(2709 S. K. m. 87, 91)(2499 S. K. m. 46) (2004 S. K. m. 177, 178, 179, 180, 181)
Dava: Taraflar arasındaki iflas davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
Karar: Davacı vekili, müvekkilinin sermaye piyasasında faaliyette bulunan sermaye piyasası kurumlarının faaliyetlerinin kanuna ve ilgili mevzuata uygunluğunu denetlemeye yetkili olduğunu, davalı şirketle bozulan mali durumunun güçlendirilmesi ve mevzuata aykırılıkların giderilmesi için 29.2.1996 tarihine kadar süre verildiğini, sürenin 28.3.1996 tarihine kadar uzatıldığını, bu sürede taahhütlerin yerine getirilmemesi nedeniyle yetki belgesinin iptal edilerek faaliyetlerinin sürekli olarak durdurulduğunu, 101.623.297.000.TL. açığı olan davalının mali durumunu düzeltemediğini ileri sürerek İİK. nun 177-181 ve SPK. nun 46/h maddesi hükmü uyarınca davalı şirketin iflasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı cevap vermemiştir. Mahkemece, davacı Sermaye Piyasası Kurulunun iflas davasında Sermaye Piyasası Kanunu'nun 46/h maddesine dayandığı, bu hükmün 558 sayılı KHK ile değiştirildiği, bu KHK. nun Anayasa Mahkemesince iptal edildiği, iptal sonucu hukuki boşluk doğduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir. Davacı Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) davalı aracı kuruluşun 2499 Sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 46. maddesinin (h) bendi uyarınca iflasını talep etmiştir. Sermaye Piyasası Kanunu'nun Sermaye Piyasası Kuruluna iflas isteme yetkisi tanıyan 46/h maddesini değiştiren 558 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname Anayasa Mahkemesince 13.11.1995 tarihinde iptal edilmiştir. Mahkemece bu iptal kararı ile hukuki boşluk oluştuğu gerekçesiyle iflas talebi reddedilmiştir. Anayasanın 87. maddesinde Bakanlar Kurulu'na belli konularda Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi vermek TBMM'nin görev ve yetkileri arasında sayılmış, 91. maddesinde ise bu yetkinin kapsamı ve verilme Şartları düzenlenmiştir. Anayasal bu düzenleme uyarınca 4113 Sayılı Yetki Kanununa dayanarak 558 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname çıkarılmış, gerek yetki Kanunu ve gerekse Kanun Hükmünde Kararname Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir. TBMM'ce aynen kabul edilinceye kadar bir idari işlem olan Kanun Hükmünde Kararname kaldırdığı kanun hükmünün uygulanabilirliğini geçici olarak askıya aldığından, bu Kanun Hükmünde Kararnamenin Anayasa Mahkemesince iptali halinde bu Kanun Hükmünde Kararname ile kaldırılan Kanun Hükümleri kendiliğinden yürürlüğe girer. Bir başka deyişle Kanun Hükmünde Kararnamenin kaldırdığı Kanun Hükümleri (Somut olayda 3794 Sayılı Yasa ile değişik 46. madde) tekrar yürürlük kazanır (Duran, Lütfi: Kanun Hükmünde Kararname, Amme İdaresi Dergisi, C.8, Sa.2, S.5; Teziç Erdoğan: Anayasa Hukuku 1991, S.29; Özbudun Ergun: Türk Anayasa Hukuku, 1993, S.291); Kuzu Burhan Anayasa Hukukunda Kanun Hükmünde kararnameler, 1985, S.423). Bu durumda mahkemece Sermaye Piyasası Kanunu'nun 558 Sayılı KHK ile değişmeden önceki 46. maddesine göre iflas koşullarının oluşup oluşmadığı üzerinde durularak varılacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 15.10.1998 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Dava, sübjektif hakkına tecavüz edildiğini iddia eden kimsenin, meşru hak ve menfaatlerinin korunması için mahkemeden hukuki himaye talep etmesidir. Dava hakkı: bir sübjektif hakkın mahkemeler vasıtası ile ileri sürülmesi yetkisi olup; kural olarak o hakkın sahibine aittir. Fakat bazı hallerde dava hakkı, kamu yararı nedeni ile bazı hukuk davalarında Cumhuriyet Savcılarına, bazı hallerde ilgililere, babalık ve tanımaya itiraz davalarında anaya, bazı hallerde sendikalara vs. olduğu gibi üçüncü kişilere de tanınmıştır. Bir davada tarafların taraf ehliyetine sahip olmaları dava şartıdır. Bu nedenle taraflardan birinin taraf ehliyetine sahip olup olmadığı ve dava süresince de sıfatını muhafaza etmekte bulunup bulunmadığı mahkemece resen gözetilir (Bkz. Prof. B. Kuru H. M. Usulü C:1 Sh: 672 eki açıklamalar ve 11.H.D. 20.4.1998 gün ve 1997/8658, 1998/2609 sayılı kararında ... dava açabilmesi için genel kurulun yapıldığı tarihte ve dava açıldığı sırada pay sahibi olduğunun .... ve davanın devamı sırasında da pay sahipliğinin devam ettiğinin kanıtlanması gerekip, bu durum dava şartı olup mahkemece resen gözönüne alınmalıdır... şeklindeki gerekçe).
Davacı kurum davayı herhangi bir temel hakka dayalı olarak değil, dava tarihinde yürürlükte bulunan mevzuat hükümlerinin kendisine yüklediği görev icabı açmıştır. Değişik bir anlatımla (aktif dava ehliyetini) kanundan alarak açmıştır ki yukarıda açıklandığı şekilde kendisine dava hakkı tanınmış olan üçüncü kişi durumundadır. Davacı kuruma dava açma yetkisi veren (KHK) ile, bu kararnamenin dayanağı olan kanun, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş; yeniden yasal bir düzenleme yapılmak isteniyor ise yapılabilmesi için bir süre tanınmış; bu süre içinde yasal bir düzenlemeye gidilmemiştir. Dairemiz çoğunluğu, iptal ile hukuki bir boşluk oluştuğu; oluşan bu hukuki boşluğun, (KHK) ile yürürlüğü askıya alınan kanunun, (KHK)'nin iptaline ilişkin kararın yürürlüğe girmesini takiben yürürlüğünü (yeniden) sürdürmeye başlaması ile dolacağı görüşündedir. Anayasa Mahkemesi yasama organına görev veren bir konumda olmayıp; yeni bir yasal düzenleme yapılması için verilen süre içinde yasal düzenlemenin yapılmış olmaması, yasama organının görevini savsakladığı şeklinde yorumlanamaz. Zira Yasa teklifi hazırlamakla görevli öğelerin durumdan haberdar olmasına rağmen yasama organının pasif bir tutum takınmasının, bu konuda yasal bir düzenleme yapılmasına şimdilik lüzum görmemesi sonucu olmadığının ileri sürülebilmesi mümkün değildir. Bu nedenle yasa koyucunun, iptali takiben iptal edilen konuda düzenleme yapmak istemediğinin ve bunun sonucu olarak da yasa koyucunun ilga ve iptal olunan yasal düzenlemelerle davacı Kuruma verdiği görevi kaldırdığının kabulü gerekmektedir. Dairemiz çoğunluğunca kabul edildiği gibi (KHK)'nin kaldırdığı kanunun yeniden yürürlüğe gireceği kabul olunur ise, davacı kurumun sadece bu davaya konu olan uyuşmazlık için değil, iptal kararının yürürlüğe girmesinden önceki ve sonraki sair bütün işlemler ile ilgili olarak görevli olduğunun, dolayısı ile (KHK) döneminde olduğu gibi bu gün de bu doğrultuda görev ifa etmesi gerektiğinin kabulü icap edecektir. Bu kanının paylaşılmasının mümkün olamayacağı açık olup; incelenen davacı kuruma ait lahiyalardaki anlatım tarzından ve izlenen güncel gelişmelerden davacı Kurumun dahi bu kanıda olmadığı ve halen bu gayeye yönelik bir faaliyetinin bulunmadığı kanaati doğmaktadır.
Konu bir başka açıdan irdelendiğinde: HGK. nun 10.12.1997 gün ve 1997/19-665-1018 sayılı kararında da ifade edildiği üzere; esasen yürütme, salt kanunların uygulanmasını sağlayan bir görev olmayıp, yasal normlar koyma yetkisini de içerir. Bu yönü ile yürütme organı (KHK)'leri yasa koyucu gibi serbest irade ile hareket ederek çıkarır ki bu tür bir işlevin idari işlev olarak nitelendirilmesi doğru olmaz. Bu bakış açısı ile (KHK) çıkarılmasının işlevsel yönden yasama işlemi ile hiçbir farkı bulunmadığı gibi doğurduğu hukuki sonuçlar yönünden de kanun ile aralarında bir fark olmayıp, yürürlüğe girmeleri ile yürürlükten kaldırdıkları yasa hükümlerinin hukuki varlığını da ortadan kaldırırlar. TBMM. tarafından yürürlükten kaldırılan bir kanunun, söz konusu kanunu ilga eden kanunun Anayasa Mahkemesince iptal edilmesi ile tekrar yürürlüğe girmesinin mümkün olamayacağı açık olup; Anayasa'ya dayalı bir yetkinin kullanılması sonucu Bakanlar Kurulunca vazedilen bir (KHK)'nin Anayasa Mahkemesince iptalinin de sözkonusu (KHK)'nin kaldırdığı kanunun yürürlüğe girmesini sağlamayacağı da o denli açıktır. Zira Anayasa Mahkemesinin iptal kararları idari davalardaki iptal kararlarından farklı biçimde düzenlenerek, iptal edilen kuralın baştan beri geçersizliği kabul edilmemiştir. Bu nedenledir ki varlığı kabul edilse bile oluşan boşluğun Daire çoğunluğunun kabul ettiği şekilde önceki kanunla dolmuş olacağı bu yönden de kabul edilemez. MK. nun 1. maddesi: hakkında kanuni bir hüküm bulunmayan meselede hakimin örf ve adete göre, örfü adet dahi yok ise kendisi vazıı kanun olsaydı bu meseleye dair nasıl bir kaide vazedecek idiyse ona göre hükmedeceğini amirdir. Ancak hakimin bu yetkisini, sübjektif dava hakkına, değişik bir anlatımla temel hakka sahip bulunan bir kişinin açtığı davada kullanabilmesi mümkün olup, böyle bir hakka dayalı olarak dava açmayıp yasa gereği görevlendirilen veya başkasına ait bir hakka dayalı olarak kendisine yasa tarafından dava açma imkanı tanınanlar tarafından açılan davada kullanılamaz. Aksi hal, yani hakime böyle bir davada, bu maddeye göre hüküm vazetme yetkisinin tanınması, yasanın davada taraf olma ehliyetini vermediği bir kimsenin, hakim tarafından davanın tarafı durumuna getirilebilmesi imkanını doğurur ki buna cevap verilemez. Somut olayda sübjektif hakka (temel hakka) sahip olanlar mevcut olup, bunlar davalı şirketten alacaklı olan kimselerdir. Bunların haklarını, mevcut yasal koşullara göre ihtiyar edilmesi mümkün olan dava türleri ile ileri sürebilmeleri, her zaman imkan dahilindedir. Davacı kurumun alacaklılara nazaran durumu, temsil niteliğinde olup (halefiyat dahi olsa durum değişmeyecektir) Yukarıda belirtildiği gibi davacı kurum davasını halen yürürlüklerini sürdürememekte olan yasal hükümlere dayalı olarak açtığından hakimin MK. m.1. hükmüne dayanarak dava şartı olan davacılık sıfatının (aktif dava ehliyetinin) devam ettiğini kabul etmesi mümkün değildir. Açıklanan nedenlerledir ki yerel mahkemenin, davacı kurumun aktif dava ehliyetinin dava sırasında son bulduğu gerekçesine dayalı olan davanın reddine ilişkin kararında isabetsizlik bulunmadığından onanması gerektiği kanaati ile sayın çoğunluğun bozma görüşüne katılmıyorum. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy