(818 S. K. m. 11, 16, 20, 21, 23, 33, 34,37, 38, 39, 386, 390, 396, 398, 452) (13 HD. 03.10.1995 T. 1995/ 6697 E. 1995/8386 K.)
Dava: Davacı vekili tarafından, davalılar aleyhine 11.8.2004 gününde verilen dilekçe ile ipoteğin fekki istenmesi üzerine yapılan muhakeme sonunda; davanın reddine dair verilen 28.2.2005 günlü hükmün Yargıtay'ca, duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, tayin olunan 25.10.2005 günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Mustafa Usta ve karşı taraf davalılar vekili Av. Süleyman Yıldız geldiler. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelenlerin sözlü açıklamaları dinlendi. Duruşmanın bittiği bildirildi. İş karara bırakıldı. Bilahare dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
Karar: Davacı, Yaşar Şaylan'a 2.4.2004 tarihinde genel vekaletname verdiklerini, ancak bu vekaletnameden Yaşar Şaylan'ı 16.4.2004 tarihinde azlettiklerini, azilnamenin 21.4.2004 tarihinde Yaşar Şaylan'a tebliğ edildiğini, azle rağmen Yaşar Şaylan'ın 12.5.2004 tarihinde vekaletnameyi diğer davalı Vedat Şaylan'a tevkil ettiğini ve Vedat Şaylan'ın da davacı şirkete ait taşınmaz üzerine davalı Mehmet Köroğlu yararına ipotek tesis ettirdiğini ileri sürerek usulsüz konulan ipoteğin terkinini istemiştir.
Davalı Mehmet Köroğlu Tapu Sicil Müdürlüğün de olan aziller defterinde azil kaydı bulunmadığını, iyi niyetli olduklarını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, vekilin azlinin iyi niyetli üçüncü kişileri etkilemeyeceği, Yaşar Şaylan'ın vekaletten azlinin Posta Gazetesinde ilan edilmesinin de iyi niyeti ortadan kaldırmayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş;
Dava, taşınmaz kaydı üzerine usulsüz konulan ipoteğin terkini istemine ilişkindir. Davacı, şirkete ait taşınmaz üzerine ipotek tesis ettirme yetkisini de içeren noterde düzenlenmiş vekaletnamenin vekilin azli nedeniyle hukuki değerini yitirdiğini, buna dayanılarak yapılan işlemlerin geçersizliğini ileri sürmektedir. Davalı ise iyi niyetli üçüncü kişi olduğunu savunmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümünden önce, vekalet ilişkisi, bu ilişkinin sona ermesi ve bunun üçüncü kişiler üzerindeki etkisine kısaca değinmek gerekmektedir.
Borçlar Kanunu'nun 386/1 de tanımlanan vekalet, öyle bir sözleşmedir ki, vekile müvekkili yararına ve iradesine uygun bir sonuca yönelen bir iş görmeyi zaman kaydına tabi olmaksızın ve nispeten bağımsız olarak yapma borcunu, sonucun elde edilememesi riski vekile ait olmamak üzere yükler. (Haluk Tandoğan, Özel Borç İlişkileri II, Ankara 1987 s. 356)
Vekalet sözleşmesi büyük ölçüde vekil ile vekil edenin karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu da bu güven unsurundan kaynaklanır. Borçlar Yasasının 390/2. maddesinde belirtildiği gibi vekil müvekkiline karşı vekaleti iyi bir surette ifa ile mükelleftir. Vekil, vekil edenin yararına ve onun iradesine uygun olarak hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Vekaletin nasıl yerine getirileceği yönünde sözleşmede açık bir hüküm bulunmasa veya işlem dış temsil yetkisinin sınırları içersinde kalsa bile vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. (13.HD. 3.10.1995, 1995/6697, 8386 1.HD. 12.03.2002, 2002/1636-3384, 1.HD.16.6.2004. 2004/6893-7338).
Borçlar Kanununun vekaletin sona erme sebeplerini düzenleyen 396 maddesi uyarınca, vekaletten azil ve istifa her zaman olanaklı olup vekalet akdinin feshinde önemli sebeplere dayanmak ve feshi ihtar sürelerine uymak gibi yasal zorunluluklar da getirilmemiştir (Haluk Tandoğan, Özel Borç İlişkileri II, Ankara 1987 s.618).
Yenilik doğurucu nitelikte ve tek taraflı işlem olan azil beyanı herhangi bir şekle de tabi değildir. Azil irade beyanının karşı tarafa ulaşması ile vekalet ilişkisi tasfiye edilmesi gerekli bir ilişki durumuna girer (Hatemi/Serozan/Arpacı, Borç Hukuku Özel Bölüm. İstanbul 1992 s.435).
Vekaletten azlin, hukuki işlemlere ilişkin vekalette vekil ve üçüncü kişiler bakımından sonuçları ise Borçlar Kanununun 398. maddesinde Vekilin vekaletinin nihayet bulduğuna ıttıla peyda eylemeden evvel yaptığı işlerden müvekkil veya mirasçıları, vekalet baki imiş gibi mesuldür. şeklinde düzenlenmiştir. Bu hüküm, vekil ile müvekkil arasındaki iç ilişkiye ilişkin olup, vekilin doğrudan doğruya temsilci sıfatını taşıdığı vekaletten azlini bilerek yaptığı hukuki işlemlere ilişkin, üçüncü kişilerle ilişkisi açısından azlin sonuçlarını üçüncü kişinin iyi niyetli olması noktasında karşılayamamakta burada, Borçlar Kanununun genel hükümleri içinde düzenlenen vekalette dış ilişkiyi düzenleyen temsile ilişkin hükümler gündeme gelmektedir.
Vekaletten azli, üçüncü kişi biliyor ise, vekalet veren, vekil ile üçüncü kişi arasındaki sözleşmeden sorumlu olmayacaktır. (BK.m.37/2)
Vekaletten azli bilen vekil ile kendisine müvekkil tarafından bildirilen veya ticaret sicilinde ilan edilen vekaletten azli bilmeyen ve gerekli özeni göstermiş olmasına rağmen bilmesi gerekmeyen üçüncü kişi ile vekilin yaptığı sözleşme vekalet vereni bağlayacaktır (BK.m.37/1, 34/3, m.452/2). Böyle bir düzenleme ile yasa koyucunun amacının üçüncü şahısların hukukunu korumak olduğu tartışmadan uzaktır (1.HD.16.6.2004. 2004/6893-7338).
Vekilin temsil yetkisinin üçüncü kişiye bildirilmemiş ve ticaret siciline tescil ve ilan edilmemiş ise iyi niyetli üçüncü kişinin azilden bilgisinin olmaması halinde yetkisiz vekil ile yaptığı sözleşmeden vekalet veren sorumlu olmayacaktır. Üçüncü kişinin yetkisiz vekilden BK.39. maddesi uyarınca tazminat isteme hakkı vardır.
Somut olaya döndüğümüzde, davacı şirket Yaşar Şaylan'a noterde düzenlenmiş ipotek koyma yetkisini de içeren vekaletname vererek onu vekil tayin etmiştir. Ancak, daha sonra yine noter aracılığı ile vekaletten azletmiş ve bunu Yaşar Şaylan'a usulüne uygun olarak tebliğ ettirmiştir. Yaşar Şaylan ise vekalet görevinin sona erdiğini bile bile davacıyı zararlandırmak kastı ile vekaletnameyi Vedat Şaylan'a tevkil etmiş bu kişide davalı ile ipotek sözleşmesi yapmıştır. Burada davalı, vekalet kendisine bildirilmiş kişi konumundadır. Çünkü davacı, Yaşar Şaylan noterde resmi şekilde düzenlenmiş bir vekaletname vermiştir, bu da yasanın aradığı anlamda (BK.m.33/2) üçüncü kişiye bildirimdir.
Davacının azil irade beyanı vekile ulaşmış, ayrıca üçüncü kişilere de gazetede ilan yoluyla duyurulmuştur. Azlin bildirimi genellikle azilnamenin vekile tebliği ile olur. Üçüncü kişilere vekaletname düzenleme şeklinde bildirimin bağlayıcı olmaması için kabul edilen olağan yol ise gazete ilanı ile azli bildirimdir. Mahkemenin vekaletten azlin gazetede ilanının üçüncü kişiyi bağlamayacağı kabul edilmiş ise de vekaletname kapsamında olan tüm işlerin yapılacağı kurum ve kuruluşlara teker teker bildirim amaçla bağdaşmayan aşırı bir yükümlülüktür. Bu durumda olayda, yukarıda açıklanan Vekaletten azli bilen vekil ile kendisine müvekkil tarafından bildirilen veya ticaret sicilinde ilan edilen vekaletten azli bilmeyen ve gerekli özeni göstermiş olmasına rağmen bilmesi gerekmeyen üçüncü kişi ile vekilin yaptığı sözleşme vekalet vereni bağlayacaktır (BK.m. 37/1, 34/3, m. 452/2) ilkesinden yararlanması olanağı yoktur.
Olaya, davalıyı, mahkemenin benimsediği gibi iyi niyetli üçüncü kişi olarak kabul ederek baktığımızda ise karşımıza ipotek sözleşmesinin geçerliliği sorunu çıkmaktadır.
Sözleşmelerin geçerli olabilmesi için, tarafların ehil olması, konusunun emredici hukuk kurallarına, genel ahlaka ve şahsiyet haklarına aykırı olmaması, konusunun imkansız bulunmaması, irade beyanının hata hile ikrah gibi nedenlerle sakat bulunmaması ve muvazaalı olmamasıdır. Bu koşulların tüm sözleşmeler için geçerli olduğu kuşkusuzdur. İki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde ayrıca, gabinin söz konusu olmaması gereklidir. Yasanın geçerlilik şartını belli biçime bağladığı sözleşmelerin ise biçim koşuluna uygun yapılması zorunludur (Oğuzman-Öz Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul, 2005 s.70 vd.).
Sözleşmenin hüküm ifade edebilmesi için de tarafların irade beyanları dışında tamamlayıcı bazı unsurların gerçekleşmesi gerekebilir. Bunlar, ehliyet noksanlığını giderici icazet, temsil yetkisi eksikliğini giderici icazet, resmi makamın fiili, geciktirici şartın gerçekleşmesi ve bazı bilgilerin verildiğinin yazılı teyididir.
Açıklanan hususların eksikliğine Borçlar Kanununun çeşitli maddelerinde hukuki sonuçlar bağlanmıştır (BK. M. 11, 16, 20, 21,23, 28, 29, 31, 38).
Akdin kurucu unsurlarını oluşturan birbirine uygun karşılıklı irade beyanlarının bulunmaması halinde akit yoktur ve her zaman ilgili herkes tarafından ileri sürülebilir.
Kurucu unsurlarını içermesine rağmen, geçerlilik şartlarından kamu düzenini ilgilendirecek önemde bulunanların gerçekleşmemesi halinde sözleşme batıldır. Borçlar Kanununun 20 maddesi, konusunun imkansız olması veya hukuka ya da ahlaka aykırı olması halinde akdin hükümsüz olduğunu belirtmiştir. Mutlak butlan olarak kabul edilen bu haller, temyiz kudretine sahip olmama, sözleşme konusunun imkansız olması veya hukuka ya da ahlaka, aykırı olması ve aranan şekle uymama, muvazaa olarak sayılabilir. Bu durumda ileri sürülmese dahi sözleşmenin kesin hükümsüzlüğü resen nazara alınabilir.
İptal kabiliyeti olan sözleşmelerde ise, sözleşmenin geçerliliğini etkileyen eksiklikler giderilerek sözleşme geçerli hale getirilebileceği gibi, iptal de ettirilebilir. Burada süresi içinde iptal hakkını kullanmak gereklidir. Örneğin hata, hile ve ikrahta olduğu gibi.
Sözleşmenin kurucu unsurları bulunmasına rağmen, tamamlayıcı unsurlara ihtiyaç var ise bu noksanlık giderilerek sözleşme taraflar için bağlayıcı hale gelebilir. Temsil eksikliğine icazet gibi, bu icazet verilerek eksiklik giderilebilir.
Eldeki davada da tapu sicil müdürlüğünde yasanın aradığı geçerlilik koşuluna uygun, karşılıklı uygun iradeleri içeren ipotek sözleşmesi kurulmuştur. Sözleşmede borçlu tarafı vekalet görevi sona eren vekilin tevkil yoluyla yetkili kıldığı kişi temsil etmiştir. İlk vekalet verilen kişi vekaletnameden azil keyfiyeti kendisine bildirilmesine rağmen, bu vekaletnamedeki tevkil yetkisini kullanarak, hukuken bağlayıcılığı kalmayan vekaletnameyi tevkil etmiştir. Bu durumda tevkil ile oluşan vekaletnamenin önceki vekalet ilişkisini sona erdiren asili bağlaması söz konusu olamaz, ancak tapuda onun adına işlem yapılmış olup bu vekaletsiz iş görme olarak nitelendirilebilir. Dış ilişkiyi oluşturan kişinin temsil yetkisinin bulunmaması az yukarıda açıklanan akdin tamamlanabilir unsurlarındandır. Borç altına sokulan kişinin onayı ile ipotek sözleşmesi geçerli hale diğer bir anlatımla taraflarını bağlayıcı hale gelebilir. Davacının sözleşmenin geçersizliğini ileri sürerek eldeki davayı açması karşısında sözleşmedeki tamamlanması gereken eksikliğin giderilmeyeceği açıktır.
Sonuç olarak, davacının vekile ve üçüncü kişilere bildirerek ortadan kaldırdığı vekalet ilişkine dayanılarak kurulan ipotek sözleşmesinde hem temsilcinin temsil yetkisinin bulunmaması bu nedenle tarafları arasında bağlayıcı olmadığı hem de, üçüncü kişiye azlin bildirimi noktasında bu yükümlülüğünü yerine getiren asili bağlayıcı bulunmadığı gerekçeleri ile davanın kabulü gerekirken yazılı gerekçelerle red kararı verilmesi doğru değildir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 400 YTL duruşma vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, peşin alınan temyiz harcının istek halinde yatırana iadesine, 25.10.2005 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy