(4721 S. K. m. 2, 988, 989, 1023)
Dava: Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 22.08.2008 tarihinde verilen dilekçe ile inanç sözleşmesi ve kötüniyet iddiasına dayalı tapu iptal ve tescil istenmesi üzerine yapılan muhakeme sonunda; davanın reddine dair verilen 01.10.2009 tarihli hükmün Yargıtay'ca, duruşmalı olarak tetkiki davacı vekili tarafından istenilmekle, tayin edilen 27.04.2010 günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Av. A. K. geldi. Karşı taraftan gelen olmadı. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelenin sözlü açıklamaları dinlendi. Duruşmanın bittiği bildirildi. İş karara bırakıldı. Bilahare dosya ve içindeki tüm kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
Karar: Davacı, babası M. Y.'ın tapuda adına kayıtlı dava konusu 164 ada 120 numaralı parseli kendisine ve kardeşlerine paylaştırdığını, kardeşler arasında yapılan taksime uygun olarak kullanıldığını, kendisi ve Ö.'ın kardeşleri F.'nın hissesini de satın alarak üzerine inşaat yaptıklarını, paylı tescilin mümkün olmaması nedeniyle 23.02.2004 gününde kardeşler arasında yapılan anlaşma gereğince aynı tarih kardeşi Ö.Y. adına tescil edildiğini, taraflar arasında çıkan anlaşmazlık nedeniyle Ö.'ın taşınmazı muvazaalı olarak davalıya devrettiğini, davalının da kötüniyetli olduğunu belirterek tapu kaydının iptali ile 3/10 payının adına tescilini istemiştir.
Davalı, taşınmazı dava dışı Ö.'dan alacağına karşılık devraldığını, kardeşler arasındaki ilişkiyi bilmediğini, muvazaa ve kötüniyet iddiasının yerinde olmadığını, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Hükmü, davacı temyiz etmiştir.
Dava, inanç ilişkisi ve kötüniyet iddiasına dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Bilindiği üzere hukukumuzda, sair çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içinde alışverişte bulunmaları, satın aldıkları şeylerin ileride kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir.
Bu amaçla Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesinin genel hükmü yanında, menkul mallarda 988 ve 989, tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir.
Öte yandan bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise, bunun kadar önemli olan öteki unsur ise topraktır. İşte bu sebeple Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen bütün bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur.
Belirtilen ilke Türk Medeni Kanunu'nun 1023. maddesinde aynen tapu kütüğündeki tescile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur biçiminde yer almış; aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğinde bulunan 1024. maddede başka bir ifade ile tekrarlanarak, iyi niyetli olmayan üçüncü şahısların kazanımını hükümsüz saymıştır.
Anılan kanuni düzenlemeye göre, tapu sicilinde ismi geçen kişinin gerçek hak sahibi olduğuna inanan veya kendinden beklenen bütün özeni göstermesine rağmen gerçek malik olmadığını, tapu sicilinde yolsuzluk bulunduğunu bilmesi imkansız olan kişinin iktisabı geçerlidir. Bu sebeple tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır.
Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse; sair yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır. Bu sebeple yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve kanun koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyi niyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde bütün delillerin derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.
Nitekim bu görüşten hareketle kötüniyet iddiasının def'i değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (re'sen) nazara alınacağı ilkeleri 08.11.1991 günlü 1990/4 Esas, 1991/13 s. İnançları Birleştirme Kararı'nda kabul edilmiş, bilimsel görüşler de aynı doğrultuda gelişmiştir.
Somut olayda; dava konusu 164 ada 120 parsel s. taşınmaz davacının babası M.'a ilişkin iken çocuklarına vermiş, ancak tapuda kardeşlerin imzasını taşıyan 23.02.2004 günlü inanç sözleşmesi gereğince 23.02.2004 gününde dava dışı Ö. adına tescil edilmiş, Ö. tarafından 26.02.2007 gününde davalı E. Y.'ye satış suretiyle intikal ettirilmiştir. 23.02.2004 günlü belgeye göre davacı ile dava dışı önceki malik Ö. arasında inanç ilişkisi bulunduğu, taşınmazın Tepeköy beldesinde bulunması ve paylı tescilin mümkün olmaması sebebiyle, sözleşme doğrultusunda Ö. adına tescil edildiği sabittir.
Taşınmazın son tapu malikinin durumuna gelince; dosyaya sunulan 23.02.2004 günlü inanç sözleşmesi kapsamında hak sahipleri taşınmazı fiilen taksim etmiş olup davacı, dava dışı kardeşler Ö. ile S. tarafından kendilerine ilişkin olan yerlere bina inşa edilmiş olup halen kullanımlarındadır. Taşınmazda ayrıca iki adet asma katlı dükkan da bulunmaktadır. Kardeşler arasında çıkan anlaşmazlık nedeniyle babaları M. Y. 17.01.2006 gününde mülkiyetin iadesi istemiyle dava açmış, dava 27.11.2006 gününde sonuçlanmıştır. Yine 03.09.2006 gününde meydana gelen yaralama nedeniyle davacının müşteki ve kardeşi Sonay'ın sanık sıfatıyla yargılandığı Sulh Ceza Mahkemesinin 2006/1138 E. 2008/203 K. sayılı dosyasındaki dava 31.01.2008 gününde sonuçlanmıştır. 14.01.2006 gününde davacı ve kardeşleri arasında çıkan olaylar nedeniyle Ö. Y. vd hakkında kamu davası açılmış, Asliye Ceza Mahkemesinin 2006/415 E. 2007/683 K. sayılı dosyasında yapılan yargılama 25.06.2007 gününde karara bağlanmıştır. Tanık beyanlarına göre davalı E. dava dışı (inanılan) Ö.'ın yakın arkadaşı olup kasabada berberlik yapmaktadır. Taşınmazı tapuda satın almış olmasına rağmen fiili ve hukuki bir tasarrufta da bulunmamıştır.
Davacı, dava dışı önceki malik Ö. ve davalı aynı kasabada yaşayan ve birbirileri ile ilişkisi bulunan kişilerdir. Taşınmazın fiili kullanım durumu, yargıya intikal eden olaylar, taşınmazın davalıya devrinin yapıldığı gün dikkate alındığında davalının Türk Medeni Yasasının 1024. maddeleri kapsamında iyiniyetli olduğunun kabulü hayatın olağan akışına aykırı olup Türk Medeni Kanunu'nun 1023. maddesinde ön görülen sicile güvenin koruyucu etkisinden yararlanması söz konusu olamaz.
Belirtilen sebeple yazılı biçimde hüküm kurulmuş olması doğru olmadığından karar bozulmalıdır.
Sonuç: Yukarda açıklanan sebeplerle davacının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 750.00 TL Yargıtay duruşma vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, peşin alınan temyiz harcının istem halinde yatırana geri verilmesine 27.04.2010 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy