(1086 S. K. m. 72, 92, 151) (2004 S. K. m. 38)
Dava: Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 27.6.2003 gününde verilen dilekçe ile kişisel hakka dayalı tapu iptali ve tescil istenmesi üzerine yapılan muhakeme sonunda; davanın kabulüne dair verilen 12.4.2005 günlü hükmün Yargıtay'ca duruşmalı olarak incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle tayin olunan 11.10.2005 günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı vekili Av. M. Sezgin ile karşı taraftan davacı vekili Av. S. Sarıgül geldiler Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelenlerin sözlü açıklamaları dinlendi. Duruşmanın bittiği bildirildi. İş karara bırakıldı. Bilahare dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
Karar: Davacı, davalı aleyhine açtığı satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil davası sırasında aralarında sulh sözleşmesi düzenlediklerini, sözleşme gereğince davacı adına kayıtlı taşınmazdan 4550 metrekare yerin daha tapusunun iptali ile adına tescilini istemiştir.
Davalı, satış vaadi sözleşmesine dayalı olarak açılan tapu iptali ve tescil davası sırasında mahkeme hükmünün temyizde bozulmasından sonra davacının sulh sözleşmesini mahkemeye sunduğunu ve karar düzeltme isteminde bulunduğunu, ancak, karar düzeltme isteminin reddedildiğini ve daha sonra bozma uyarınca verilen kararın temyiz edilmeden kesinleştiğini, bu nedenle davacının yeniden sulh sözleşmesine dayanamayacağını savunmuştur.
Mahkemece, önceki dava sırasında düzenlenene sulh anlaşmasının mahkeme dışı sulh olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Bazı ayrıcalıklar dışında medeni yargılama hukuku alanında taraflarca tasarruf ilkesi egemendir. Diğer bir anlatımla dava konusu ve yargılama üstünde taraflar etkilidir. Dava konusunun taraflarca belirlenmesi (HUMK m. 72), feragat (HUMK m. 92), kabul (HUMK m. 92), sulh anlaşması gibi işlemleri bu ilkeye örnek olarak gösterebiliriz.
Sulh sözleşmeleri, Borçlar Kanunu ve HUMK. nun da ayrı bir kurum olarak düzenlenmemiş, ancak HUMK. nun 151. maddesinde sulh sözleşmelerinin yapılabileceğini kabul etmiştir. İİK. nun 38. maddesinde de mahkeme önünde yapılan sulh icrası bakımından ilam hükmünde görülmüştür.
Sulh anlaşmasıyla taraflar karşılıklı fedakarlıkla uyuşmazlığı sona erdirmektedirler. Böylece hem maddi hukukta uyuşmazlık ortadan kalkmakta hem de görülmekte olan dava kısmen ya da tamamen ortadan kalkmaktadır.
Taraflar arasındaki uyuşmazlığı sona erdiren sulh sözleşmeleri, mahkeme önünde yapılabileceği gibi, mahkeme dışında düzenlenip, taraflarca mahkemeye sunulabilir. Mahkeme önünde yapılan sulh sözleşmeleri, usul sözleşmesi olduğu halde mahkeme dışında yapılan sulh sözleşmeleri Borçlar Kanunu hükümlerine tabidir. Mahkeme dışı yapılan sulh anlaşması ancak tutanağa geçirilip taraflarca imzalandıktan sonra mahkeme içi sulh anlaşmasına dönüşür. Sulh sözleşmelerinin çift karakterli olup, sonuçlarını usul hukuku alanında ve maddi hukuk alanında meydana getirmektedir. Böylece hem yargılama sona ermekte hem de taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan maddi hukuk ilişkisi sonuca bağlanmaktadır. (Yavuz Alangoya Medeni usul Hukuku Esasları 2003, İstanbul, s.459.,Saim Üstündağ, Medeni Yargılama Hukuku, İstanbul, 2000, s. 578, Ergun Önen, Medeni yargılama Hukukunda Sulh, Ankara 1970 s.19 vd)
Mahkeme dışı yapılan sulh sözleşmesinin varlığına dayanan kişi sözleşmeyi kanıtlaması gerekir. Sulh sözleşmeleri için herhangi bir şekil şartı öngörülmediği için bu sözleşmelerin dava konusu uyuşmazlıkla ilgili olarak gerekli şekil şartını içermesi gerekir. Örneğin alacak davasında alacağın varlığının senetle ispatı gerekiyor ise sulh anlaşmasının da yazılı şekilde yapılması zorunludur. Taşınmaz mülkiyetinin çekişmeli olduğu durumlarda taraflar arasında mülkiyet aktarımını gerektirir bir sulh sözleşmesi düzenlenmiş ise buda resmi şekil şartına uygun olmalıdır. (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul C.4, s. 3802)
Somut olayda, taraflar arasında görülmekte olan tapu iptali ve tescil davası karar düzeltme aşamasında iken tarihli anlaşma taraflarca mahkemeye sunulmuş ve kimlik tespiti ile alınmıştır. Daha sonra karar düzeltme isteminde bulunulmuş, bu istemin reddi üzerine de, yapılan yargılama sonucu, bozma ilamı doğrultusunda davanın kabulüne karar verilmiştir. Şimdi davacı, sulh anlaşması ile kendisine verilmesi gereken taşınmazın tapusunun iptalini istemektedir.
Öncelikle karar düzeltme aşamasında, sözleşme Yargıtay tarafından bozma nedeni yapılmadığı gibi, yargılama aşamasında ve hükümde de sulh anlaşması nazara alınmamış ve davacı bu hususu temyiz etmeden karar kesinleşmiştir. Bu haliyle davacının dayandığı sulh sözleşmesi tutanağa geçirilip mahkeme içi sulh niteliği kazanmadığından ve yargılama aşamasında da herhangi bir şekilde bu sözleşmeye değinilmediğinden mahkemenin nitelendirdiği gibi sözleşme mahkeme dışı sulh sözleşmesi olarak kalmıştır. Şimdi davacı bu sözleşmeye dayanarak tescil isteminde bulunmuş ise de taraflar arasında adi yazılı şekilde düzenlenen ve mülkiyet aktarımı yükümlülüğü getiren sulh sözleşmesi mülkiyet geçirim borcu doğurmaz. Davanın bu nedenle reddi gerekirken yazılı şekilde kabulü doğru görülmediğinden hüküm bozulmalıdır.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 400 YTL duruşma vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine, peşin alınan temyiz harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, 11.10.2005 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy