(2942 S. K. m. 11, 14) (743 S. K. m. 633)
Davacı Rukiye Malak ile davalı Karayolları Genel Müdürlüğü aralarındaki kamulaştırma bedelinin arttırılması davasına dair İzmir 5. Asliye Hukuk Mahkemesinden verilen 27.2.1995 günlü ve 1993/210- 1995/130 sayılı hükmün düzeltilerek onanması hakkında dairece verilen 1.6.1995 günlü ve 1995/5821- 6623 sayılı ilama karşı davacılar vekili tarafından kararın düzeltilmesi istenilmiştir.
Düzeltme isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü.
YARGITAY KARARI
Mahkeme kararı, davalının diğer temyiz itirazları reddedilerek, yalnız hükme esas alınan bilirkişi raporuna göre hesap hatası yapılarak fazlaya hükmedilmesi ve faizin başlangıç tarihi yönlerinden hatalı bulunmuş olmakla HUMK.nun 438. maddesinin 7. fıkrasına göre yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediği için faizin başlangıç tarihi düzeltilerek onanmıştır. HUMK.nun sözü edilen hükmü Yargıtay'a bu gibi hallerde mahkeme hükmünü değiştirerek ve düzelterek onama yetkisi vermiş ise de, karar düzeltme istemine konu edilen hususlardan ikincisi, (faizin başlangıcı) önceden mevcut içtihat ve uygulamalardan değişik bir sonucu ifade ettiğinden, mahkemece de bunun bir hukuki değerlendirmeye konu edilebileceği dikkate alındığında, davacı vekilinin karar düzeltme istemi bu yönden varit görülerek dairenin düzeltilerek onama kararının kaldırılmasına karar verilmiş, ancak aşağıda ayrıntıları ile açıklandığı üzere ve varılan sonuç itibariyle mahkeme kararının onanmasına ilişkin istem reddedilerek karar bu defa düzeltilerek onama konusu edilen aşağıdaki nedenlerden bozulmuştur.
Kamulaştırma, dayanağı Anayasanın 46. maddesinde yeralan, Devletin ve Kamu Tüzel kişilerinin kamu yararının gerektirdiği hallerde özel mülkiyette bulunan taşınmazların edinilmesi müessesesidir. Kamulaştırmanın bu niteliği 29.10.1989 gün ve 1988/4- 1989/3 sayılı İçtihatların Birleştirilmesi Kararında da tanımlanmış ve bundan hareketle, kamulaştırma üzerine açılan bedel arttırımı davalarında hüküm altına alınan kamulaştırma bedeline hükmedilecek "faizin" bir haksız eylem tazminatı değil, kamulaştırmanın kesinleşmesiyle mülkiyeti kamu idaresine geçen taşınmaz üzerindeki hak, bu suretle bedeli olan para alacağına dönüşmüş olmakla bu bedelin tam olarak tediyesine kadar, ödemesi gereken temerrüt faizi olduğu vurgulanmıştır. Bu nedenledir ki, kamulaştırma bedeline, ancak kamulaştırmanın kesinleşmesi ve bu suretle M.K.nun 633. maddesi hükmü uyarınca kamulaştırılan taşınmaz mülkiyetinin idareye geçtiği tarihten itibaren faiz yürütülebileceği benimsenmiştir. Sözü edilen içtihatları birleştirme kararında, her nekadar uygulanacak faiz başlangıcına esas alınabilecek diğer olguların (örneğin elatma, ferağ vs.) incelenmediği, bunların Tevhidi İçtihat dışında bırakıldığı açıklanmış ise de, ilke vazedilmiş, esas itibariyle açılan dava sonunda arttırılmasına karar verilen bedel, mülkiyetin idareye geçmesiyle, diğer bir deyimle kamulaştırmanın Kamulaştırma Kanununun 14. maddesi uyarınca idari yönden kesinleşmesiyle muaccel olacak ve faize bu tarihten itibaren hükmedilebilecektir.
Kanun hükümlerine göre, kamu yararı kararı verilip, kamulaştırılması öngörülen taşınmaza takdir komisyonunca bedel takdir edilir. Bu bedel taşınmaz maliki adına bir bankaya bloke edildikten ve diğer usul işlemleri tamamlandıktan sonra bütün işlemleri belgeleyen evrakın malike noter aracılığı ile tebliğe çıkarılması gerekir. Usulüne uygun bir tebligat yapılıp, kamulaştırmanın iptali ile ilgili idari dava açılmadıkça 30 gün (Kamulaştırma Kanunu madde 14) geçmekle kamulaştırma idari yönden kesinleşmekte (bedel arttırımı davası açılmış da olsa) ve mülkiyet idareye geçmektedir.
Bazı hallerde, değişik nedenlerle (taşınmaz maliklerinin saptanamaması yada tebligatın usulüne uygun yapılamaması vs.) tebligat öngörülen şekilde gerçekleştirilememekte, bu suretle kamulaştırmanın idari yönden kesinleşmesi ve mülkiyetin idareye geçiş süreci uzamaktadır. Bu gibi durumlarda tebligat çıkaramayan yada tebligatı çıkarmakla beraber usulüne uygun tebligat yapılmadığının ayırdında olmayan idare kamulaştırmanın amacına uygun kamu hizmetinin gerçekleşmesine yönelik olarak taşınmaza fiilen elkoymak durumunda kalmaktadır. Bu durumlarda idare, tebligatın hiç yapılmamış olması yada usulüne uygun yapılmamış bulunması nedeniyle kamulaştırmadan itibaren çok uzun süreler geçmesinden sonra bedel arttırımı davalarına muhatap olmaktadır. Bu davalar sonunda hüküm altına alınan arttırımlar için istenmesi halinde faize de hükmedilmesi gerekmektedir. Bu faizin başlangıcının hangi olaya yada olguya dayanacağı keyfiyeti konumuzu oluşturan sorundur.
Kamulaştırma Kanununun 15. maddesinin 13. fıkrası hükmüne göre, kamulaştırma işlemi taşınmaz malikine, kamulaştırma kararının tamamlanmasından itibaren bir yıl içinde usulüne göre tebliğ edilememiş olursa, açılacak bedel arttırımı davalarında, dava tarihi esas alınarak taşınmazın değeri belirlenir. Örneğin 1980 yılında alınmış kamu yararı kararı üzerine, Kamulaştırma Kanununun 13. maddesinde belirtilen belge ve bilgileri içeren (kamu yararı kararı, takdir komisyonu raporu, paranın bankaya yatırıldığına dair banka dekontu, kamulaştırma krokisi, davanın aleyhine açılacak idarenin adı vs.) tebligatın çıkarılmamış yada tebligatı çıkarmakla beraber geçersiz kılınmış veya usulüne uygun (Tebligat Kanunu hükümlerine göre) yapılmamış ise davacının bu tarihten 15 yıl sonra kamulaştırmaya yeni muttali olduğu gerekçesiyle açabileceği bedel arttırım davasında taşınmazın değeri, 1995 yılındaki özellikleri ve birim fiyatlarına göre belirlenecektir. Bu suretle belirlenen değere faiz yürütülmesi gerektiğinden faizin başlangıcı ne olacağı önem kazanmaktadır.
Kamulaştırılan taşınmaza, kamu yararının alındığı tarihte el atılmış (örneğin yol yapımı sebebiyle) yada kamulaştırma gereği taşınmaz, inşaa edilen tesis ile bütünleşmiş (baraj kamulaştırmalarında su altında kalmış) ise bu olguların gerçekleştiği tarihin, faizin başlangıcı olarak alınmasının doğru olmayacağı iki yönden kendini açıkça göstermektedir.
Her şeyden önce kamulaştırma yasal bir işlem olup, Yasanın öngördüğü işlemleri yaptıktan sonra (Kamulaştırma Kanununun 13. maddesinde belgelendirilmeleri öngörülen işlemler ve tebligata çıkarma) kamu hizmetinin ifası için taşınmaza el koyan idarenin bu davranışı bir haksız eylem olarak nitelendirilemez. Çünkü, idare haksız yararlanma yada gasp amacıyla taşınmaza el atmış değildir. Belli yasal işlemlerden sonra bu yola başvurmuştur. Kaldı ki idarenin bu davranışı "elatma" haksız eylem olarak nitelendirildiği takdirde bir "kamulaştırma"dan söz edilemez. Böyle hallerde Kamulaştırma Kanununun 38. maddesinde tanımlanan kamulaştırmasız el atmadan ancak sözedilebilir ki bu konumuz dışında olup, taşınmaz maliki yıllar sonra bu olguya değil, kamulaştırma hukuki nedenine dayanarak bedel arttırım davası açmıştır. Bu durumda arttırılan bedele haksız eylem tazminatında olduğu gibi zararın gerçekleştiği (elatma) tarihin faiz başlangıcına esas alınmasına hukuken olanak yoktur.
Diğer taraftan yukarıda açıklandığı gibi böyle "geç kalmış" bedel arttırım davalarında, Kamulaştırma Kanununun 15. maddesinin 13. fıkrası hükmü gereği taşınmaz dava tarihindeki kıymet ve niteliklerine (örneğin tarım arazisinde net gelir esas alınacağı için dava tarihindeki üretim miktarı ve ürünün fiyatları- arsalarda dava tarihindeki benzer alım- satımlar) göre değerlendirilir. Böylece, örneğin 1995 fiyatları ile bulunan değere, sanki bu değer 1980 yılında gerçekleşmiş gibi bu yıldan itibaren (elatma tarihi) faiz yürütülmesi anlamsız ve dayanaksız kalmaktadır. Çünkü, bilinmektedir ki haksız eyleme dayalı tazminat davalarında, haksız eylemin gerçekleştiği tarihteki zarar dikkate alındığı için bunun karşılığı olan tazminata zararın vuku bulduğu bu suretle tazminatın muaccel sayıldığı tarihten itibaren faiz yürütülür. O halde kamulaştırma hukuki nedenine dayanılarak açılan bedel arttırımı davalarında hükmolunan arttırılmış bedele, kamulaştırma bir haksız eylem olmadığı ve bir an için böyle (haksız fiil) olsa bile, yasa gereği değerlendirmede dava tarihi esas alındığı için (elatma) tarihinden geçerli olmak üzere faize hükmedilemeyeceği sonucuna varılmalıdır. Bu gibi "gecikmiş" davalarda, tebligat yokluğuna, geçersizliğine yada usulsüzlüğüne dayanıldığı için, ıttıla (tebliğ) tarihi (Tebligat Kanunu madde 32/son) en geç dava tarihi kabul edilerek bunu izleyen 30 günlük sürenin bitiminde kamulaştırma idari yönden kesinleşmiş olacağından, (ve bu suretle Medeni Kanunun 633. maddesi uyarınca mülkiyet davalı idareye geçmiş olacağından) bu tarih esas alınarak faize hükmedilmelidir. Böylece daha önce el koyma veya işgal mevcut olsa bile tebligat yapılamamış olması nedeniyle değerlendirmede Kamulaştırma Kanununun 15. maddesinin 13. fıkrası uygulandığı durumlarda faiz başlangıcı yönünden yukarıda sözü edilen 20.10.1989 tarihli Tevhidi İçtihat Kararıyla paralellik sağlamış olmaktadır.
Taşınmaz malikinin, kamulaştırma üzerine idarenin elatma tarihi ile açtığı dava tarihi arasındaki süre içinde taşınmazdan yararlanmadığı, bu hakkın kendisinden alındığı, bu sebeple haksız yere zarara uğradığına dair iddiaları kamulaştırma bedelinin arttırılması davası kapsamı dışındadır. Taşınmaz maliki böyle bir zarar iddiasında ise, bunu ayrı bir tazminat davası konusu edebileceği açıktır. Böyle bir zararın faizle karşılanması, hem faizin niteliği ile bağdaşmaz, hem de taşınmaz malikinin idare aleyhine haksız zenginleşmesine yol açar. Malik, taşınmazlarda amortisman süresi, yani değerin taşınmazın geliri ile karşılanabileceği süre içerisinde, taşınmazın dava tarihindeki değerinin bir kaç katını elde edecektir. Oysa, kamulaştırma olmasaydı, haksız işgal tazminatı, mahrum kalınan gelir olarak belirleneceğinden, malik her yıl sonu itibariyle ancak bu gelir miktarını elde edecekti.
Bu durumda, Kamulaştırma Kanununun 15. maddesinin 13. fıkrasının uygulandığı, diğer bir deyimle değerlendirmenin, Kamulaştırma Kanununun 11. maddesinde olduğu gibi taşınmazın kamulaştırma tarihindeki niteliklerine ve durumuna göre yapılmadığı hallerde, dava tarihindeki değere, geriye gidilerek faiz yürütülmesi hukuka ve adalete uygun olmadığı belirli bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Değerlendirilmesi gereken bir hususta şudur; Kamulaştırma benzeri yada "fiili kamulaştırma" olarak tanımlanabilen, Kamulaştırma Kanununun 38. maddesi kapsamındaki kamulaştırmasız elatma davalarında, 16.5.1956 gün ve 1956/1-6 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararı ile Yargıtay uygulamalarına göre, malikin taşınmazını elatan idareye bırakması karşılığında alacağı tazminat (bedel) taşınmaza ilk elatıldığı tarihteki nitelikleri dikkate alınarak, dava tarihindeki değerine göre hesaplanmakta ve faiz, taşınmazın dava tarihindeki değerine hükmedildiği için bu tarihten başlatılmaktadır. Yasal kamulaştırma olarak kabul edilerek açılan bu davalarda (bedel arttırım davası) yasal olmayan (kamulaştırmasız elatma) eyleme dayanılarak açılan davadakinden daha fazlasına hükmedilemeyeceği açıktır.
Böylece:
1-Yukardaki açıklamalar karşısında, artırılan bedel faizine daha önce ferağ var ise ferağı verilip taşınmaz mülkiyetinin davalı idareye geçtiği tarihten, yoksa kamulaştırmanın idari yönden kesinleşip taşınmaz mülkiyetinin davalı idareye geçtiği 4.2.1993 tarihinden itibaren hükmedilmesi gerektiği halde, taşınmaza kamu hizmetinin ifası için el atıldığı 30.9.1984 tarihinden hükmedilmesi,
2-Hükme esas alınan bilirkişi raporu ile buna ek rapor dikkate alındığında, bulunan 779.740 Tl/m2, bilirkişi kurulunca 750.000 Tl/m2ye yuvarlatılarak getirilmiş olduğu halde mahkemece bunun üzerinde bir meblağa (171.216.444 yerine 178.060.499 Tl.ye) ulaşılmış olması doğru görülmemiştir.
Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, temyiz onama harcının istek halinde temyiz eden davalıya iadesine, karar düzeltme harcının ise istek halinde davacıya iadesine, 8.9.1995 gününde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy