekaletname verdiğini, verilen vekaletnameye dayanarak davalının hissedarı bulunduğu taşınmazlarının tevhiti tefrik, ifraz ve mübadele gibi işlemlerini gerçekleştirdiğini, davalının sözleşmeden doğan borcunu ödememek için kendisini azlettiğini, 8.4.1991 tarihinde yaptığı hizmet ve ödemeler yönünden fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle şimdilik toplam 200.000.000 TL. nın tahsili için dava açtığını, bu davada davalıdan 40.066.048.150 TL. alacaklı olduğunun belirlendiğini, hükmün kesinleştiğini, bundan sonra bakiye 39.860.048.150 TL. alacağı yönünden 3.2.1998 tarihinde yine davalıya karşı ek bir dava daha açtığını, bu davayı da kazandığını ancak ilk dava tarihinden, itibaren faiz istemesine karşın 3.2.1998 tarihinden itibaren faiz yürütüldüğünü ek davaya konu 39.066.048.150 TL. alacak yönünden ilk dava ile ek dava tarihleri arasına tekabül eden dönemde 84.000.000.000 TL. işlemiş faiz alacağı olduğunu, bu paranın tahsili gerektiğini, ayrıca davalıdan alacağı toplamı olan 40.066.048.150 TL.nı ilk davanın açıldığı 8.4.1991 tarihinde tahsil etmiş olması halinde bu parayı işinde değerlendireceğini veya vadeli mevduat hesabı yada tahvile yatırarak değerlendireceğini, döviz alacağını, bu fırsatları kaçırdığını ileri sürmek ve fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle şimdilik 168.000.000.000 TL. munzam zararın faiziyle birlikte tahsilini istemiş, 14.1.2004 tarihinde verdiği ıslah dilekçesi ile de 1.748.000.000.000 TL.nin daha tahsilini istemiştir.
Davalı, uyuşmazlığın vekalet ilişkisinden kaynaklandığını, ilk açılan davanın ek dava yönünden zamanaşımını kesmediğini, 5 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunu, ek davanın munzam zararı isteğini de kapsadığını, ek davanın kesinleşmesi nedeniyle davacının ne işlemiş faiz ne de munzam zarar isteyebileceğini, alacak miktarının kesin olarak belli olmadığını, alacağın kesin ve istenebilir hale gelmediği sürece munzam zararın da istenemeyeceğini savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, munzam zarar alacağının asıl alacaktan bağımsız bir alacak olduğu, asıl davada munzam zarar istenmemesinin sonradan bu hakkı ortadan kaldırmayacağı, bu hakkın temerrütle oluşmaya başlayıp, asıl borcun ifasına kadar devam edeceği gerekçe gösterilmek, bilirkişi raporu esas alınmak ve ıslah dilekçesi de gözönünde bulundurulmak suretiyle munzam zarar yönünden icraen tahsil edilen 39.866.048.150 TL. nın mahsubu ile bakiye 128.133.951.050TL.nın dava tarihinden itibaren 1.748.000.000.000 TL.nın da ıslah tarihinden itibaren faiziyle tahsiline, işlemiş faize yönelik 84.000.000.000 TL.nın tahsiline yönelik talebin kesin hüküm nedeniyle reddine karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.
1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2- Uyuşmazlığın çözümü için "munzam zarar" kavramı üzerinde durmak gerekir.
Gerçekten, borçlunun temerrüdü sonucu para borcunun vadesinde ödenmemesinin alacaklının zararına olacağı açıktır. Yasa koyucu, bu şekilde oluşan zararın kural olarak temerrüt faiziyle karşılanacağını varsaymıştır. Ne var ki, alacaklının bu yüzden uğradığı zararın her zaman temerrüt faiziyle karşılanamayacağı düşünülerek Borçlar Kanunun 105 nci maddesinin birinci fıkrası ile "alacaklının duçar olduğu zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur izafe edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir" hükmü getirilmiştir. Bu hükme göre alacaklı faizi aşan zararını isteme hakkına sahiptir.
Yasada geçmiş günler faizini aşan zararın türü ve niteliği konusunda bir açıklık yoksa da, buradaki zararın hukukumuzdaki müsbet zarar tanımlamasıyla eşdeğer olduğu kuşkusuzdur. Hal böyle olunca bu zararın, borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsa idi, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda oluşan durum arasındaki fark; temerrüt faizi ile karşılanamayan zarar olarak tanımlanabilir. Böyle bir zarar, her somut olayın özelliğinden kaynaklanabilir.
Munzam zarar alacaklısı, öncelikle temerrüde uğrayan asıl alacağın varlığını, bu alacağının geç ifa edilmesinden dolayı faizle karşılanamayan zararını ve miktarını zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını ispat etmek durumundadır. Borçlu ancak temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlamakla sorumluluktan kurtulabilir.
Munzam zarar temerrüt ile oluşmaya başlayan, asıl borcun ifasına kadar geçecek zaman içinde artarak devam eden yeni bir borçtur. Asıl borcun kaynağı haksız fiil, nedensiz zenginleşme veya sözleşme olduğu halde, bu borcun hukuki sebebi asıl alacağın temerrüde uğraması gibi hukuka aykırılıktır. O nedenle, asıl alacak ve temerrüt faizleri yönünden icra takibi yapması ve dava açılması sırasında onlarla birlikte istenilmemiş olması veya bu zarar hakkının saklı tutulmamış olması davanın görülmesine engel değildir. Zamanaşımı süresi içinde her zaman bu yöne ilişkin dava açılabilir.
Her ne kadar M.K.nun 6 ncı maddesi hükmüne göre davacı iddiasını ispat etmekle yükümlü ise de; bu kural mutlak değildir. İstisnaların başında karine gelir. Var olan bir durumdan bilinmeyen bir durumun çıkarılması halinde karine var denir. Olayımızda yasal bir karina yoktur. Buna karşılık yaşanan hayatın gerçekleri ve olaylarından çıkan eylemli bir karinenin varlığı tartışmasızdır. Ticari hayatın içinde olan davacının eline geçecek parayı işinde değerlendirmesi veya en azından vadeli banka hesabına veya benzer gelir getiren kurumlara yatırarak en iyi şekilde yararlanması beklenebilecek bir davranış olup, bu davranış toplumumuzun içinde bulunduğu ekonomik-sosyal yaşantısına da uygun düşer. Bu tür getiri oranlarının temerrüt faizinden fazla olduğu hususu da bilinen- bir vakıadır. HUMK.nun 238 nci maddesi gereğince maruf ve meşhur olan hususlar munazaalı sayılmaz. Bu nedenle davacının temerrüt faizinden fazla bir zararı olduğu ortadadır. Davalı bu karinenin aksini ispat etmek durumundadır.
Toplanan delillerden ve dosya kapsamından davacının davalıya karşı 8.4.1991 tarihinde Bakırköy 5. Asliye Hukuk Mahkemesinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle alacak miktarının tespiti ile şimdilik toplam 200.000.000 TL.nın tahsili amacıyla dava açtığı, mahkemece 9.9.1997 gününde verilen kararda alacak miktarının 40.066.048.150 TL. olarak belirlendiği ve 200.000.000 TL.nın tahsiline karar verildiği, hükmün 18.5.1998 gününde kesinleştiği, davacının hükmün kesinleşmesinden önce ilk kararla belirlenen bakiye 39.860.048.150 TL. alacak yönünden 3.2.1998 gününde Bakırköy 8. Asliye Hukuk Mahkemesinde ek davasını açtığı bu davanın da lehine sonuçlanmasından sonra aldığı kararı Eyüp 3. icra Müdürlüğünün 1998/2166 esas sayılı dosyası ile takibe koyduğu, alacağını icraen 31.3.2000 gününde tahsil ettiği, munzam zarara ilişkin bu davasını da 17.9.1999 gününde açtığı anlaşılmıştır. Hal böyle olunca davacının alacağının tespitine yönelik talebi Bakırköy 5. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1995/351 esas 1997/633 karar sayılı ilamı ile 9.9.1997 tarihinde belirlendiğinden ve davacının da bu karara dayanarak 3.2.1998 tarihinde ek davasını açtığından açılan bu ek dava ile davalının temerrüde düştüğünün kabulü gerekir. Diğer taraftan davacı bu davasında her ne kadar toplam 40.066.048.150 TL. yönünden munzam zarar talebinde bulunmuş ise de hükme esas alınan raporda ek davaya konu 39.866.048.150 TL. yönünden bu davanın açıldığı tarihe kadar hesaplama yapıldığından ve mahkemece de bilirkişi tarafından bulunan munzam zarar miktarından 39.866.048.150 TL. para mahsup edilerek hüküm kurulduğundan ve davacının da hükmü bu yönleriyle temyiz etmemesi nedeniyle davalı lehine bu yönlerden usuli kazanılmış hak doğmuştur.
Hal böyle olunca davacı, temerrüt tarihi olan 3.2.1998 tarihinden bu davanın açıldığı 17.9.1999 tarihine kadar oluşan ve faizi aşan zararını isteyebilir. Öyle ise mahkemece, davalının temerrüde düştüğü 3.2.1998 tarihinden bu davanın açıldığı tarihe kadar geçen zaman zarfında gerçekleşen yıllık enflasyon artış oranı, mevduat ve devlet tahvillerine verilen faiz oranları, TL. karşısında döviz kurlarını gösterir liste ilgili resmi kurumlardan taraf ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınmalı, davacının zarar miktarı belirlenmeli, belirlenen bu miktardan icrada tahsil edilen 39.860.048.150 TL. ve temerrüt faizi mahsup edilmeli, bakiyesine davacının munzam zararı olarak hükmedilmelidir. Bu yönlerin gözardı edilerek yetersiz bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
Sonuç: Yukarıda birinci bentte belirtilen nedenle davalının diğer temyiz itirazlarının reddine, ikinci bentte belirtilen nedenlerle temyiz olunan kararın davalı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 375.000.000 lira duruşma avukatlık parasının davacıdan alınarak davalıya ödenmesine, 19.10.2004 gününde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy