MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi
SUÇ : Dolandırıcılık
HÜKÜM : Beraat
Dosya incelenerek gereği düşünüldü;
Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir.
Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır.
Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılan hilenin şekli, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.
Ceza Genel Kurulunun 17/11/2009 tarih ve 2009/8-122-266 sayılı kararında belirtildiği gibi; ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri olan “in dubio pro reo” yani “kuşkudan sanık yararlanır” kuralı uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesidir. Gerçekleşme şekli kuşkulu ve tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti, yargılama sürecinde toplanan kanıtların bir kısmına dayanılarak ve diğer bir kısmı gözardı edilerek ulaşılan ihtimali kanıya değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir olasılığa dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan, varsayıma dayalı olarak hüküm vermek anlamına gelir. O halde ceza yargılamasında mahkûmiyet, büyük veya küçük bir olasılığa değil, her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçilmesinin tek yolu budur.
Yukarıdaki ilkeler ışığında somut olay incelendiğinde;
47 sayılı parselin 2/3 payının katılana, 1/3 payının da kızı tanık ...'ya ait iken taşınmazda kat mülkiyeti tesis ettirmek amacıyla paylarını geçici olarak katılanın kardeşi olan sanık ...'a devrettikleri ancak sanığın kat mülkiyeti tesisinden sonra suça konu 5 numaralı bağımsız bölüm ile 10,11, ve 12 numaralı dükkanları iade etmediği iddia olunan olayda; tapu kayıtlarının incelenmesinde, katılan ve tanığın paylarını 26.5.2006 tarihinde sanığa satış yoluyla devrettikleri, taşınmazda kat mülkiyeti tesis edildikten sonra 2, 4 ve 6 numaralı daireler ile 7, 8 ve 9 numaralı dükkanların sanık tarafından katılana yine satış yoluyla iade edildiği, 1, 3 ve 5 numaralı daireler ile 10,11 ve 12 numaralı dükkanların ise sanık üzerinde kaldığı anlaşılmakta olup, tarafları tanıyan ve beyanlarına başvurulan tanıkların bir kısmının katılan ile sanık arasında bedeli mukabilinde yapılan bir satış olduğunu söyledikleri, bir kısmının ise sanığın kat mülkiyeti tesisinden sonra iade etmek üzere taşınmazların devrini aldığını belirttikleri, katılanın beyanında kızı tanık ...'nın taşınmaz üzerindeki payını dayısı olan sanığa 100.000 TL bedelle sattığını belirterek aralarında alım-satım ilişkisi olduğunu kısmen de olsa kabul ettiği hususu dikkate alındığında sanığın katılanı aldatma kastı ile hareket ettiğine dair kuşkular bulunmakta olup, taraflar arasında açılmış ve yargılaması devam eden hukuk davaları bulunduğu da gözetildiğinde, mahkemece sanığın yüklenen suçu işlediği sabit olmadığından beraatına karar verilmesinde isabetsizlik görülmemiştir.
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, katılan vekilinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün ONANMASINA, 22.01.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy