(818 S. K. m. 22) (4721 S. K. m. 6, 716) (2644 S. K. m. 26) (1086 S. K. m. 288, 290)
Dava: Dava, 20.04.2004 tarihli taşınmaz satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil, ikinci kademedeki istek ise, satış vaadi sözleşmesiyle yapılan ödemenin faizi ile birlikte geri alınması istemine ilişkindir.
Davalılar, satış vaadi sözleşmesinin alınan borç paranın teminatı olarak muvazaalı düzenlendiğini, açılan davanın reddini savunmuştur.
Karşı davalarında ise, taşınmaz satış vaadi ve menkul eşya satış sözleşmesinin iptalini, tapu kaydındaki şerhin terkinini, davacıya olan borç miktarının tespitini istemişlerdir.
Mahkemece, asıl davanın reddine, satış vaadi sözleşmesi şerhinin terkinine, davalıların Diricanlar Ltd. Şti. ne 196.277.867.900 TL. Borçlu olduklarının tespitine karar verilmiştir.
Hükmü, davacı ve davalılardan Varnalı Karacalar Ltd. Şti. temyiz etmiştir.
Karar: 1- Asıl davadaki istemin dayanağı, biçimine uygun düzenlenen 20.04.2004 tarihli taşınmaz satış vaadi sözleşmesidir. Bu sözleşmede vaat borçlusu Un San. ve Tic. A.Ş. temsilcileri, kayden şirketin maliki olduğu 3934 parsel sayılı ve 6400 m2 yüzölçümündeki Kargir Un Fabrikası, Ev ve İdari Binası, Depo ve Kargir Depo ve Bahçe taşınmazı 400.000.00 YTL. Karşılığında vaat alacaklısı Mehmet Dirican'a satışını vaat ettikleri, satış bedeli olan 400.000.00YTL.yi de vaat alacaklısından nakden aldıkları yazılıdır.
Kaynağını Borçlar Kanunu'nun 22. maddesinden alan taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ile mülkiyet devir borcu yüklenen satıcının bu edimini yerine getirmemesi halinde vaat alacaklısı Türk Medeni Kanunu'nun 716. maddesinden yararlanarak taşınmaz mülkiyetinin hükmen geçirilmesini mahkemeden isteyebilir. Diğer taraftan, 2644 sayılı Tapu Kanunu'nun 26. maddesince taşınmaz satış vaadi sözleşmelerinin tapuya şerhi halinde sözleşmeyle kazanılan şahsi hakkın taşınmaza sonradan malik olanlara karşı ileri sürülme olanağı vardır. Bu gibi durumlarda, taşınmaza sonradan malik olan gerçek veya tüzel kişiler iyiniyet savunmasında bulunamaz. Burada, son olarak söylenmesi gereken, gerçek ve tüzel kişilerin ayrı ayrı hukuki şahsiyetler olduğudur.
Birleştirilen davada ise, davacılar V. A.Ş. ile S. Ltd. Şti. davacı M. ile V. A.Ş. arasındaki 20.04.2004 günlü taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ve menkul eşya satış sözleşmesi başlığını taşıyan 24.08.2004 tarihli sözleşmenin V. A.Ş. ile dava dışı D. Ltd. Şti. arasındaki ticari ilişkiden kaynaklanan borcun teminatı olmak üzere muvazaalı olarak düzenlendiğini iddia etmiştir.
Gerçekten, bir sözleşmenin taşınmaz satış vaadi sözleşmesi olarak hüküm ve sonuç meydana getirmesi için gerçek niteliği bakımından satış vaadi sözleşmesi olarak kurulmuş olması gerekir. Yoksa, sözleşmenin salt bu görünümü taşıması yeterli değildir. Örneğin; taşınmaz satış sözleşmesinin aslında bağış, karz veya teminat amacıyla yapılması her zaman olanaklıdır. Bunun gibi bir taşınmaz mülkiyetinin ileride geçirilmesi amacıyla taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapılmış, buna rağmen gerçekte teminat amacı güdülmüşse vaat borçlusu ile vaat alacaklısı arasında yapılan bu işlem muvazaadır. Muvazaa, kaynağını Borçlar Kanunu'nun 18. maddesi hükmünden alır. Anılan hüküm, bir akdin şekil ve şartlarını tayinde iki tarafın gerek sevhen, gerek akitteki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmayarak onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır. Tahriri borç ikrarına istinat ile alacaklı sıfatını iktisap eden başkasına karşı borçlu tarafından muvazaa iddiası dermeyan olunmaz şeklindedir. Bir tanımlama yapmak gerekirse muvazaa kısaca; irade ile beyan arasında kasten yaratılan aykırılıktır. Muvazaada tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak maksadı vardır. Burada, irade açıklamasında bulunan taraf ile diğer taraf yani kendisine irade açıklanan taraf, irade açıklamasının hüküm ve sonuç doğurmaması sonucunda anlaşmış, yalnız üçüncü kişilere karşı gerek bir hukuki işlemin var olduğu görünüşü yaratmak istemiştir.
Muvazaada görünürdeki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması tarafların ortak iradelerinin bu yolda birleşmemesinden dolayıdır. Çünkü muvazaada, taraflar görünürdeki işlemin altında muhteva ve sonuçlarıyla gerçekleşmesini arzu ettikleri (gizli sözleşme) işlemi gizlerler. Bu durumda görünüşteki işlem, tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığından herhangi bir sonuç doğurmaz. Zira, borçlu ile üçüncü kişi arasında temlik iradesi yoktur. Muvazaanın varlığı saptandığı takdirde kuşkusuz, görünürdeki satış vaadi iradesi geçersizdir. Fakat somut olayda olduğu gibi, satış vaadi sözleşmesi geçersiz olmakla birlikte bunun arkasında gizlenen ve asıl parasal borca ilişkin sözleşme varsa bu sözleşme geçerlidir.
Bu genel açıklamalardan sonra üzerinde durulması gereken diğer sorun da, muvazaa iddiasında ispatın nasıl yapılacağı ve ispat külfetinin hangi yanda olduğudur.
Sözleşmenin muvazaalı olarak yapıldığı iddiasını bizzat sözleşmenin tarafları ileri sürebilecekleri gibi ilgili üçüncü kişiler de ileri sürülebilir. Muvazaanın ispatı da bu kişilerin durumuna göre değişir. Muvazaa iddiasında bulunan, sözleşmenin muvazaalı olduğunu ileri süren taraf aynı zamanda sözleşmenin tarafı ise iddia senede karşı bir iddia sayılacağından HUMK.'nun 288 ve 290. madde hükümleri gereğince bu iddiasını ancak yazılı delille kanıtlayabilir. Fakat muvazaa iddiasında bulunan, muvazaalı olduğunu ileri sürdüğü sözleşmenin tarafı değil ise muvazaanın her türlü delille kanıtlanma olanağı vardır. Dolayısıyla, davalılardan V.A.Ş.'nin muvazaa iddiasını yazılı delille kanıtlaması mümkündür.
Mahkemece, davalı tarafın muvazaa savunmasını doğrudan doğruya kanıtlamaya elverişli karşı taraf elinden çıkmış yazılı bir delil bulunmadığı ancak dosya kapsamına göre yanlar arasında yıllardır süregelen ticari ilişki ve cari hesap söz konusu olduğu, yapılan bilirkişi incelemesi ile davacının ortağı bulunduğu D. Limited Şirketinin V. A.Ş.'den alacaklı olduğu, aleyhine birçok icra takibi yapıldığı, taşınmazın gerçek değerinin sözleşmede kararlaştırılan değerden fazla olduğu, sözleşmenin davacı M.'nin alacaklarının tahsilini sağlamaya yönelik olarak ve üçüncü kişilerden mal kaçırmak amacıyla düzenlediği, tüm bu delillerin muvazaanın varlığı yönünden fiili bir karine oluşturduğu, bu nedenle muvazaanın bulunmadığını kanıtlama yükünün davacıya geçtiği, davacının ise bu yönde bir kanıt sunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karşı davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Ancak Türk Medeni Kanunu'nun 6. maddesi; kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür şeklindedir. Uygulamada olağan bir duruma dayanan tarafın, bu iddiasını kanıtlama yükümlülüğü altında olmadığı, ispat yükünün, normal durumun aksini iddia eden tarafın üzerinde olduğu; başka bir anlatımla, belli olaylardan, belli olmayan bir olay için çıkarılabilen durumlara dayalı fiili karine lehine olan tarafın ispat yükü altında bulunmadığı, karinenin aksini kanıtlama yükümünün bunu iddia edenin üzerinde olduğu, yargılama hukukunun temel ilkeleri arasındadır. Ancak somut olayda; taşınmaz satış vade sözleşmesinin tarafları, davacı M. ile davalı V.K Un San. Tic. Anonim Şirketi olup muvazaanın dayanağı olarak iddia edilen hususlar ise davacının ortağı olduğu D. Ltd. Şti. ile davalı V. A.Ş. arasındaki ticari ilişki nedeniyle oluşan alacak-borç ilişkisidir.
Kaldı ki sözleşme, söz konusu şirketler arasında düzenlenmiş olsa dahi ticari ilişki nedeniyle oluşan borcun varlığı sözleşmenin muvazaalı olarak düzenlediği yönünde fiili karine olarak kabule yeterli değildir. Bu nedenle gerçek kişi davacı ile yapılan taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin ayrı bir tüzel kişiliğe sahip olan D. Ltd. Şti. ne olan borç nedeni ile teminat olarak düzenlendiğinin ileri süren davalı-karşı davacılar Türk Medeni Kanunu'nun 6. maddesi gereğince bu iddialarını ispat ile yükümlüdürler. Belirtilen nedenle mahkemece, Yargıtay içtihatlarına konu olan karinenin varlığından söz edip, buna bağlı olarak da, davacıyı ispat külfeti altına sokmanın, yasal düzenlemeler ve hakkaniyetle bağdaşır bir yanı yoktur. O halde mahkemece, yukarıda açıklanan ilkeler ve davalı-davacı V. A.Ş.nin yetkilisi olduğu belirtilen N.'nin davanın kabulü karşı dava yönünden feragat beyanının bulunduğu karşı davacı S. Ltd. Şti. nin menfii istemi yönünden aktif husumet ehliyeti bulunup bulunmadığı, ayrı bir tüzel kişiliğe sahip olan D. Ltd. Şti. ne karşı usulünce açılmış bir dava bulunup bulunmadığı da irdelenmek suretiyle bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddine karşı davanın kısmen kabulüne karar verilmiş olması doğru olmadığından karar bozulmalıdır.
Kabule göre;
Yanlar arasındaki uyuşmazlık taşınmaz satış vaadi sözleşmesinden kaynaklanmakta olup sözleşme kapsamı dışında kalan kısım ile ilgili olarak tespit hükmü kurulmuş olması da doğru olmamıştır.
Yukarıda 1. bentte yazılı bozma nedenine göre davalının temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde yatıranlara iadesine, 05.06.2008 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy