MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasının yapılan yargılaması sonunda verilen hükmün duruşmalı olarak temyizen tetkiki davalılar vekilince istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen 08.12.2014 Salı günü davacı ... vekili Av. ... ve ..., davalı ... vekili Av. ... ve ... AŞ vekili Av. ... geldi. Temyiz dilekçelerinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan taraflar vekilleri dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü.
-K A R A R-
Davacı vekili, davalı borçlu ... aleyhine icra takibi yaptıklarını, borcu karşılayacak malı bulunamadığını ileri sürerek, davalı Banka’ya müzekkere yazılıp borç bildirimi yapılmış olmasına rağmen borçluya kredi kullandırılmasına ilişkin tasarrufun iptali ile 750.000 TL’nin davalılardan tahsilini talep etmiştir.
Davalı Banka vekili ile davalı Şirket davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, bildirim yapılmış olmasına rağmen borçlu Şirket’e kredi kullandırarak davacının zararına işlem yaptığı gerekçesi ile davanın kabulüne ve yazılı miktarın davalılardan tahsiline karar verilmiş; hüküm, davalılar vekillerince temyiz edilmiştir.
Dosya içeriğine, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, davalı Banka’nın, kendisine icra dosyasından diğer davalının borçlu hakkında takip yapıldığının ve davacının yazılı miktarda alacağının bulunduğunun bildirilmiş olmasına, bu tarihten sonra davalı Banka’nın diğer davalı ....’ye yeniden kredi vermesinin diğer alacaklıların haklarını ihlal ettiğinin ve hakkın kötüye kullanılması mahiyetinde olduğunun anlaşılmasına ve kararda yazılı diğer gerekçelere göre davalılar vekillerinin temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun bulunan hükmün ONANMASINA, 1.100,00 TL vekalet ücretinin davalılardan alınarak duruşmada vekille temsil olunan davacıya verilmesine, aşağıda dökümü yazılı 26.072,50 TL kalan onama harcının temyiz eden davalılardan alınmasına 08/12/2014 tarihinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere üye ...'un karşı oyu ve oyçokluğuyla ile karar verildi.
- KARŞI OY -
Davacı alacaklı ... vekili, davalı borçlu... AŞ. aleyhine icra takibi yaptıklarını, davalı ...'ye haciz müzekkeresi gönderilerek borçlunun banka nezdindeki alacakları üzerine haciz konulmasının talep edildiğini, bankanın bu müzekkere nedeniyle davalı şirketin borçlu olduğunu bilmesine rağmen, ipoteğe dayalı kredi kullandırdığını, takip sonucu borçluya ait taşınmazın satıldığını, ancak taşınmaz üzerinde bankanın ipoteği olması nedeniyle davalı bankaya 750.000,TL ödeme yapıldığını, bankaya yapılan bu ödeme nedeniyle borçludan kendi alacaklarını alamadıklarını, davalı bankanın, müzekkere ile borçlunun durumundan haberdar olduğu halde borçluya kredi vermesinin İİK'nin 280. maddesine göre kötü niyetli olduğunu gösterdiğini, bu sebeple davalı bankaya yapılan 750.000 TL. tasarrufun iptaline karar verilerek bu miktarın davalılardan alınarak davacı kuruma verilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı .... cevap dilekçesinde, diğer davalı borçlu ile 29.02.2009 tarihinde de aralarında genel kredi sözleşmesi yapıldığını, dava konusu genel kredi sözleşmesinin ise 23.01.2012 tarihinde imzalandığını, kredi sözleşmesi gereğince kullandırılan veya kullandırılacak olan kredilerin teminatı olarak dava konusu taşınmazın ipotek altına alındığını ve bu nedenle kredi kullandırıldığını, kötü niyetten bahsedilemeyeceğini, kredinin müstahsil makbuzları karşılığında kullanıldığını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı borçlu vekili cevap dilekçesinde, dava şartlarının oluşmadığını, davanın yanlış açıldığını, muvazaalı işlem olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Mahkemece, davada çözülmesi gereken hususun davalılar arasında İİK 280.maddesi anlamında malvarlığı borçlarına yetmeyen borçlunun alacaklarına zarar verme kastı ile yapılan tüm işlemlerin borçlunun içinde bulunduğu mali durumu ve zarar verme kastının işlemin diğer tarafça bilindiği veya bilinmesi gerekli açık emarelerin bulunduğu hallerde iptal edileceğinin düzenlendiği, bu anlamda davalı bankanın 23.01.2012 tarihinde diğer davalıya 1.200.000,TL kredi kullandırdığı, kredinin müstahsil makbuzlarına dayandığını belirttiği, kredinin müstahsil makbuzlarına yönelik olup olmadığı anlamında inceleme yapılacak olursa müstahsil makbuzlarının, müstahsillere yapılan ödemelerin kredi tarihinden sonraki tarihler olan 26-27/01/2012 tarihleri arasında yapıldığı dolayısıyla kredinin müstahsil makbuzlarına karşılık kullandırılmadığının kabul edilmesi gerektiği, her ne kadar taşınmaz ipotekli olsa da taşınmazın satışının ve borç miktarının bildirilmesi karşısında, taşınmaz satışından elde edilecek paranın davacının alacak miktarını karşılamayacağı açık olup bankanın bu durumu bilmesi gerektiği ancak buna rağmen borcunu ödeyemeyen davalıya mali gücü üzerinde kredi kullandırarak ipotek dolayısıyla alacak miktarını tahsil garantisiyle söz konusu işlemlerini yaptığı, bankanın borçlu olan şirkete bu anlamda kredi kullandırmaması gerektiği, kredinin tahsil imkanının bulunmadığı, borç batağında olan davalıya kredi kullandırılmasının basiretli bir tacirden beklenen davranış olmadığı, sonraki tarihlerdeki müstahsil makbuzları ödemeler dikkate alındığında her iki davalının alacaklının aleyhine çıkar ilişkisinde olduğunun kabul edilmesi gerektiği, bankanın kredi kullandırılmasına rağmen kredilerin geri ödenmeyeceğini bilmesi gerektiği, sadece satılan fabrikadan alacağını alması bankadan beklenecek davranış olmayacağı, diğer davalının ise takip konusu miktar itibariyle davalı banka ile kredi ilişkisine girmesi borcu kapatmaya yönelik olmayıp kredi miktarının kendi uhdesinde tutarak satılacak fabrika binasını bankaya devrettiği, davalı bankanın kredi vermesi dolayısıyla davacının alacağını hiç alamadığı, haciz işlemlerinden davalı bankanın haberdar olduğu bu sebeple davacının zararına hareket ederek davalı ile işbirliği içerisine girdiği, ipoteğin geçmiş alacakların garantisi olduğu düşünülse dahi satış aşamasında ipoteğin alacak miktarını karşılamadığı anlaşılmakla kredi kullandırılmasının yapılan işlemin alacaklının kastına olduğu kanaatiyle davanın kabulüne, davalı bankaya yapılmış olan ödemeye yönelik işlemin iptali ile ödenen miktar olan 750.000 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek ticari faiziyle birlikte davalılardan müşterek ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine, karar verilmiş; hüküm, davalılar vekillerince temyiz edilmiştir.
Sayın çoğunluğun onama yönündeki görüşüne katılamıyorum.
Somut olayın değerlendirilmesinden önce konuya ilişkin yasal düzenlemelere ve bu bağlamda ilgili kurum ve kavramlara değinilmesinde yarar vardır:
Öncelikle, “ipotek” kavramı üzerinde durulması ve kesin borç (anapara) ipoteği ile üst limit (maksimal) ipoteği arasındaki ayrımın ortaya konulması gerekmektedir.
Güvence miktarının belirleniş tarzına göre ipotek, anapara ipoteği ve üst sınır ipoteği olmak üzere ikiye ayrılır. TMK' nin 851. maddesinden de anlaşıldığı üzere ipotek, güvence altına alınması düşünülen alacağın miktarının belirli olup olmamasına göre iki şekilde kurulabilir. Buna göre, ipotekle güvence altına alınması düşünülen alacağın miktarı belirli ise anapara ipoteği, belirli değilse üst sınır ipoteği kurulur
Güvence miktarının belirleniş tarzına göre ipotek, güvence altına alacağı alacak açısından geniş bir uygulama alanına sahiptir. Belirli veya belirsiz her türlü alacağın, hatta ilerde doğacak veya doğması yalnız imkân dâhilinde olan alacakların dahi ipotekle güvence altına alınması mümkündür. (Akipek/Akıntürk s. 756; Helvacı, s. 6, dn. 9)
İpoteğin kurulması esnasında güvence altına alınmak istenen alacağın miktarı belirli değilse, alacaklının bütün istemlerini karşılayacak şekilde taşınmazın güvence altına alacağı üst sınır taraflarca belirlenmelidir. Bu şekilde, miktarı belirli olmayan alacaklar için kurulan ipoteğe, üst sınır ipoteği veya azami meblağ ipoteği adı verilir (Köprülü/Kaneti, s. 287; Akipek, s. 192; Ayan, s.136).
Üst sınır ipoteği, genellikle rehnin kurulduğu anda miktarı bilinmeyen ve ilerde doğacağı zamanda da miktarının ne olacağı tahmin edilemeyen alacaklar için kurulur. Henüz gerçekleşmemiş olmakla birlikte doğması ihtimali bulunan tazminat alacakları, genel kredi hesabı veya cari hesaptan doğan alacaklar ile şarta bağlı alacaklar bu tür alacaklara örnek olarak gösterilebilir (Oğuzman/Seliçi/Oktay-Özdemir, s. 720; Köprülü/Kaneti, s. 287- 288; Gürsoy/Eren/Cansel, s.967- 968; Ayan, s. 136).
Bu aşamada “kredi” kavramının da kısaca açıklanmasında yarar vardır:
Bankacılık literatüründe kredi, genel bir ifadeyle herhangi bir kimseye belirli bir vade süresince ve belirli bir faiz ve/veya komisyon karşılığında bir ekonomik varlığı kullandırmayı ifade etmektedir (Davut Gürses, Bankacılık Kanununa göre zimmet suçu, İstanbul 2009, s.121).
Bankacılık uygulamasında kredi kullandıran taraf, krediyi çoğu zaman belirli bir teminat karşılığında kullandırmaktadır. Uygulamada kredi teminatı olarak kefalet, ipotek, taşınır rehini, ticari işletme rehini ve alacağın temliki önemli bir yer tutmaktadır.
Somut olayda banka ile müşterisi olan .... Arasındaki kredi ilişkisinin dava konusu 23.01.2012 tarihli genel kredi sözleşmesinden önce başladığı dosyada bulunan 24.10.2008 tarihli noterde düzenleme şeklinde tanzim edilmiş temliknameden anlaşılmaktadır. Yine dava konusu kredi sözleşmesinden önce 29.02.2009 tarihinde genel kredi sözleşmesinin imzalandığı gerek davalı bankanın cevap dilekçesinden gerekse dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Ancak 29.02.2009 tarihli kredi sözleşmesine bağlı kredinin hangi tarih veya tarihlerde kullandırıldığı mahkemece araştırılmamıştır. 29.02.2009 tarihli kredi sözleşmesinin teminatı olarak (anılan kredi sözleşmesinden 3 ay önce) borçluya ait taşınmaz üzerinde 25.11.2008 tarihinde üst limit (maksimal) ipoteği tesis edilmiştir.
Kredi sözleşmesinin yapıldığı tarihten itibaren değişik tarihlerde değişik tutarlarda kredi kullandırılması, taraflar arasında 25.11.2008 tarihinde banka lehine tesis edilen ipoteğin doğal bir sonucudur. Ticari hayatın gereği olarak bu tür kredi sözleşmeleri yapılmaktadır. Firmaların ihtiyacı olduğu dönemde bankalara iletilen kredi talepleri karşılanırken de daha önce tesis edilmiş olan ipoteklerin sağladığı koruma ve teminattan yararlanılmaktadır.
Dosyada mevcut dava konusu kredi sözleşmesinden ve banka ödeme dekontlarından, davalı banka ile borçlu arasında, limiti 1.200.000 TL. olan 23.01.2012 tarihli genel kredi sözleşmesi imzalandığı ve bu kredi sözleşmesi gereği 25.01.2012 tarihinde 114.500 TL., 26.01.2012 tarihinde 195.000 TL. yine aynı tarihli 377.000 TL. olmak üzere toplam 386.500 TL. lik kredilerin (müstahsil makbuzlarına istinaden) kullandırıldığı açık olduğu halde yerel mahkemece, bu kredi ödeme şekline farklı anlamlar yüklenerek; “Kredinin müstahsil makbuzlarına yönelik olup olmadığı anlamında inceleme yapılacak olursa müstahsil makbuzları, müstahsillere yapılan ödemelerin kredi tarihinden sonraki tarihler olan 26-27/01/2012 tarihleri arasında yapıldığı dolayısıyla kredinin müstahsil makbuzlarına karşılık kullandırılmadığının kabul edilmesi gerekmektedir.” şeklinde gerekçe oluşturulmuştur. Oysa yukarıda da izah edildiği gibi bankacılık sisteminde ve uygulamada önce kredi sözleşmesi imzalanıp sonra da değişik tarihlerde kredi kullanımının gerçekleştiği görülmektedir. Bu hususlar, bankalar ile müşterileri arasında imzalanan kredi sözleşmelerinde açıkça düzenlenebilmektedir. Nitekim dava konusu 23.01.2012 tarihli genel kredi sözleşmesinin kredi limiti başlıklı 1.maddesinde; kredi limitinin 1.200.000 TL. olduğu belirtildikten sonra ileride kullandırılacak krediden ve her bir kredi kullandırım tarihinden bahsedilmiş ve devamında da sözleşmenin imzalandığı tarihten önce ve sonra açılmış, açılacak her türlü kredi için geçerli olacağının tarafların kabulünde olduğu kararlaştırılmıştır.
Diğer yandan davalı banka, müşterisi ile yaptığı ve icra takibinden daha önceki bir tarihte tesis edilen ipoteğe dayalı sözleşme imzalayıp müşterisine kredi kullandırmıştır. Banka bu kredinin karşılığının üst sınır ipoteği ile teminat altında olduğu düşüncesiyle kredisini kullandırmıştır. Üst sınır ipoteğinin bir varlık nedeni de bu tür ilişkiler içindir. Yukarıda da açıklandığı üzere üst sınır ipoteği, miktarı bilinmeyen ve ilerde doğacağı zamanda da miktarının ne olacağı tahmin edilemeyen alacaklar için kurulur ve bunun en tipik örneği bankaların müşterileriyle genel kredi sözleşmeleri yapmış olmalarıdır.
Somut olayda alacaklının talebi üzerine ilgili icra müdürlüğü tarafından davalı bankaya 07.07.2010 tarihli müzekkere gönderilerek borçlunun banka nezdindeki her türlü mevduat, hak ve alacaklarının haczedildiği, bu nedenle borçlunun banka nezdindeki hesabında bulunan alacaklarının icra dosyasına yatırılması gerektiği bildirilmiştir. Çoğunluk görüşüne göre oluşan onama kararı gerekçesinde, bu bildirimden sonra bankanın kredi vermesinin hakkın kötüye kullanılması mahiyetinde olduğu kabul edilmiştir. Oysa bu bildirim(haciz yazısı), müzekkere mahiyetinde olup İİK'nin 89.maddesi anlamında banka nezdinde borç doğurucu nitelikte değildir.
Ayrıca 07.07.2010 tarihli bu bildirimden sonra 03.06.2011 tarihinde bankaya ikinci bildirim yapılarak ipoteğin durumu sorulmuştur. Banka tarafından verilen 24.06.2011 tarihli cevabi yazıda ise ipoteğin devam ettiği, fazlaya ilişkin tüm dava, talep ve takip hakları saklı kalmak kaydıyla ve münhasıran 24.06.2011 tarihi itibarıyla geçerli olmak kaydıyla banka alacağının 2.943 TL. olduğu bildirilmiştir.
Davalı banka tarafından verilen cevabi yazıda, alacak miktarının 2.943 TL. olarak belirtilmesi, kendi müşterisi ile cari hesap/kredi ilişkisi nedeniyle o tarih itibariyle borç/alacak bakiyesi olarak kabulü zorunlu olup, bu tarihten sonra ileriye dönük olarak bankanın müşterisine yeni kredi vermemesi gerektiği, vermesi halinde kötü niyetli sayılması gerektiği şeklinde yorumlanması, bankacılık sisteminin özüne ve kredi sözleşmesinin hükümlerine aykırıdır.
Diğer yandan somut olayı bir de tasarrufun iptali davasının “tanımı,” “amacı”, “konusu” ve “tasarruf” kavramı yönünden ele almak zorundayız. Zira uyuşmazlık, ortada yapılmış bir tasarruf işlemi olup olmadığı ve tasarruf var ise tasarruf işleminin kötü niyetli yapılıp yapılmadığı noktasında toplanmaktadır. İİK’nin 277 vd. maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davası; borçlunun alacaklılarından mal kaçırmak için yaptığı tasarruflarını, alacaklının alacağı ile sınırlı olarak hükümsüzleştirmeye yönelik bir davadır. İptal davalarında amaç ise borçlunun alacaklılardan mal kaçırma amacıyla yaptığı tasarrufların iptalinin sağlanmasıdır. (Ali Güneren; Tasarrufun İptali Davaları, 3.baskı, Ankara, 2012, s. 39 vd.).
İİK.’nun 277/1 maddesinde, iptal davasının konusunu 278, 279 ve 280. maddelerde yazılı tasarrufların oluşturduğu belirtilmiştir. Bunlar, karşılıksız tasarruflar, aciz halinde yapılan tasarruflar ve alacaklılara zarar verme amacıyla yapılan tasarruflardır(Ali Güneren; Tasarrufun İptali Davaları, 3.baskı, Ankara, 2012, s. 55 vd.). Görüldüğü gibi İcra ve İflas Kanunu borçlunun, iflâstan önce yaptığı iptale tâbi tasarruflarını üç grup altında düzenlemiştir (md. 278, 279, 280). Bu maddelerde iptal edilebilecek bütün tasarruflar tahdidi olarak sayılmış değildir. Kanunun iptale tâbi bazı tasarruflar için genel bir tanımlama yapılarak hangi tasarrufların iptale tâbi olduğu hususunun tayinini hâkimin takdirine bırakmıştır (md. 281). Dava dilekçesinde İİK.'nun 278,279 ve 280. maddelerinden hangisine istinaden iptal istendiğinin belirtilmesi de zorunlu değildir. Hatta bu maddelerden biri gösterilmiş olsa bile mahkeme bununla bağlı olmayıp, diğer maddelerden birine dayanarak iptal kararı verebilir.
Tasarruf kavramı; borçlunun, malvarlığını azaltıcı nitelikte bulunan her türlü hukukî işlemleri ve hukukî fiilleri olarak kabul edilmektedir(Ali Güneren; Tasarrufun İptali Davaları, 3.baskı, Ankara, 2012, s. 55 vd.).
Somut olayda borçlu tarafından yapılmış ve tasarruf sayılacak bir hukuki işlem ve fiil bulunmamaktadır. Banka ile müşterisi arasında yapılmış bir genel kredi sözleşmesi mevcuttur. Eldeki dava dilekçesinde, borçlunun yaptığı bir tasarruf işleminin iptali istenmediği gibi bankanın tasarruf sayılabilecek bir işleminin iptali de istenmemiştir. Diğer bir ifade ile davada, borçluya kredi veren bankanın kötü niyetli olduğu (İİK.md.280/1) iddia edilmiş ancak ne tesis edilen ipoteğin ne de kredi sözleşmesinin iptali istenmemiştir. Davada, icra memuru tarafından bankaya yapılan(ödenen) 750.000 TL. tasarrufun iptaline karar verilerek bu miktarın davalılardan alınarak davacı kuruma verilmesi talep edilmiştir. Yani icra memurunun yaptığı 750.000 TL.lik ödemeye ilişkin işlemin iptali ile ödenen 750.000 TL.nin tahsili talep edilmiştir. Yerel mahkemece de; davalı bankaya yapılmış olan ödemeye yönelik işlemin iptali ile ödenen miktar olan 750.000 TL'nin davalılardan tahsiline karar verilmiştir.
Diğer yandan bankanın, müşterisine kredi kullandırması işlemi bir tasarruf işlemi değil, ticari hayatta ve bankacılık sisteminde bir bankacılık işlemi olduğu açıktır. Bankaların müşterileri ile yaptıkları kredi sözleşmelerinin iptal edilmeleri halinde ticari hayatta bir güvensizliğin ve kargaşanın hakim olacağı açıktır. Kaldı ki dava konusu taşınmaz, banka tarafından değil, davacı alacaklı tarafından borçlu hakkında başlatılan icra takibi sonucu cebri icra yolu ile satılmış, elde edilen bedel de, taşınmaz üzerindeki banka lehine olan ipotek (banka tarafından kullandırılan kredinin teminatı olması) nedeniyle bankaya ödenmiştir. Yapılan işlemlerin usule ve yasalara özellikle Bankacılık Kanununa aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
Sonuç olarak, davacı alacaklı vekilinin 16.01.2013 tarihli duruşmada, muvazaa iddialarının olmadığını belirtmiş olması ve borçlunun alacaklılarından mal kaçırmak için yaptığı bir tasarruf bulunmaması ve ayrıca bankanın borçlu müşterisine kullandırdığı kredinin ticari hayatta ve bankacılık sisteminde olağan olması ve özellikle ipotek ile güvence altına alınan kredinin kullandırılmış olmasının kötü niyet sayılamayacağı gerekçesiyle iptal davasının reddi gerekir.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, yerel mahkemenin davanın kabulüne ilişkin kararının bozulması gerektiği düşüncesindeyim.
Full & Egal Universal Law Academy