(765 S. K. m. 46)
Dava: Orman suçlarından dolayı nizamnamenin otuz üçüncü maddesi mucibince hükedilen para cezalarının tazminat mahiyetinde olduğu ötedenberi takarrür etmiş içtihatta iken bu kerre yapılan müzakerede mezkür otuz üçüncü maddede yazılı para cezalarının hukuku amme para cezası mahiyetinde olduğna dair yeni bir ekseriyetin tahassülü sebebiyle içtihadın tebdili zarureti hasıl olduğundan keyfiyetin tevhidi içtihat tarikiyle halli Üçüncü Ceza Dairei aliyesinin 14.11.933 tarih ve 474 numaralı müzekkeresiyle talepedilmesi üzerine 15.11.933 tarihine müsadif çarşamba günü içtima eden Heyeti Umumiyeye kırk iki zatın iştirak ettiği görüldükten ve müzakere nisabı tahakkuk ettikten sonra bu babta söz alan İkinci Ceza Dairesi Reisi Fahrettin Beyefendi:
Yüksek heyetinize arzolunan mesele:
Orman para cezaları hukuku amme cezamıdır, tazminat kabilinden cezamıdır, meselesidir.
Son Af Kanunu hukuku ammeden olan para cezalarını affetmiş, tazminat kabilinden olan para cezalarından gümrük ve inhisar idareerinin komisyou mahsuslarınca hüküm ve tatbik olunmakta olanlarından maadasını aftan istisna etmiştir.
Böyle olmakla beraber bu kanun, tazminat kabilinden cezaların hangi cezalar olduğunu sarahaten tayin etmemiştir.
Binaenaleyh bu tayini biz yapmak mecburiyetindeyiz. bu nokadan tetkikatımızın varacağı neticeye göre hangi cezalara tazminat kabilindendir dersek onlar infaz olunacak ve hangi cezalar hukuku ammedendir dersek onlar da affa uğrayacaktır. Bu itibarla meselenin ehemmiyeti büyüktür.
Bu işi münhasıran bizden evvelkilerin bize bırakmış oldukları nazari kaidelerle halledemeyiz. Cumhuriyet devresiyle başlayan inkılap, eslafımızın içtihatlarına medar ve memba olan şerait ve müessesatı kökünden kaldırmış, yeni tesisatıyla, onları vücuda getiren kanunlarıyla ve alelhusus o kanunlara saik ve hamil olan düşünüş tarzlarıyla gözümüz önünde büsbütün yen ibir yol açmış, yeni bir cihan yaratmıştır. Binaenaleyh her içtihat hatvemizde dünden ziyade bugünün mevzuatından mülhem olmak ve o mevzuattan hüküm ve kaideler ve hatta nazariyeler çıkarmak mecburiyetindeyiz.
Mamafih bu mecburiyet, bizden evvelkilerin mümasil meselelerde ne esasa dayanmış olduklarını araştırmamıza mani teşkil etmez, bilakis onların araştırıp esbabı mucibesine vakıf olmakladır ki ileriye doğru atacağımız hatveler daha sağlanmış olur, çünkü içtimaiyeti alakalandıran her meselenin bir sebebi olması nasıl zaruri ise sebebi olması nasıl zaruri ise sebebi zail olan bir şeyin hikmeti mevcudiyeti kalmaması da o kadar tabiidir ve işte maziye matuf olacak tetkikatımız bizi böyle bir neticeye vardıracağından dolayıdır ki lüzumludur.
Bu bakım sahasından gözümüzü geriye çevirirsek görürüzki yakın seleflerimizin (tazminat kabilinden ceza) diye başlı başına bir nazariye haline koyarak hükümleri ve kaideleriyle bize devretmiş oldukları hukuki mevzuun menşei ta şeriat esaslarına kadar dayanır. Filhakika şeriatin diyet, ereş, hükümeti adl, kassama tabirleri altında aksam ve ahkamını kaide ve zabıtalara bağlamış olduğu şeyler bugünkü ifadesiyle tazminat kabilinden olan para cezalarından başka şeyler değildi. Çünkü bunlar bir suçun ekseriya biricik mucip ve muktezası idi ve böyle olmayan yerlerde şer'i hükme inzimam eden tazirler dahi ancak suça terettüp eden şer'i hükme fer'i olarak tatbik olunur, yoksa suçun bizatihi icabı sayılmazdı. Kanuni Süleyman, Dördüncü Mehmet zamanları ve Tanzimat akabinde 1256 v 1267 tarihlerinde konulan ceza kanunları ancak tazirin hudut şartlarını koymakla iktifa ederek bu esasa dokunmuş değillerdi. 1274 tarihli Ceza Kanunu şer'an diyet, ereş hükümlerini istilzam eden suçlara amme hakları namına cezalar koymakla beraber bunlara şer'an dahi terettüp eden hükümlere dokunmamış olduğu için o tarihten itibaren şer'i haklar katliamda müterettip kısas müstesna olmak üzere bir suçun sebebiyet verdiği tazminat mahiyetine inkılap etti. O zaman henüz ceza usulleri yoktu. Mamafih olduktan sonra o dahi bu esası kaldıramamıştı. 1274 tarihli Kanunu Ceza da amme hakları esasını kurmakla beraber bazı hallerde o kanuna göre verilecek cezanın dahi mutazarrıra ait olabilmesini istisnai kabul etmişti.
179. maddesinde yirmi günden az işinden kalmayı veya hasta yatmayı intaç eden cerh ve darplar hakkında ya hapis veya ona bedel bir altından beş altına kadar para cezası alınıp yaralanan veya dövülen kimseye verilmesini hükmetmekte hakimi muhayyer bırakıyordu. İşte umumi mahkemelerde tazminat kabilinden cezanın menşei bu oldu.
Umumi cürümler sahasında böyle olan bu keyfiyet, hususi suçlar bahsinde de böyle idi. Filhakika adli tarihimiz gösteriyorki eski zaman kadılarının, vali ve mütesellimlerinin, hulasa her hüküm ve irade sahibinin mükellef olduğu birtakım işler ve her iş münasebetiyle almaya salahiyetli bulunduğu birtakım para cezaları vardı. Bu cezalar ekseriyetle bir emir ve nehi'ye muhalif hareketin cereme cezası idi ki bunları alanın hakkını ve hasılatını teşkil ederdi.
İşte bunlar gibi rüsumat idarelerinin kaçakçılık ve hilaf nizam hareketlere karşı aldıkları paraların kendi haklarını teşkil etmesi çok zamandan beri cari olan bir usul cabından idi. Sonraları devletin merkez ve taşra teşkilatı medeni bir hale konulmuş, nizami mahkemeler teşkil olunmuş olduğu halde dahi rüsumat idareleri bu tarihi haklarını esasen muhafaza ettiler. Vakıa 28 ramazan 1279 tarihinde yapılan (Gümrüklerde hile ve hud'anın men'i) izamiyle gümrüklerin bu hakkı az çok mazbut bir şekle bağlanmakla beraber esas itibarıyla gümrük para cezalarını gümrüklerin hüküm ve tahsil etmesi bu nizamda da kabul olunmuştu.
Yalnız müsadere mazbataları şeklinde hükmettikleri cezalara itiraz halinde iş ticaret mahkemelerinde görülmekte ve doğrudan doğruya hilafı nizam hareketlere karşı hükmettikleri cezalar dahi itirazen idare meclislerinde tetkik olunmakta idi.
Gümrük idareleri cezai naktili işlerde eşya sahibile uyuşup kat'ı niza etmeye salahiyetli idiler.
O zaman devlete para lazım oldukça ve Avrupa'dan para bulamadıkça İstanbul'da teayyün etmiş ve hükümet nezdinde itibar bulmuş yerli ve yabancı bazı taraflardan istikraz eder ve her istikraz mukabilinde rüsumatın bir cüz'ünü karşılık gösterir idi. Bu karşılıklar borca tekabül edemeyecek bir hale gelince yabancı taraflar devleteri vasıtasıyla hükümeti sıkıştırmaya başladılar. Bu yüzden Devlet nihayet rüsumat idaresinin altı kalem varidatını ve bunlara müteallik cezaları on sene müddetle u taraflara terk ve tahsis ile bir Rüsumu Sitte idaresi teşkiline mecbur kaldı. 22/10 teşrinisani 1879/1295 tarihinde vücuda gelen bu teşekkülü Osmanlı Bankası müesseseleri namına bazı yabancılarla yerli taraflardan Corç Zarifi, Salamun Fernandiz, Teudor Mavrokordato gibi bazı Rumlar ve Yahudiler idare ediyordu.
Bu idare iki sene sonra yani 20 kanunuevvel 1881/297 tarihinde Düyunu Umumiye Varidatı Mahsusa idaresine inkılap ettiği zaman kendisinin haiz olduğu hak ve salahiyetler dahi düyunu umumiyeye intikal etmiş ve bu suretle devletin gözü önünde yine devletin bir kısım haklarına sahip yabancı bir teşekkül vücuda gelmişti.
Düyunu Umumiye ve hatta iptidaları pul ve saydı bahri cezalarından maada cezaları idare meclisleri kararıyla tahsil ederdi.
Düyunu umumiyenin bu vaziyeti 302 tarihine kadar mahkemeleri yalnız icrai safhada alakadar ederki 300 tarihinde teşekkül eden müşterekülmenfaa inhisarı duhan şirketinin tesisi münasebetiyle hükümetçe kabul olunan 15 kanunuevvel 1302 tarihli nizamnamede para cezalarının da şirkete aidiyeti kabul olunmasından itibaren mahkemeler bu işlerle alakalanmışlardır. Şu kadarki bu alaka hukuki mahiyette bir alaka idi, çünkü o nizamnamede tütün para cezalarına ait davaların dahi şirketin dava arzuhali üzerine Hukuk usulü Muhakemesi Kanununa göre bidayeten ve istinafen rüyet ve hükmü bidayet ve istinaf hukuk mahkemelerine verilmiş, icrası da bittabi hukuk usul ve kaidelerine tabi tutulmuş idi.
Buna ukabil düyunu umumiyeye ait kalan tuz, damga, ipek, müskirat ve saydı bahri rüsumunda neş'et eden davalar kemakan idare meclislerinde kalmış iken 18 Şubat 1329 tarihinde yapılan bir kanun bu işleri umumi mahkemelere vermiştir.
Kanun (mehakimi umumiye tabirile iktifa edip bu mehakimi umumiyenin ceza mı hukuk mu olacağını göstermediği halde mahiyetlerine nazaran ceza mahkemelerine aidiyeti kabul olunmakla ceza mahkemeleri o tarihten itibaren bu cezaların adını koymak ve bunları onlara vercekleri mahiyet icaplarıyla mütenasip hüküm ve neticelere tabi tutmak mecburiyeti karşısında kaldılar.
Ceza mahkemeleri bu cezalara bütün ahkam ve netayicile ceza mahiyeti atf ve izafe edemezlerdi. Bu mahiyeti ermek Mavrokordato, sarraf Hayim ve saire gibi alacaklıların manevi şahsiyeti ve hesabına ceza hükmetmek demek olacağından devlet mahkemelerinin kaza sıfatının menşeleriyle kabili telif olamazdı. Binaenaleyh bunlara hususi bir mahiyet vermek zarureti vardı. Hususi bu mahiyeti bulup vermek, birbirinin menşece ayni ve mümasili olan tütün işlerinin nizamından ve 19 kanunusani 1295 tarihli kanun ile hakkı şahsiler için konulan esastan ve ait oldukları kanunların hususiyetlerinden ilham aldılar. Aynı zamanda garbın buna az çok benzeyen esaslarından da istifade ettiler.
Garbın mümasil esasları ki demokrasi hukuku esasiyesinin ilk zamanlarından kalma zihniyetin mahsulü idi, buna nazaran devletin bir asli vazifesi, bir de tali salahiyetleri vardı.
Memleketi müdafaa, adaleti temin, masarifi idare ve bunları ıslah vazifeleri asli vazifelerinden ve bu vazifeleri görmek için lazım olan parayı vergi şeklinde milletten almak da asli haklarından idi. Bu işlerde devlet, devlet sıfatıyla hareket eder, bu sıfatıyla vaki olan emir ve nehiylerine aykırı hareketlere karşı cezalar verir ve bu cezalar amme cezalarından olurdu. Buna karşı devletin ticaret etmesi, ticaret maddelerinden bazı şeylere el sunması, bazı mevaddı inhisar altına alması veya bu inhisar hakkını muayyen teşekküllere vermesi kabilinden ihtiyaratı, devlet hakkından neş'et eden hakların asli icaplarından sayılmıyor, bunlara müteallik salahiyetleri olsa olsa asli vazifesini daha kemalile yapabilmesi için lazım olan parayı temin noktasından caiz görebiliyordu. Bundan dolayı bu ikinci sıfatla hareketten neş'et eden haklar devlet hakkı olmaktan ziyade şahsi mahiyeti haiz tanılıyor ve bu telakki icabı olarak bunları kullanmanın neticelerinden dolayı devletin dahi ledelhace bir fert gibi davacı sıfat ve şeraiti altında mahkemeler ekoşması lazım geliyordu.
İşte garbın bu telakkiyatından ve bu telakki mahsulü olarak koymuş olduğu kaidelerden ilham alan mahkemeler düyunu umumiye hakkına taalluk eden cezalara o zamanki Ceza Kanunumuzun da müsaadede bulunmasından istifade ederek (tazminat kabilinden ceza) dediler ve her birinin ait oldukları kanun ve nizamlardan çıkarabildikleri manalarla bunları bir asla irca ettiler. Bu asla göre bu cezalarda hukuki mahiyet galipti. Binaenaleyh dava açıp açmamak, açtıkları davadan vazgeçip geçmemek, sulh olmak hakkı münhasıran mercilerine aitti. Hüküm haline gelen işler icra kanununa göre bir hukuk ilamı gibi tahsil ve infaz olunur, tahsil olunmayan cezaları da icrai hapsile tazyika tabi tutulur idi.
Cumhuriyet devri bu işleri bu vaziyette buldu.
Halbuki cumhuriyetin bu mevzua müteallik telakkileri demokrasi hukuku esasiyesinin ilk telakkileri değildi. Devlet, memleketin salah ve kemaline matuf hareketlerde devletçilik ilkesinin icaplarından doğan haklar ve salahiyetlerle yürümek azminde idi.
Siyasetinin esası devletçilik idi. bu esasa göre devletin mesela bir ticaret işine el sunmasını manası o işi devletçe idare etmede memleket hesabına, memleketin iktisadiyatı namına menfaat ve maslahat görmesiyle ifade olunabilirdi, yoksa mücerret para almak fikri değildi. Binaenaleyh devletçilik eası, şümulüne aldığı işlerde devletin şu veya bu tarzda iki yüzlü sıfatlarla hareketine asla müsait değildi.
Devlet memleketin selameti, tekamül ve terakkisi namına lüzumlu gördüğü her şeye devlet sıfatıyla el sunacak ve buna dair emirleri o sıfatla verecekti. Binaenaleyh bu emir ve nehilere uymayan hareketlerin müeyyide ve neticeleri olacaktı.
Böyle olunca devletin devlet sıfatından doğan haklarını kullanmanın neticelerinden dolayı bir hukuk davacısı sıfatıyla ceza mahkemelerinde koşması kendi gayesine külliyen aykırı bir iş olur, bugünkü hukuku idare ilmiyle, bugünkü hukuku esasiye ilmiyle asla uyaşamazdı.
İşte bu hareket mebdeinden işe başlayan Devlet, Düyunu Umumiyenin ilgasiyle vazifelerinin Maliye vekaletine devrinden itibaren o müesseseye ait işler hakkındaki ihtiyaratını peyderbey ve hatve hatve kullandı. Bir taraftan tütün, tömbeki, enfiye ve sigara kâğıdı gibi muüyyen maddeleri devlet inhisarı altına almakla beraber bu yeni teşekküller münasebetiyle yaptığı kanunlarda o kanunların emir ve nehyine muhalif hareketleri ne mahiyette telakki ettiğini de gösterdi. İptida tütün idarei muvakkatesi ve sigara kâğıdı inhisarı hakkındaki kanun ile men ve zecr ettiği harekatı men ve takip vazifesiyle bütün memurlarını hatta ceza tehditi altında mükellef ve mes'ul tuttu. 926'da yaptığı müskirat inhisarı kanununda hilafı memnuiyet müskirat imaline bir haftadan bir seneye kadar hapis cezası verdi. 927'de yaptığı ilk Kaçakçılık Kanunu ile alelıtlak gümrük ve inhisar kaçakçılıklarına hapis cezasıyla beraber ağır cezai nakdiler tayin etmek suretiyle tütün kaçakçılıkları hukuku ammeyi muhil suçlardan saydı.
929'da yaptığı 1510 no'lu kanun ile bu esası tevsian teyit etti ve nihayet son 1918 no'lu kanun ondan evvelki mümasil kanunların müphem bıraktığı asli ve usuli noktaları da tavzih etmek suretiyle bütün kaçakçılık suçlarını hukuku ammeyi bozan suçlardan saymış ve hukuku amme ahkem ve usulüne tabi cezalarla men ve zecr etmiştir.
Kanun vazıı işbu kanunlarda ne gibi cezaları mali mahiyette addettiğini gösteren esas ve kaideler de koymuştur.
Bu cümleden olarak damga cezalarını kemakan hukuk mahkemelerine bırakmış, maliyeye mütealik işlerin cezalarını Tahsili Emval Kanununa tabi tutmuş, tütün inhisariyle zürra arasında tütün ekme mukavelesinden mütevellit ihtilaflarla kaçak tütün ve kâğıt ve tömbeki ve enfiye istimal ve istihlakine müteallik hareketleri mahkemelerden alarak komisyonu mahsuslara vermiş ve yine bunun gibi münhasıran para cezasını istilzam eden ve kaçakçılık sayılmayan gümrük işlerini de kezalik mahkemelerden alarak gümrük komisyonlarına bırakmıştır.
Bu noktalara müteallik kanun hükümlerine yüksek heyetinizin bilhassa dikkatı nazarını celbederim. Bu hükümlerden vazihan anlaşılıyorki devlet, amme haklarını alakalandırmayan ve tamamen mali mahiyette mülahaza olunmak lazım gelen işlerde kendisini ceza mahkemeleri karşısında bir davacı sıfatıyla bulundurmaya asla razı olmamış ve her nerede mali mülahazaya müstenit bir hal görmüşse o işi mahkemeden alarak idari veya mali müesseselere vermiştir.
İmdi vazııkanun bu ihtiyaratiyle nazarı dikkatimize yeni bir esas ve kaide koymuş ouyor ve kaideye göre ceza ister mali ve ister enami mülahaza ile konulmuş olsun devletin hakkıdır. Devlet mali mahiyeti galip olan cezalara müteallik haklarını, mali veya idari merciler veya hukuk mahkemeleri vasıtasıyla istifa eder. Enami mahiyeti galip olan veya münhasıran bu mahiyette bulunan haklarını da müddeiumumileri marifetiyle takip ve temin eder. Binaenaleyh herhangi bir cezadaki takip ve temininde müddeiumumilerin bir vazifesi ve mükellefiyeti vardır, onda enamın yani ammenin menfaatı mülahazası galiptir. Bu kabil işlerin sevk ve takibinde şu veya bu dairenin vazifedar sıfatıyla müddeiumumöiye iştirak ve müdahalesi müddeiumumilere yardım noktasından bir lüzum ifade eder, yoksa o işin mahiyetini değiştiremez ve o cezaya o daireyi mutasarrıf kılamaz.
Bir vergi tahsildarı, tahsiliyle mükellef olduğu parannı nasıl sahihi değilse bugünün inhisar ve gümrük memurları dahi müddeiumumilerin arkasında takip ve talsiliyle mükellef oldukları paraların öylece mutasarrıfı değildirler. Bu cezaları müstelzim hareketleri müddeiumumiliğe tevdia mecburdurlar. Takipten vazgeçemezler, alakadarlarıyla sulh olamazlar, cezayı af ve tenzil edemezler. Nitekim para cezalarına kanunları hükmünce el sunmak salahiyetini haiz olan bütün dairelerin bu cezaları olduğu gibi devlet Hazinesi'ne teslim ile mükellef bulunmaları, o cezaları diğer paralarda yaptıkları gibi sarf ve istimal edememeleri bu esasın ifadesidir. Gerçi son kaçakçılık kanununda dahi tahsil olunacak para cezasının yüzde şu kadarı şuna ve bu kadarı buna tevzi olunacağı yolunda bazı hükümler yok değilse de bu, o taksimi yapacak daireye bir tasarruf hakkı değil, bir vazife tevdi etmiş olmaktan başka bir şey ifade etmez.
Alakadar dairenin tasarruf hakkı olsa olsa cezanın taalluk ettiği şeyin aynine müsadere hakkı ve o şeyi elde edinceye kadar yapılmış olan masrafların istifas noktalarında kabili mülahazadır. Yeni usulümüzün esası ve yeni kanunlarımızın hedefi budur. Binaenaleyh tatbikat sahasındaki ölçümüz dahi bu olmalıdır. Vaziyeti bugünkü gülünç ve manasız şekliyetlerden kurtarmak ancak bu sayede mümkün olabilir, bittabi bu marurazatım eskiden kalma bazı hususi kanunlarda hilafına sarahat bulunan hallere şamil değildir. O kanunlar dahi sırası geldikçe zaman zaman tadil olundukça bu esasa tevfik olunacakları tabidir ve tevfik olununcaya kadar bizler için o sarahatla mukayyet olmak mecburiyeti zaruridir. Mamafih bunlar hakkında dahi imkân nispetinde bugünkü zihniyetle hareket etmek içtihadımızı imkân nispetinde bu esasa uydurmakla işte hususi kanunlarda yazılı para cezalarının bugünkü esasat muvacehesinde hal ve vaziyetlerini şu suretle tespitten sonradır ki orman cezai nakdilerinin asli mahiyetlerini hatasızca tayin mümkün olabilir.
Yüksek heyetinizin malümudur ki bugün elimizde bulunan Orman Nizamnamesi 1 kanunusani 1285 tarihlidir, yani tam 85 seneliktir.
Bugünkü esasat icaplarından kat'ı nazar nizamnamenin çıktığı tarihte on uyapanların istinat ettikleri esbabı mucibeleri ve kanununun o zamanki şerait ve icabata sarih bir istisna teşkil edecek mahiyetteki ahkamını göz önüne almak dahi bu cezaların nasıl bir ceza olduğunu tayine kafidir. Filhakika bu nizamnameyi yapan o zamanki Şûrayı devletin bir mazbatası vardır. 11 şevval 1286 tarihli olan bu mazbata da orman nizamnamesinin ne gayeler gözetilerek yapılmış olduğunu sarahaten gösteriyor. Bunda aynen deniliyorki, (Miri ormanlarını idarei mahsusa altına almanın iki asıl olup biri bunların harabiden vikayeleriyle serveti tabiiyi memleketin bekasına hizmet etmek ve diğeri hüsnü muhafaza, semeresiyle kesilip satılacak ağaçlardan ve ormanlara mahsus olan mahsulattan hazinei devletçe nakten istifade olunmak maddeleridir. Esnais müzakerede irat olunan bazı mütalaat karar iktizasıncı bilimum ormanların asarı, serveti tabiiyeden olması, vikayelerinde olan menfaatı maddiye ve maneviyenin yine umuma ait bulunması itibarıyal eşhas uhdelerinde bulunan koruların bile külliyen kat ve imha olunamaması zımnında idarei mahsusasına hakkı nezaret verilmesi tasavvur olunmuş ise de bunun icrası umumi bir Orman Kanunu yapmaya mütevakkıf olup bu yolda lazım gelen müzakereta mübaşeret mkılınması dahi daireye havale buyrulduğundan anın karar ve neticesi bundan böyle arz ve beyan olunmak üzere bu layihanın ahkamı miri ve vakıf ormanlarıyla kasabat vakfı baltalıklarına hasredilmiştir) denilmekte ve mazbatanın daha aşağısında da (miri ormanlarının tahtı muhafazaya alınmaları mukarrer olduğu misillü muhafaza edilen ormanlardan hilafı nizam şunun bunun eşcarı kat etmeleri külliyen memnu olacağından orman nizamınca muhalif zuhur edecek ceraimin muhakemesi mehakimi nizamiyeye muhavvel olmak üzere iktiza eden takayyüdat ve ceraimi mezküreye muktazi olan mücazat faslı mahsuslarında beyan kılınmıştır) denilmektedir.
İmdi bu esbabı mucibe dahi gösteriyorki orman nizamnamesinin vaz'ında saik olan asli gaye para almak değil, umuma ait bulunan menfaatı maddiye ve maneviyeyi muhafaza etmektir. Para almak meselesi bunun zımnında derpiş olunmuştur. Umuma ait olan menfaatı maddiye ve maneviyeyi ihlal edenlere karşı mücazat konulmuş ve bu hususta iktiza eden takayyüdatın nizamı gösterilmiştir.
Bir kerre bu esbabı mucibeye istinat eden bir cezanın mahiyetini tayine yine bu esbabı mucibe kafi olmaz mı?
Mamafih nizam bu mahiyetin tayinini yalnız esbabı mucibeye bırakmamış, metninde dahi bizim için medar ve mesnetz olacak hükümler koymuştur.
Mesela 37. maddesinde orman memurları tarafından izin verilmeden ağaç kesenler 33. madde mucibince ruhsatsız ağaç kesme hakkında muayyen olan ceza ile mücazat olunurlar, 49. maddesinde, (ormanlara müteallik cünhadan dolayı eşhası müteaddidenin muahezesi icap ederse Ceza Kanununun 46. maddesi hükmünce haklarında hükmolunacak cezalar için cümlesi yekdiğerlerine kefili bilmal addolacaktır) ve 52. maddesinde, (haklarında hükmolunan cezai nakdiyi tediyeden ve kefil iraesinden aciz olanlar hükmolunan cezai nakdinin beher iki beşliğine mukabil bir gün hapsolunur) denilmektedir.
İmdi bir kanunki meyhinatının müeyyidesini mücazat tabiriyle tevsim etmekte ve bu mücazatı Ceza Kanunundaki cezaların ahkam ve kavaidine tabi tutmaktadır; bunlarda şahsi ve hukuki mülahazaya nasıl imkân tasavvur olunabilir?
Kaldıki mesele yalnız Orman Nizamnamesinin metni aslisinden ibaret değildir. Devlet, Cumhuriyet devrinden itibaren ormanlara müteallik peyderbeş koymuş olduğu kanunlarla ormanları ve bunlara karşı vaki olan emir ve nehiylerine mugayir hareketleri ne yolda telakki ettiğini bize daha sarih olarak kendisi göstermiştir. Ezcümle 22 Nisan 1340 tarihinde Orman Nizamnamesinin mücazat babına zeyletmiş olduğuğu kanun ile ormanlardan ruhsatsız ağaç kesmeye müteallik hareketleri para cezasından başka bir haftadan bir aya kadar hapis cezasıyla dahi tehdit etmiştir.
Bu men ve nehinin tatbikatta nazardan dur tutulması imkânı olmayan bir manası vardır; herhangi bir fiili memnun ki cezai müeyyidat meyanında cismani mücazat ile de men ve zecrolunmuştur, mevzuatı mevcudemiz hükmünce buna terettüp eden para cezası bir cezai fer'i mahiyetine inklap etmiş olur. Fiili memnuun cezai müeyyisedisi hapsile beraber para cezası olunca bunun heyeti mecmuasını bir kül halinde nazara almak ve para cezasını da hapsin tabi olduğu ahkama tabi tutmak zarureti vardır. Bu zaruret dahi orman para cezalarına hukuki bir mahiyet vermeye manidir.
Mamafih kanun vazıının buna müteallik ihtiyaratı bundan da ibaret değildir. Orman Nizamnamesine zeylettiği kanunu çıkardığı gün çıkarmış olduğu diğer bir kanun ile ki adı (Türkiye'de Mevcut Bilimum Ormanların Fenni Usul Dairesinde İdare ve İşletilmeleri Hakkında Kanun)dur, onun birinci maddesinde devlete, efrada, şirketlere, cemiyetlere, müesseselere ve köylere ait bilumum orman, koru ve baltalıklarda kat'iyyat icrasını metninde koyduğu kuyut ve şuruta tabi tutmuştur.
Ferdin doğrudan doğruya kendi tasarrufu altındaki korulara bile murakabe hakkını kullanmakta kendini vazifedar sayan devet bu hareketiyle mali mülahazaya istinat etmiştir, denilebilir mi?
Yine ayni senenin haziranı içinde Heyeti Vekilece yapılan kanuna müstenit bulunan 25 Haziran 1340 tarihli talimatnamede devlet ormanlarının muhafazasında istihdam olunmak üzere her sene Müdafaai Milliye Vekaletinden ehazı asker şuabatı vasıtasıyla Ziraat Vekaleti emrine işbu vekaletçe talep edilen miktirda efradı cedide tefrik ve ita olunması ve efradın ikinci sınıf orman muhafaza memuru unvanıyla orman muhafaza kıtaatında kullanılması ve bunların hizmeti mükellefe müddeti jandarmadaki emsallerinin terhislerine ve yerlerine efrat ikamesine kadar devam etmesi ve bu efrat sureti daimede mıntıkaları dahilinde geş tü küzar ederek ruhsatnamesiz kat'iyat, imalat ve nakliyatı men ve hilafı kanun ve nizam hareketlere karşı mütecasirlerini zahire ihraç ve ormana müteallik bütün8 memnüatı tatbik ve infaz velhasıl orman kavanin ve nizamatiyle muayyen vezaitifi ve zabıtai mania ve adliye vazifelerini ifa ile mükellef olmaları kabul ve tespit olunmuştur.
Vatan müdafaasına tahsis etmiş olduğu kuvvetin bir kısmını bu işlerde hasren kullanacak kadar ormanlara ehemmiyet vermiş olan devetin orman memnuatına müterettip müeyyidatı şahsi mahiyette saydığı nasıl kabul olunabilir? Ne hacet bundan sonra yapılmış olan (Yabani Ağaçların Aşılanması Hakkında Kanun) ile devlet bir adamın kendi bahçesindeki ağacını kesmesini bile memurini aidesinin murakabesine ve ruhsatına tabi tutmuş iken devlete ait ormanlarda vukua gelecek menhiyatı şahsi hak sayması tasavvur olunabilir mi?
Velhasıl hangi bakım noktasından tetkik edersek edelim, orman para cezalarını orman idaresinin şahsi hakkı ad ve telakki etmeye imkân bulamayız. Bunlar ammenin maddi ve manevi menfaatlarını ihlal eden hareketlerin müeyyideleridir.
Mahkemei Temyizin şimdiye kadar bunu bu suretle telakkiye imkân ve zaman bulamamış olması bundan böyle dahi öylece gitmesine hiçbir zaman cevaz bahş olamaz. emyizin mevki ve vaz'iyeti çok mühim, çok tarihidir. Devlet herkesten evvel ve herkesten ziyade bizdendirki yaptığı şeylerin ruhuna nüfuz etmek kudret ve kabiliyetini bilhakkın beklemekte, en vatani ve en esaslı gayelerini adalet cihazının idrak ve irfanının semeratına bağlı görmektedir. Biz bu vaziyet karşısında hâlâ elli yıllık kaidelerin tesiri altında kalmaktan kendimizi kurtaramaz isek devlet ve millete karşı en tarihi vazifemizi yapamamış, yapamadığımızı kainata karşı ispat etmiş oluruz.
Son sözüm budur.
Nusret Beyefendi; Şimdiye kadar dairesi ne için tazminat kabilinden addetmiştir?
Birinci Reis İhsan Beyefendi; 1441 numaralı kanunun mer'iyete vazedilmesi münasebetiyle mevzuubahis olunmuştur ve orada tazminat mahiyetinde addedilmiştir.
Fahreddin Beyefendi; eski itiyadatımızın tesiri altında kalmış olmaklığımızdan ibarettir. 31. madde tedvin edildikten sonra böyle bir ihtilaf çıkmıştır. 340 senesinde kanun hapsi vazetmiştir ve o zaman mevzuubahis olması lazım iken yemek yemeye vakit bulamayan bizler bunu tetkike imkân bulamadık. Bizim bu kararımızla bütün efradı milletin takibata tabi tutulması muvafıkı madelet değildir.
Osman Remzi Beyefendi; kanun kat edilen ağacın kıymetinin tazmininden başka bir de devlete ait resim istemektedir. İşte bu resim için cezai nakdi koymuştur.
Fahrettin Beyefendi; para cezalarının resim muadili olduğunu kabul edecek elimizde bir mesnet yoktur. Hapisle beraber hükmedilen para cezalarının hapisten tefrikine de imkân yoktur.
Kırk beş senelik teamülün neticeleriyle hareket edişimizdir.
Kudret Beyefendi; bir fiilden iki tazminat alınmasına imkân olmadığı gibi esasen bu para cezalarının hapse tahvil edilmekte olmasına ve suçlunun sinninden dolayı tenzilat icra edilmekte bulunmasına göre bu para cezasının hukuku ammeden olması lazımdır.
Şevket Beyefendi; takibat için mevzu maddei muaddelede üç hüküm terettüp ediyor. Tazminat cezai nakdi ve hapis cezai nakdi hükmettikten sonra ayrıca tazminat kabilinden para cezası hükmedilmesi mantıkan doğru değildir ve vazııkanunun maksadı da bu değildir. Binaenaleyh maddedeki cezai nakdi tazminat mahiyetinde değildir.
Nazmi Beyefendi; Beraat kararlarını orman idaresi temyiz ederse tetkik ediyor ve para cezası hükmedilmemesi noktasından bozuyorduk. Müddeiumumi temyiz ederse hukuku şahsiye cümlesinden olması hasebiyle temyiz edemezsin, diyorduk. Böylece vaz olunan kaideye muhalif olarak dermeyan edilen noktai nazarlar Hazine'nin de aleyhinedir.
İbrahim Etem Beyefendi; Fahreddin beyefendi, hukuku amme nev'inden olan para cezaları ile tazminat kabilinden olan para cezalarının tefriki için bu para cezalarını veren mercie nazar edilmesi lazım geldiği ve eğer para cezası heyeti mahsusalardan verilmiş ise, o para cezası tazminat kabilinden ve eğer para cezası mahkemeden verilmiş ise o para cezası hukuku amme nev'inden olduğunu beyan buyurdular. Bendeniz bu noktai nazarda isabet göremem. Bir para cezasının tazminat kabilinden veya hukuku ammeden olduğunu taayyün için (merci) kıstas olamaz. 1918 numaralı kanunun 25. maddesinin birinci fıkrası gümrük veya inhisara tabi mevaddın, istimal ve istihlak kasdına mukarin olsa dahi para cezası yirmi lirayı geçmiş olduğu surete kaçakçılık suçunu teşkil ediyorki rüyet ve karara raptı mahkemelere ve yirmi liradan dun olduğu surette keyfiyetin karara raptı heyeti mahsusalara ait olduğunu gösteriyor.
Mesela, üzerinde 4 kilo tütün tutulan ve maksadı istihlak kastına mukarin bulunan bir şahsa para cezasını heyeti mahsusalar 1701 no'lu kanunun 60. maddesi beher kilosu beş lira hesabıyla 20 lira olarak tayin eder ve fakat bu zatın üzerinde beş kilo tütün tutulsa hususi kanun mucibince para cezası 20 lirayı geçtiği için iş kaçakçılık olur ve o adama hapis cezasıyla beraber yine 1701 no'lu kanunun 60. maddesi mucibince ayrıca para cezasını mahkemeler tayin eder. Tatbik edilen kanun her iki noktada 1701 no'lu kanundur. Fahrettin Beyefendinin heyeti celileye kabulünü teklif ettikleri kıstasa göre ayni kanuna istinaden para cezasını heyeti mahsusa tayin edince o para cezası tazminat kabilinden olacak ve eğer para cezasını mahkemeye tayin etmiş ise o para cezası hukuku ammeden olacak. Halbuki, bir kanundaki para cezası ya hukuku ammedendir veya tazminat kabilindendir. (Merci) bu hususta asla kıstas olamaz. Şimdiye kadar tevhidi içtihat suretiyle halledilmiş olan cezai mesail içerisinde bugünkü müzakeremiz mevzuunu teşkil eden (cezai nakdilere) asli mahiyetlerine göre (ad takma) bahsi kadar çetin bir bahisle karşılaşmadı. Çetin oluşu, elimizde ve önümüzde (sabit) bir ölçünün bulunmamasından neş'et etmektedir. Çünkü yapılan müteaddit hususi kanunlarda gösterilen para cezaları hakkında sabit bir kıstasın nazara alınmadığını görüyoruz, bunun içindir ki yükün ağırlığı biz hakimlerin omuzları üzerindedir. Bir para cezasına (tazminat kabilinden para cezası) veya (hukuku ammeden olan para cezası) demek pek kolay bir şeydir, fakat ne için herhangi bir kanunda para cezası tazminat kabilindendir ve ne için diğer bir kanundaki para cezası hukuku ammedendir? İşte (bu ne içinlerin) cevabı ve bu para cezalarının nev'inin tefriki bizlerden bekleniyor. Cumhuriyetin 10. yıldönümü münasebetiyle yapılan 2330 numaralı umumi Af Kanununun birinci maddesinde, kanunun yalnız para cezası veya para cezasıyla birlikte yukarı haddi beş seneyi geçmeyen hürriyeti bağlayıcı bir ceza ile cezalandırdığı suçlardan dolayı maznun olanlar hakkında takibat yapılamayacağı söylenildikten sonra onuncu maddesinde aynen şöyle deniliyor: (Bu kanundaki para cezasından maksat, belediye varitadına dahil olan para cezalarından başka umumi veya hususi kanunlarında yazılı olan hukuku amme para cezalarıdır) Demekki vazııkanun bu onuncu maddenin ikinci fıkrasında istisna ettiği tazminat kabilinden olan para cezalarından başka olan para cezasını affetmiyor ve benim af ettiğim para cezaları hukuku amme para cezalarıdır, demekle iktifa ediyor ve tatbikatını bizlere bırakıyor. Para cezalarını (tazminat kabilinden) veya (hukuku ammeden) diye tasnif nazari olmaktan ibaret kalmıyor. Bu tasnifin ameli faideleri olduğunu ve bilhassa son Af Kanunu muvacehesinde bu faidenin bir kat daha arttığını görüyoruz. Müzakeremizin mevzuunu teşkil eden ve çok mühim olan bu bahsi tamamıyla ihata edebilmek için benim şahsi mütalaama göre iki noktai nazarı dikkate almak lazımdır:
1- Kanunlarda para cezasının tazminat kailinden veya hukuku amme nevinden olduğu hakkında bir zabıta ve kıstas var mıdır, yok mudur?
2- Kanunlarımızda para cezaları hakkında bu tefriki yapmak için bir kaide kabul edilmemiş ise ne gibi bir zabıta ve kaidenin kabulü lazımdır? Bu noktalar halledilmelidirki andan sonra Orman Nizamnamesinin 33. maddesindeki suçlar hakkında mevzu para cezalarının nevi tayinine sıra gelebilsin. Bu noktaları tahlile koyulduğumuz zaman ilk defa kaçakçılık kanunları ile karşılaşıyoruz. Hiç şüphe etmemki mali mülahazalara istinaden kanunlara konan para cezalarının tazminat kabilinden olduğunda ihtilaf edelim. Eski ıstılah ile (Mücazatı rüsumiye) dediğimiz bu para cezaları ister heyeti mahsusa kararları ile ve ister kaçakçılık davası hakkında mahkeme kararı ile hüküm altına alınsın, tazminat kabilinden para cezasıdır. Bunlar tütün, sigara, oyun kâğıdı, kibrit, çakmak, gümrük kaçakçılığı gibi ceraim hakkında hükmedilen para cezalarıdır. Fakat bunların, tazminat kabilinden olan para ceazlarının nev'ini kolaycacık tayin için kanun ir mikyas ve ölçü göstermiş değildir. Bazı hususi kanunlardaki ceraimin takibi idarelere bırakılmış, para cezasının ciheti aidiyeti gösterilmemiş ve bazı hususi kanunlarda mali mülahazalar mevzuubahis olmadığı halde, para cezasının ciheti aidiyeti gösterilmiştir.
Heyeti celileden bu bahiste bir iki misal vermekliğime müsaade buyurmalarını rica edeceğim.
Mesela Kabotaj Kanunu ve Hayvanların Sağlık Zabıtası Hakkındaki Kanun, Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ve Islahı ayvanat Kanunu, üfürükçülük ve nüshacılık kanunu gibi kanunlara muhalefet edenlere bu kanunların tayin ettiği para cezaları hukuku ammedendir, diyoruz ve bunlarda hiç şüphemiz yoktur. Hafta Tatili Kanununa gelelim. Bu kanundaki para cezasının belediyeye ait olduğu gösterilmiştir. Burada tazammunu fikri olmamakla beraber bu para cezası kanunda gösterilen merciin hukuku şahsiyesi cümlesinden oluyor ve netice itibarıyla tazminat kabilinden bir para cezası mahiyetini arzeder. Herhangi kanunda ciheti aidiyet gösterilmiş ise o para cezalarının tazminat kabilinden olmasını kabul etmekliğimiz lazım gelir. Tetkikatımızı bu dairede derinleştirdiğimizde şu netice ile karşılaşıyoruz: Bir para cezasının tazminat kabilinden olup olmadığını tayin emrinde iki cihete bakmak lazımdır:
1- Eğer mali bir mülahazaya istinat eden para cezası mevzu ise, bu para cezası tazminat kabilinden olmak lazımdır.
2- Veyahut mali mülahaza takip edilsin edilmesin para cezasının ciheti aidiyeti kanunu mahsusunda gösterilmiş ise bu para cezasının da idarenin hukuku şahsiyesi cümlesinden ve tazminat kabilinden olmak üzere kabulü icap eder. Bu noktaları araştırırken davanın ikamesinin bazı mercilere terk edilmesi, dava neticesinde hükmedilecek para cezasının da o mercie aidiyete delil olup olmayacağı üzerinde tevakkuf edelim. Bir davanın ikamesinin bazı mercilere terk edilmesi dava neticesinde hükmedilecek para cezasının da o mercie aidiyetini icap ettirmez. Zira, para cezasını müstelzim olan bir davayı takibe kanunen mecbur tutulan daireye mücerret takibe memur edildiği için o dava sonunda hükmolunan para cezasını vermek, kısmen ceza ve kısmen tazmin mahiyetinde olan para cezalarının maksadı vaz'ına münafi düşer.
Bu şıkta da ihtilaf etmeyeceğimizi zannetmekteyim. Bir müddeiumuminin, para cezasını müstelzim bir suç hakkındaki davayı re'sen ikamesine göre hükmolunan para cezasının ciheti adliyeye aidiyeti hiç şüphesizki iddia olunamaz.
Hulasa, muhtelif esbap tahtında muhtelif hususi kanunlar ile kabul olunan para cezasının nev'inni tayininde kıstasımız şu olmalıdır:
1- Kanunda ciheti aidiyet hakkında sarahat varsa o para cezası o daire için tazminat kabilinden para cezasıdır.
2- Eğer ciheti aidiyet hakkında kanununda sarahat yoksa o para cezasının maksadı vaz'ı tayin ve tespit edilerek eğer mali bir mülahazaya istinaden bu para cezası kabul olunmuş ise ciheti aidiyeti kanunu mahsusta gösterilsin gösterilmesin bu para cezalarının tazminat kabilinden olması lazımdır.
Bendeniz pra cezalarının nev'ini tayin emrinde bu iki cihetin kıstas olarak kabulünü heyeti celileye teklif ediyorum. Eğer heyeti celile benim kıstas olmak üzere kabulünü teklif ettiğim bu iki kaideyi kabul ederse orman ceraim ihakkındaki para cezalarını da bu ölçü ile ölçerek lütfen nev'ini tayin buyursun. Dairemizin ekseriyeti eskiden kabul edilen noktai nazarları ve içtihatları terk ederek diyorki, ormanları devletin idarei mahsusa altına alması sırf mali bir mülahazaya müstenit değildir. Ormanların harap olmaktan vikayeleri için serveti tabiiyenin bekasına hizmettir. Ormanların muhafaza edilerek kesilip satılacak ağaçlardan ve ormanlara mahsus mahsulattan nakten istifade ikinci derecededir.
Orman Nizamnamesinde para cezalarının orman idaresine aidiyeti hakkında hiçbir kayıt yoktur. Ve bu paralara idarenin hakkı tasarrufu yoktur. Orman memurlarının vazifeleri aldıkları para cezalarını maliyeye teslim eylemekten ibarettir. Orman Nizamnamesinin ikinci babının faslı sanisine müzeyyel kanun ormandan ağaç kesenlere para cezasından başka hapis cezası tayin etmekle bu ceraimin kül halinde cezasını hukuku amme nevinden bulunan asli mücazat adadine ithal eylemiş ve idarenin hukuku şahsiyesi yalnız tazminata inhisar eylemiştir. Dairemizin ekseriyeti henüz kararını vermemiştir. Heyeti celilenin bu hususta içtihat edeceği kararını bekliyor.
Fahrettin Beyefendi; Temyiz Heyeti Celilesinden istediğimiz bu ölçüdür. Kanun mali mülahaza ile vazedilmişse o zaman tazminattır, denir. Hiçbir vakit devlet bir tüccar sıfatını iktisap etmez. Devletçiliğin ayrı bir manası vardır. Ortada zarar gören devlet olduğuna göre niçin tazmin talebinde bulunsun, orada ayrıca ceza tehdidi vardır. Hafta Tatili Kanununa muhalif olarak dükkânını açan bir kimsenin hareketinden devlet için nasıl bir zarar kabili mülahazadırki tazminattır, diyebilelim?
Nazmi Beyefendi; Esas itibarıyla İbrahim ey bize muvafakat ediyor, ancak bir kıstas vaz ediniz, dediler. Gösterdikleri mesele Hafta Tatilidir. Biz buna cürümdür, dedik. Aidiyet meselesi bir paranın tazminat veya ceza olduğunu halletmez.
Osman Remzi Beyefendi; Ormanar Devletin mülküdür. Kanunu mahsusunda bir tazminat olduğuna göre diğer kısım para cezasının tazminat kabilinden olduğunu kabul etmek esasına muhaliftir.
Tütün Devletin malı değildir. Ancak burada devletin mali mülahazaları melhuzdur. Mülkiyete taalluk etmez. Orman cezai nakdierini diğer cezai nakdilerden tefrik lazımdır.
Nazmi Beyefendi; Son söze göre mali mülahaza hakim değildir, hukuku umumiyedendir.
Ali Himmet Beyefendi; Kanun cezayı tazmin fikriyle vaz etmiş ise hukuku şahsiyede ve zecr maksadıyla vaz edilmişse hukuku ammedendir. Bu meselede en ilmi zabıta bu olmalıdır. 36. madde ile tazmin müemmen olduğuna göre şüphe edilemezki men ve zecr fikriyle vaz edilmiştir. O halde 33. maddedeki para cezası hukuku umumiyedendir.
Aziz Beyefendi; Mercii tetkiki hukuku ammeden olup olmadığına esas tutulur, dediler. Yirmi lirayı geçmeyen fiil ve hareketler heyeti mahsusaya gider, yirmi lirayı geçerse mahkemeye gidiyor. Binaenaleyh mahkemeden verilen kısmı hukuku ammedendir, diğer merciden verilen kısmına hukuku şahsiyedendir, demeye imkân yoktur.
Fiili memnuiyeti koymakta bir maksat vardır. Bu düşünülmeli ve bu noktadan iş halledilmelidir. Orman memnuatı nasıl bir düşünce ile konmuştur?
Vehbi Beyefendi; Bu kabil cezai nakdi devletin varidatının cibayetini temin için vaz edilmiştir. Tazminat kabilinden cezai nakdilerden maduttur. Mesela Damga Kanununa muhalif harekette tayin olunan para cezası bu kabildendir.
Birinci Reis Beyefendi; Men ve zecr her şeyde mevzuubahistir. Biz maksadı taharri etmek mecburiyetindeyiz. Varidatı devlet imuhafaza için konan şeyler mali fikirledir. Tazminat ciheti galip olması lazımdır.
Fevzi Beyefendi; Orman para cezalarından dolayı müddeiumumilerin temyiz salahiyeti kabul ediliyor mu?
Fuat Beyefendi; Hapse tahviline ne diyeceğiz?
Birinci eis Beyefendi; Kaunda sarahat vardır.
Başmüddeiumumi Nihat Beyefendi; Rüfekai kiram orman cezai nakdilerinin hukuku ammeden olması hakkında birkaç sebep beyan ettiler ki hakikaten nazara alınmak lazım gelir. Birincisi, orman davalarında hapis cezasıyla birlikte tazminat mevcut olmasına göre cezai nakdinin ayrıca tazminat kabilinden addi caiz olamayacağını iddia ettiler. Burada tazminatla beraber cezai nakdi vardır ve tazminat kabilindendir. Çünkü bu gibi davaların takibi şahsi davaya bağlıdır. Diğer taraftan Demiryolları Nizamnamesinin 15. maddesinde hem tazminat ve hem hukuku şahsiye kabilinden cezai nakdi vardı, demek ki hem tazminat ve hem tazminat kabilinden cezai nakdilerin içtimaı caizdir.
Bununla beraber beyan edilen hapis cezası orman uçları için sonra teyiden ve teşdiden konmuş bir cezadır. Ve bunun için denilebilirki kaidei umumiyenin hilafına olarak bu hapis cezası orman davalarının tayini mahiyeti için esas teşkil etmez. Bu bapta esas hapis cezasının müebbet ve hatta fer'i olmasından dolayı cezai nakdi esasen mevcut idi. Hapis muahharen ilave olundu. Bu orman davaları cezai nakdiye göre cürüm, hapis cezasına göre kabahat addolunmak lazım gelir. Eski İkinci İstida Daires ive hatta Üçüncü Ceza Dairei aliyesi orman işlerini bu cezai nakdi itibarıyla cürüm addetmiştir. Evvelki af ve tecil kanunu ile dahi bu nazarı içtihat itibarıyla orman işlerini istisna addetmiştir. Nitekim bu yolda temyizen birçok kararlar verilmiştir.
Diğer taraftan 1918 numaralı Kaçakçılık Kanununda dahi bu esas kabul edilmiştir. Bu kanuna göre kavinini hususiyede mesela 1701 numaralı kanunda muharrer cezai nakdiler hukuku şahsiyeden olduğu gibi 1918 numaralı kanunla beraber hapis cezası ile birlikte cezai nakdi verilse dahi bu cezai nakdiler hukuku ammeden değildir.
Orman cezai nakdilerinin hapse tahvili bakımından bu cezai nakdilerin hukuku ammeden olduğunu dahi iddia ediyorlar. Bu iddialar belki düne kadar cayi teemmül addolunabilirdi ve hatta eski jeri nizamnamesinin kırk ikinci maddesi mucibince verilen cezai nakdiler hapse tahvil edildiği halde yine hukuku şahsiyeden madut idi. Halbuki son 1918 numaralı Kaçakçalık Kanunu karşısında cezai nakdilerin hapse tahvili noktasından tayini mahiyeti mümkün değildir. Çünkü u kanuna göre cezai nakdiler Tahsili Emval Kanununa göre tahsil olunur. Tahsil olamadığı takdirde yalnız ağır cezai nakdiler hapse tahvil olunmak üzere müddeiumumiliğe iade olunur. Kezalik 1701 numaralı kanun hükmüne göre hukuku şahsiyeden olan cezai nakdiler hapse tahvil ounur. Şuradan dahi anlaşılıyorki cezai nakdilerin hukuku ammeden sayılıp sayılmaması keyfiyetinde hapse tahvil esası bu son kanunlarla bertaraf edilmiştir. Orman cezai nakdilerinin hukuku ammeden olup olmadığı noktasından tayini mahiyeti hususunda vakit bulunmadığı meselesine gelince bu cezai nakdilerin hukuku şahsiyeden madut olduğu hakkında bizim Mahkemei Temyizle İstanbul ve hatta Sivas Mahkemei Temyizleri de mütefiktirler. Altmış seneden beri bu içtihat devam etmektedir ve bütün Temyiz Mahkemeleri bu mesele etrafında bila teemmül hareket etmiş addolunamaz. Orman cezai nakdilerinin hukuku şahsiye ve hukuku umumiyeden madut olup olmadığı hakkında birçok meselelerle karşılaşan Temyiz Mahkemeleri ariz ve amik tetkikat icra etmiş ve kararlarını vermiştir ki başka başka temyiz mahkemelerinin bu nokta etrafında içtima etmiş olmaları bu cezai nakdi nev'inin tayini mahiyetinde hata ihtimalini külliyen selbedecek bir hadisei adliye teşkil eder.
Eski devirlerden ve temyiz içtihatlarından kat'ı nazar daha dün Üçüncü Ceza Dairei Aliyesi orman cezai nakdilerini hukuku şahsiyeden addetmiş, müddeiumumilerin bu noktadan temyizi davasını reddeylemiş, 1441 numaralı Af Kanunu karşısında bu para cezasını tazminat kabilinden addetmiş ve hatta daha ileri giderek orman işlerini Ceza Muhakemeleri usulü Kanununun344. maddesinde muharrer yedi nevi suçlar meyaında hukuku şahsiyeden addeylemiş ve orman idaresinin ademi takibi davanın sükutunu istilzam edeceğine kail olmuştur.
İşte ilamlar elimdedir. İsterseniz birer birer okuyayım. Binaenaleyh düne kadar hukuku şahsiyeden addolunan orman cezai nakdilerinin bugün hukuku ammeden addine cevaz verilmesi fikrine iştirak edemem.
Birinci Reis İhsan Beyefendi; Cezai nakdi men ve cezr içindir. Sebepleri bir olmayan paraların ayni mahiyette kabulü doğru değildir.
İsmail Niyazi Beyefendi; Niçin ferde ait iş için müddeiumumi dava etsin de devlete ait bir işte dava edemesin?
Başmüddeiumumi Nihat Beyefendi; Fiilin mahiyetini kıstas almak mecburiyetindeyiz.
İbrahim Ethem Beyefendi; Orman Nizamnamesinin ikinci defa tadil gören 31. maddesinin asıl metinlerini tetkik ettim. Eski metinler, idarenin tazminata müteallik orman ceraimi hakkında muayyen müddet içinde (dava ikame ve takip etmeleri) hakkında hükmü ihtiva etmektedir.
(Para cezasından) eski metinlerde hiç bahis yoktur. İkinci defa yapılan tadilat ile hem cezai nakdi ve hem tazminata müteallik orman ceraiminin takibi mıntıkası orman memurlarına verilmiştir. Tazminat gibi para cezalarının takibi de orman memurlarına verildikten sonra nizamnameye müzeyyel bir kanun ile cezai nakdiye hapis ilave edilerek bu ceraimin rüyeti mercii sulh mahkemeleri olduğu gösterilmiştir. Bu kanun muvacehesinde Orman Nizamnamesinin 31. maddesi hükmünün, hapsi müstelzim olmayan para cezasını müstelzim suçlar ile tazminat davalarına münhasır kaldığı ve orman ceraiminden hem hapis ve hem para cezasını istilzam eden ef'al hakkında müddeiumumilerin ve sulh mahkemelerinin idarenin davası olmaksızın harekete gelebilecekleri anlaşılmaktadır ki bu halde hükmolunacak para cezalarının hukuku amme nev'inden olduğuna bir delil teşkil edip etmeyeceği de nazara alınmaya layıktır.
Nazmi Beyefendi; Hayvan otlatmak, orada müddeiumumiyi tayin edemeyiz.
Nusret Beyefendi; 33. maddedeki para cezasına tazminat dersek 38. maddeye mana vermek lazımdır, demeleriyle müzakerenin kifayeti kabul edilerek neticede:
Orman Nizamnamesinin 33. maddesi şümulüne dahil olan ef'alin, mali mülahazalar takip edilerek ağaç miktarına göre mütezayit bir nispet tahtında cezaya tabi tutulmasında tazmin fikrinin bulunabileceği ve bu itibarla bu para cezasının tazminat kabilinden olduğu mütalaa edilirse de Orman Nizamnamesinin esbabı mucibe mazbatasında, (miri ormanlarının idarei mahsusa tahtına alınmasının iki aslı olup birisi bunların harabiyetten vikayeleri ile serveti tabiiyei milkiyenin bakasına hizmet etmek ve diğeri hüsnü muhafazası ile kesilip satılacak ağaçlardan ve ormanlara mahsus mahsulattan Hazinei Devletçe istifade olunmak maddeleri) olduğu mezkûr olması hasebiyle ormanlardan ruhsatsız ağaç kat ve ihraç edenlere ceza tayininde takip edilmiş olan maksadın yalnız mali bir mülahazaya müstenit omayıp ormanların harabiden vikaye ve muhafazasını temine mutaf bulunmasına ve nizamnamenin 36. maddesi ile kat ve ihraç olnan ağaç ve saire mevcut ise Hazine namına zabt ve eğer müstehlek ise kaimen kıymetleri ve hilafı memnuiyet hareketten dolayı başkaca zarar ve ziyan tebeyyün eder ise anın da tazmin ettirileceği esası kabul edildiğinden devöletin hukuku şahsiyesi de teminat altına alınmış olmasına ve ormanlardan ağaç kesilmesi veya çıkarılması için ruhsat alınması hakkında nizamnamede mevcut emir ve nehyin kuvvei müeyyidesi olmak üzere 33. maddedeki cezai hükmün vaz edilmesine ve bu maddedeki cezanın hafifliği dolayısıyla cezai nakdi ve tazminata zamimeten mezkûr nizamnamenin babı sanisinin ikinci faslına ahiren tezyil edilen kanun ile bir haftadan bir aya kadar hapis cezası da tayin edilmek suretiyle mezkûr müeyyidenin bir kat daha mahfuz tutulmasına ve tahribat derecesiyle mütenasip olarak cezai nakdinin mücerret mütezayit bir nispet tahtında mevzu bulunması asli mahiyetine müessir olmayacağına ve hapis cezası ilave edilmesinden evvel tadilat gören nizamnamenin 31. maddesindeki hem hapis ve hem para cezası ve tazminatı müstelzim ef'alin takibi suretinden bahsedilmeyerek yalnız para cezası ve tazminatı müstelzim ef'alin takibi suretinden bahsedilmiş olmakla beraber davanın Orman İdaresi tarafından mücerret takip edilmiş olması hali de hükmolunacak para cezalarının orman idaresinin hukuku şahsiyesi cümlesinden olmasını icap ettirmeyeceğine ve bu para cezalarının sarf sureti de hususi bir şekle bağlı bulunmamasına göre Orman Nizamnamesinin 33. maddesindeki para cezalarının hukuku amme nev'inden olduğuna 13 re'yi muhalife karşı 29 reyle ve mevcudun üçte ikisinin ittifakıyla karar verildi.
KARŞI OY
İ. Ertem: Muhalifim. Tazminat kabilindendir.
Full & Egal Universal Law Academy