(4721 S. K. m. 2) (2981 S. K. m. 10, 13)
Dava: Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca duruşmalı olarak temyiz edilmiş ise de duruşmaya tabi olmadığından bu isteğin reddiyle incelemenin evraklar üzerinde yapılmasına karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği konuşuldu düşünüldü.
Karar: Davacı, 5 nolu parsel üzerinde bulunan gecekondusu için, imar affı kapsamında 20.6.1983 tarihinde davalı idareye başvurduğunu, müracaat formunda üzerinde kayıtlı gayrimenkul bulunduğunu bildirdiğini, davalının 13.10.1987 tarihli encümen kararına dayanarak taşınmazı kendisine tahsis ettiğini, tapuda devrin gerçekleştirildiğini, 241.500TL. tahsis bedelini taksitler halinde ödediğini, davalının tapuda devir işleminin üzerinden 10 yıl geçtikten sonra, adına yapılan tahsisin, üzerinde kayıtlı taşınmaz bulunduğu gerekçesi ile iptaline karar verildiğini, ortada bir hata ve hilenin bulunmadığını ileri sürerek, taşınmazın değeri 5.000.000.000 TL.nın yasal faizi ile ödetilmesini istemiştir.
Davalı, davacının imar affı başvurusunda bulunurken üzerinde kayıtlı taşınmazın bulunduğunu bildirmişse de, mülkiyet araştırmasında taşınmaz kaydına rastlanmadığından tahsisin yapıldığını, 2981 sayılı yasa hükümlerine göre bu halde tapu tahsisinin mümkün olmaması nedeniyle adına verilen tapunun iptal edildiğini, ancak ödediği bedeli isteyebileceğini savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, yapılan tahsisin geçerli olmaması nedeni ile, davacı ödemesinin sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre, denkleştirici adalet ilkelerine göre belirlenen 357.650.700 TL.nın dava tarihinden yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.
1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2- Taraflar arasındaki uyuşmazlığa konu taşınmazın evveliyatının gecekondu olduğu bu yerin davacı tarafından 20.6.1983 tarihinde imar affından yararlanmak amacıyla davalı kuruma başvurduğu, tahsis talebinde bulunduğu, davalının da 13.10.1987 tarihli Çankaya Belediyesi Encümen Kararına dayanarak davaya konu taşınmazı 241.500 TL. ödenmek koşuluyla davacıya tahsis ettiği, tapuda devir işleminin gerçekleştirildiği ancak, davalı belediyece tahsise konu taşınmazın 2981 sayılı yasanın 13/a maddesine dayanarak tahsisin iptal edildiği, anlaşılmaktadır.
2981 sayılı yasanın 13/a maddesinde, bu kanun gereğince arsa tahsis edilecek kimselerin kendisinin veya eşinin veya reşit olmayan çocuğunun oturduğu belediye ve mücavir alan sınırı içinde ev yapmaya müsait bir arsaya veya bir eve apartmanın bağımsız bir bölümüne veya bir bölümü işyeri olarak kullanılan bir yapıya sahip olmaması gerekeceği açıklandıktan sonra, aynı yasanın 10. maddesinde de hak sahibi olmadığı halde tapu verilen kişilerin tapularının iptal edileceği hükme bağlanmıştır.
2981 sayılı yasa kamu düzenine ilişkin hükümler ihtiva etmekte olup, az yukarıda açıklanan 10. madde hükmü de buna örnek teşkil etmektedir. Kamu düzenine ilişkin hüküm ihtiva eden yasa maddesine aykırı olarak düzenlenen sözleşmeler geçersiz olup, geçerli sözleşmelerde olduğu taraflarına hak ve borç yüklemez. Bu durumda taraflar verdiklerini haksız iktisap kuralları gereğince geri isteyebilirler.
Ne var ki, hukuken geçersiz sözleşmeden kaynaklanan bu nitelikteki bir uyuşmazlığın haksız iktisap kurallarına göre çözümlenip tasfiye edilebilmesi için öncelikle haksız iktisabın kapsamını tesbitteki ilke ve esasların açıklanmasında zaruret vardır.
Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerlerin eksiksiz iadesi denkleştirici adalet düşüncesine dayanır. Denkleştirici adalet ilkesi ise, haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını artıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğunu ve gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder.
Bilindiği gibi ülkemizde yaşanan enflasyon uzun yıllar boyu yüksek oranlarda seyretmiş ve paramızın değeri (alım gücü) de bununla ters orantılı olarak devamlı düşmüştür. Belli bir miktar paranın verildiği tarihteki alım gücü ile aynı miktar paranın aradan geçen zamana bağlı olarak iade günündeki alım gücünün farklı ve çok daha az olduğu bir gerçektir.
Bu güne kadar uygulanan kurallara göre geçersiz sözleşme gereğince alıcının akit tarihinde verdiği paranın aynı miktarda iadesine karar verilmesi, gerçek hayatta büyük sarsıntılara, tutarsızlıklara, adalete karşı var olması gereken güvenin sarsılmasına neden olmuş, kamu vicdanında haklı eleştiri konusu yapılmıştır. Hukuk kuralları, gerçek hayata uygun olduğu, toplumun adalet ihtiyacına cevap verebildiği sürece hayatiyetini devam ettirip saygınlık sağlar ve hukuk kuralı olma özelliğini korur. O nedenle hukuk kuralları, görevli organlarca değiştirilince bu konuda yeni düzenlemeler yapılıncaya kadar zedelenmeden gerçek hayata çağın gereklerine uygun olarak yorumlanıp uygulanmalıdırlar. Bu görevin ise yargıya ait olduğunda duraksamaya yer yoktur. Nitekim gerek Yargıtay kararlarında ve gerekçe öğretide bu görüşe paralel düşünceler bulunmaktadır.
Akit öncesi sorumluluk kurallarının geçersiz sözleşmelerde de uygulanması gerektiği, geçersiz sözleşmelerden dolayı olumsuz zararın istenebileceği, bu zarar kapsamında kaçırılan fırsat karşılığının da bulunduğu, olumsuz zararın bazı özel durumlarda olumlu zarar kadar dahi olabileceği, M.K. nun 2. maddesine göre akdin geçersizliğinin ileri sürülemeyeceği hallerdeki zarar kavramları, hep bu zaruretin sonucu ortaya konulan düşünce ve uygulamalardır. Yargının asıl görevi toplumun huzurunu sağlamaktır. Bunun için uygulanması gereken kurallar, mevcut yasaların ışığında bu yasa hükümlerine aykırı düşmeyecek şekilde yorumlanıp uygulanmalıdır.
Hukuken geçersiz sözleşmeler, haksız iktisap kuralları uyarınca tasfiye edilirken, denkleştirici adalet kuralı hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Bu husus hakkaniyetin ve adaletin bir gereğidir. Bu bakımdan iadeye karar verilirken, satış bedeli olarak verilen paranın alım gücünün ilk ödeme tarihindeki alım gücüne ulaştırılması ve bu şekilde iadeye karar verilmesi uygun olacaktır. Aksi takdirde kısmi iade durumu oluşacak, iade dışındaki zenginleşme iade borçlusu yedinde haksız zenginleşme olarak kalacak, iade borçlularının iadede direnmelerine neden olacaktır.
Tüm bu açıklamaların ışığı altında somut olayda mahkemece, davacının 15.11.1987 tarihinden itibaren 30.7.1991 tarihine kadar taksitler halinde ödemiş olduğu toplam 241.500 TL.nın çeşitli ekonomik etkenlere göre (enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artışlar, memur maaş ve işçi ücretlerindeki artışlar vs.) ortalamaları alınmak suretiyle davacının aktin ifasının imkansızlaştığını öğrendiği dava tarihindeki ulaşacağı alım gücü yukarıda açıklanan ilke ve esaslar altında ve gerektiğinde bu konuda uzman bilirkişi ve kurulundan nedenlerini açıklayıcı taraf, hakim ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak belirlenmeli, bu yolla belirlenecek miktara istemle de bağlı kalınarak hükmedilmelidir. Mahkemece, bu hususun gözardı edilerek gerekçeli olmayan sadece Tüfe, Tefe ve hangi döviz türü olduğu açıklanmayan meblağlara göre belirlenen değere hükmedilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
Sonuç: Yukarıda birinci bentte belirtilen nedenle davacının diğer temyiz itirazlarının reddine, ikinci bentte belirtilen nedenlerle temyiz olunan kararın davacı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 25.04.2005 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy