MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Davacı vekili tarafından, davalılar aleyhine 22.02.2008 gününde verilen dilekçe ile satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil, birleşen dosyanın davacıları ... vd. vekili tarafından davalı ... aleyhine 30.10.2008 gününde verilen dilekçe ile muris muvazaası nedeniyle sözleşmenin iptali istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; asıl davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine, birleşen davanın kabulüne dair verilen 03.06.2011 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davacı ... vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
K A R A R
Dava, taşınmaz satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil, birleştirilen dava satış vaadi sözleşmesinin muris muvazaasına dayalı olarak iptali isteğine ilişkindir.
Mahkemece, satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil davasının kısmen kabulüne kısmen reddine, birleştirilen davanın ise kabulüne karar verilmiştir.
Hükmü asıl davanın davacısı temyiz etmiştir.
Kaynağını Türk Medeni Kanununun 22. maddesinden alan taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri iki tarafa borç yükleyen sözleşme türlerinden olup, mülkiyeti devir borcu yüklenen satıcı edimini yerine getirmezse edimin hükmen yerine getirilmesi vaat alacaklısı tarafından açılan davada istenebilir.
Kural olarak, taşınmaz satış vaadi sözleşmelerinin satış amacı ile değil muvazaalı olarak yapıldığının savunulması her zaman olanaklıdır. Kısaca ifade etmek gerekirse; muvazaa, irade ile beyan arasında kasten yaratılmış aykırılıktır. Böyle bir savunma ileri sürülmüşse, mahkemenin dayanılan sözleşmedeki tarafların gerçek ve müşterek amaçlarını Borçlar Kanununun 19. maddesi hükmünden yararlanarak açıklığa kavuşturması gerekir. Zira bu gibi durumlarda taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin ivazlı (bedel karşılığı) yapıldığı değil, bağış amaçlı veya mirasçıların bazılarından mal kaçırmak amacı ile yapıldığı kabul edilir. Böyle olunca da uyuşmazlıkta 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uygulama yeri bulur.
Bu durumda mahkemece, sözleşmedeki gerçek amacın mirasçılardan mal kaçırmak olduğu ve sözleşmenin muvazaa ile illiyetli bulunduğu savunulduğundan gerçek amacın belirlenebilmesi için sözleşmenin yapıldığı tarihteki murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile koşulları ve ilişkileri, elinde bulunan mal varlığının miktarı, temlik edilen malın tüm malvarlığına oranı, murisin temlikle elde edilecek satış bedeline ihtiyaç durumu ve bu bedelin makul kalacak bir sınırda olup olmadığı incelenip araştırılmalı, istem sonucuna uygun bir hüküm kurulmalıdır.
Somut olayda; mahkemece dava konusu taşınmazların gerçek değerinin satış vaadi sözleşmesinde gösterilen değerden çok fazla olduğu, tarafların müşterek murisi ...’nin sözleşmenin düzenlendiği tarihte yaşlı ve rahatsız olduğu, taşınmazların satılarak paraya çevrilmesine ihtiyacı bulunmadığı, aslında amacın satış vaadi olmadığı, taşınmazların davacıya hibe amaçlı olarak devredildiği gerekçeleriyle muris muvazaasının gerçekleştiği belirtilerek sözleşmenin iptaline karar verilmiştir. Ancak, muris ...’nin sözleşmenin düzenlendiği 28.01.2002 tarihinde 76 yaşlarında olduğu, ayrıca dosya içerisinde bulunan tıbbi raporlara göre sürekli ve ağır hastalıkları nedeniyle hastanelerde ölüm tarihi olan 09.05.2003 tarihine kadar tedavi gördüğü, bu süre zarfında davacı kızının maddi ve manevi desteğine ihtiyacı bulunduğu, dosya içerisindeki belgelere ve tanık beyanlarına göre de davacının kendisine bu desteği sağladığı anlaşılmaktadır.
Mahkemece dava konusu taşınmazların satış vaadi sözleşmesinde gösterilen değeri ile gerçek değeri arasındaki oransızlık muris muvazaasına gerekçe olarak gösterilmiş ise de bu husus tek başına muvazaanın varlığına yeterli delil sayılamaz. Kaldı ki, davacı ile muris ... uzun yıllar aynı evde oturmuş, davacı annesi ...’ye her türlü desteği sağlamış olup sadece satışın gerçek değer üzerinden yapılmaması murisin mal kaçırma amacıyla hareket ettiğini göstermez. Her ne kadar davacı kızının mümkün olduğunca murisi annesine bakıp gözetmesi ahlaki bir görev ise de davaya konu olayda davacının desteğinin bu görev sınırını aştığı, normal bakımın ötesinde davacının annesine bakıp gözettiği anlaşıldığından satış vaadi sözleşmesi gereğince yapılan temlikin ivazlı olduğu kabul edilmelidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.06.2010 tarihli, 2010/1-295-333 sayılı kararı da bu doğrultudadır.
Bütün bunların yanında müşterek muris ...’nin ölü ...dışındaki diğer mirasçıları ve davacı ...’nin de kardeşleri olan ..., ..., ... ve ...’ın da davayı kabul ettikleri görülmektedir.
Yukarıda açıklanan delil durumuna göre davaya konu olayda muris muvazaasının gerçekleşmediği, satış vaadi sözleşmesinin muvazaalı şekilde düzenlenmediği anlaşıldığından mahkemece iptaline karar verilmesi doğru görülmemiştir.
Satış vaadi sözleşmesine değer tanınarak sözleşme gereğince muris ... tarafından davacıya satışı vaat edilen payların ayrı ayrı belirlenerek tesciline karar verilmesi gerekir. Mahkemece, yerinde olmayan gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir.
Kabule göre de; mahkemece davaya konu olayda muris muvazaasının varlığı kabul edilerek satış vaadi sözleşmesinin iptaline karar verilmekle birlikte, aynı sözleşmeye geçerlilik tanınarak davacının tescil talebinin de kısmen kabulüne kısmen reddine karar verilmesi, yine davaya konu taşınmazlardan 189 sayılı parselde muris ...’nin eşi ...’den gelen 1/4 miras payı olduğu halde bu parselin tümünün iptali ile davacı adına tesciline karar verilmesi de isabetli değildir.
SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, peşin yatırılan harcın istek halinde iadesine, 01.11.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.