(818 S. K. m. 213) (2644 S. K. m. 26) (2004 S. K. m. 97)
Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davacı 3. kişi vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:
Karar: İstihkak davasının konusunu davalı - borçlu H. Yalçınkaya'nın tapuda maliki olduğu 445, 446, 447, 449 ve 450 parsel sayılı taşınmazlar teşkil etmektedir. Dosyada yer alan tapu kayıt örneğinden taşınmazların davacı kooperatife satış vaadinde bulunulduğu, satış vaadi sözleşmesinin de 4.6.1992 tarihinde gayrimenkul siciline şerh verildiği, daha sonra davalı - alacaklı Süleyman Kula'nın borçlu aleyhine 12.5.1993 tarihinde giriştiği icra takibi sonucu tapu kayıtları üzerine 27.5.1993 tarihinde haciz şerhi konulduğu anlaşılmaktadır.
Somut olayın özelliği gereği davada, tapu siciline şerh verilen gayrimenkul satış vaadi sözleşmesinin hukuksal niteliği üzerinde durulması gerekmektedir. Öğretide görüş ayrılığı olmakla birlikte, kararlılık kazanan Yargıtay uygulamasında, gayrimenkul satış vaadi, tarafların esas akdi taşınmaz satışını ilerde gerçekleştirmek üzere yaptıkları bir ön sözleşme olarak kabul edilmektedir. Buna göre, gayrimenkul satış vaadi ile tasarruf muamelesi (mülkiyetin nakli temlik) değil, esas akdi yapma borcu altına girilmektedir. (Andreas Von Tuhr - Edege tercümesi, s.276). Görülüyor ki, satış vaadi ile mülkiyet el değiştirmemekte, her iki yana asıl satışın -mülkiyet naklinin- yapılmasını isteme hakkı verilmektedir. (Y.14.H.D. 1.3.1983 Ta. 8066-1623 sa.ka.). Bu soyut haliyle satış vaadi sözleşmesi, şahsi hak sağlayan, bu nedenle de, sözleşmenin tarafı olmayana karşı ileri sürülemeyen bir ön akittir. Ancak, 9.1.1954 gün ve 6217 sayılı Kanunla Tapu Kanununun 26. maddesine eklenen 5 ve 6. fıkralarında satış vaadi sözleşmesinin gayrimenkul siciline şerhi olanaklı hale getirilmiş, anılan değişikle de, satış vaadinden doğan hak, kişisel hak olmakla beraber şayet, tapuya şerh verilmişse 3. kişilere karşı öne sürülme olanağını kazanmıştır. O halde, tapuya işlenmiş satış vaadi sözleşmesiyle 3. kişilere karşı sözleşmeden doğan hakkın ileri sürülmesi mümkün bulunmaktadır. Ne var ki, yukarda değinildiği üzere satış vaadi mülkiyeti geçiren bir tasarruf muamelesi olmadığı için, vaat edilen gerçekleşmedikçe tapuda borçlu adına olan taşınmazların haczi olanaklıdır. Bu durumda, taşınmazlar üzerindeki haciz, satış vaat edilenin tescil isteme hakkını ortadan kaldırmayacağından, davacı vekiline 14.10.1993 tarihli oturumda tescil davası açmak üzere istediği önel verilmeli, açılacak dava bekletici sorun yapılarak, davacı lehine sonuçlanırsa satış vaadi sözleşmesiyle tescil talep edebilme hakkı mülkiyete dönüşeceği dolayısıyla istihkak davasının kabulü gerekeceği düşünülmelidir. Değinilen yönler gözetilmeden yazılı biçimde davanın reddi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın açıklanan nedenlerle davacı 3. kişi yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacı 3. kişiye geri verilmesine, 22.03.1994 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy