(1086 S. K. m. 2, 8, 288, 427) (818 S. K. m. 83)
Temyiz Mahkemesi Üçüncü Hukuk Dairesi Reisliği tarafından Birinci Reisliğe verilen 23.10.940 tarih ve 826 numaralı yazıda evrakı nakdiye ihracı hakkındaki 30 mart 331 tarihli kanun ile 26 mart 332 tarihli Tevhidi Meskûkat Kanununun meriyetinden son zamanlara kadar evrakı nakdiye ile meskûk altın para kıymetleri arasında mahkemelerce resen fark aranılmıyarak 2500 kurusa kadar altın davalarının temyiz kabiliyeti olmadığı ve 300 liraya kadar olanlar için de sulh mahkemelerinin vazifedar olduğu kabul edilegelmiş ve şimdiye kadar işbu kanunların ilga edildiğine dair de bir kanun tebliğ edilmemiş iken ahiren altın meskukatın bir emtia mahiyetinde alınıp satıldığı ve nakit makamında tedavül etmediği cihetle her altının takdir olunacak kıymeti üzerinden müddeabihin kıymetinin tayin edilmesi lazım geleceğine dair yeni bir ekseriyetin teşekkül ettiği ve bu suretle içtihadın tevhidine lüzum hasıl olduğu bildirilmiş olmakla bu ihtilafın halli için 18 kanunuevvel 940 tarihinde toplanan Tevhidi İçtihat Umumî Heyetinde yapılan müzakere neticesinde üçte iki ekseriyet hasıl olamadığından bir kaç celsede müzakereye devam edilerek nihayet 29 kanunusani 941 tarihli toplanmaya kırk beş zatın iştirak ettiği görüldükten ve müzakere nisabı tahakkuk ettikten ve zabtı sabık okunduktan sonra 18.12.940 tarihli birinci celsede söz alan:
Sait; İstanbul Mahkemesi ve sonra Eskişehirdeki Temyiz Mahkemesinde uzun uzun münakaşalardan sonra dairemiz tevhidi meskûkat kanunlarını da nazara alarak içtihadını tesis etmiştir.
Necmettin Zahir; Altın, para olmaktan çıkmıştır. Yirmibeş lira Türk altını alacağım vardır, aynen versin diyor. Bu ayin davasıdır. 300 altın demek 7000 lira demektir. Biz sulh hakimlerinin salahiyetlerini 300 lira ile tahdit etmişizdir.
İ. Etem; Bu husustaki kanunları izah ettiler. Vaktin gecikmiş olması hasebiyle gelecek celsede müzakere edilmek üzere kaldı.
İkinci Celse: 25.12.940
İkinci celsenin açılmasını müteakib Temyiz Dördüncü Ceza Reisi Cevad Gücün söz alarak dediki: ihtilafı mucip hususu halledebilmek için altın lira paramıdır değilmidir, onun halli iktiza eder. Bunun içinde tetkikatı derinleştirmek icap eyler. Para kıymetindeki tahavvüllerden husule gelen meseleler yeni bir şey olmayıp pek eskidir. Sikke darbı adet olduğu tarihtenberi hükümdarlar, hatta derebeyleri meskûkatın zaman zaman kıymetlerini veya ayarlarını değiştirmişler ve halkı da bu tahavvüller karşısında menfaatını koruyabilmek için çare aramağa mecbur etmişlerdir. Gerek harplerin gerekse israfların tazyiki ile parasız kalan hükümdar ve Hükümetler naktin kıymetine tecavüzden çekinmemişlerdir.
Bu taarruz bir kaç şekilde olurdu. Ya tedavüldeki meskûkat kanunu tedavülden kaldırılır, yani bu meskûkata sahip olanlar paralarını hükümdara veya Hükümete tevdi ile yeniden darb ettirmeğe mecbur kalırlardı yahut tedavülde vahidi kıyasi itibar edilen maden miktarının arttırılması veya eksiltilmesi suretiyle yeniden basılırdı. Bütün memleketlerin mazisinde olduğu gibi sakit Osmanlı Devletinin para tarihinde de tağşişat bir silsile halinde temadi etmiştir. İlk Osmanlı sikkesi 927 senesinde Bursada darbedilmiş ve beyaz sikke manasına olarak (akçe) ismini almıştır. Fatih Sultan Mehmet devrine kadar Osmanlı hükümetinde altın sikke darb edilmemiştir. O zaman memlekette ecnebi altınları (Filorin) tedavül ederdi. İlk defa Fatih zamanında darb olunan meskukat Venedik (duka) larına müşabihtir. Vezni bir dirhem 11,4 kırat, ayarı da 993/1000 raddesindeydi. Bu ayar sonra peyderpey tenezzüle uğramıştır. Dördüncü Mustafanın zamanında ayar 748'e kadar düşmüştür.
Bundan bir asır evvel yani Tanzimatı Hayriye ibtidasında meskûkat beyannamesi ve tarife neşredilerek Osmanlı Devletinin meskûkat usulü ilan edilmiş ve mağşuş paraların tedavülden ref'ine karar verilmiştir. O mağşuş paralar ki vaktile yeniçerilere ulufeler tevziinde kazan kaldırmalarına sebep olmuştur. Tanzimatı Cedide ile tesis edilen usulü meskûkatta sistem altın ve gümüşten ibaret çift mikyasa müstenitti. Fakat bu karara rağmen mağşuş paralar yine ortadan kalkmamıştır. 1833 de Amerikada birçok gümüş madenlerinin keşfile gümüş fiatları düştüğünden piyasada altın ve gümüş fiatlarında farklar husule gelmiştir. Bundan altmış sene evvel neşredilen bir kararname ile Osmanlı Devletinin para sistemi Osmanlı altın lirasına rabtedildi ve mecidiyenin kıymeti on dokuz kuruşa ve mağşuşelerin kıymeti yarıya indirildi, yani mağşuş beşlikler yüz paralık oldu, liranın resmî fiatı 100 ve alış verişte 108 kuruşa muadil olarak geçiyordu. 1914 senesinde altın ihracı men edildi.
1916 senesinde de Tevhidi Meskûkat kanunu ile meskûkata kat'î bir şekil verildi. Çünkü mesela İzmirde beş altı türlü rayiç Türk lirası vardı. Bu kanunla bu muhtelif rayiçler kaldırılıp tevhit edildi. Bu kanunun üçüncü maddesi Osmanlı meskûkatının cinsini, veznini ve ayarını takrir etmiştir ve bunda nikel meskûkatın da bir cedveli rabtedilmiştir. Bu kanunun birinci maddesine göre usulü sikkede mikyası kıymet altındır, vahidi kıyas ise kuruştur.
İkinci maddesiyle gümüş ve nikel paranın kabul mecburiyeti için birer had kabul ve vaz olunmuştur. Bu kanunun yedinci maddesile bu kanunun meriyetinden evvel zimmette sabit olan deyinlerin akçenin nevi veya kıymeti tayin veya tasrih olunmayarak kuruş üzerine terettüp etmiş ise zimmete taalluku tarihindeki (akçe rayici) ile ve akçenin nevi veya kıymeti tayin ve tasrih edilmişse onunla ifa olunacağı zikredilmiş ve bu kanunla eski meskûkat kararnamesi ilga olunmuştur.
Osmanlı Hükümeti Latin Hükümetlerin meskûkat kongresine iştirak etmiş ve altın ve gümüşün memzucen vahidi kıyasî ittihazına dair verilen karara iştirak eylemişti.
Kağıt paraların bizde tarihçesi:
Osmanlı hükümeti ilk defa 1840 tarihinde yüzde sekiz faizli olarak 32.000 re'sülmal ve 4.000 kise faizi tecavüz etmeyen (kaime) denilen evrakı nakdiye çıkarmıştır. Fakat bilahara yüzde üç kadar faizli ve hatta faizsiz hesapsız kaime basmıştır. Bu sebepten paranın kıymeti müthiş bir süratle düşmüştür. 1853 te bu kaimelerin ortadan kaldırılmasına karar verilmiş ve Bayazıt meydanında yakılmış ise de yine kıymetleri tutunamamıştır. Nihayet sekiz sene sonra bunları tedavülden kaldırmak için Londra piyasasından beş milyon siterlin istikraz edildi ve müteakiben (Osmanlı Bankası) teşekkül etti. Devlet Osmanlı Bankasının imtiyazı müddetince kağıt para basmamak taahhüdünde bulundu ve bu suretle kaimeler ortadan kaldırılarak kağıt para yalnız Osmanlı Bankasının çıkardığı banknotlara inhisar etti.
1915 tarihine kadar böyle devam etti. Harbi Umumîde Osmanlı Bankası dört milyonluk banknotlardan fazla evrakı nakdiye ihracına yanaşmayınca hükümet harp sonuna kadar bir sürü evrakı nakdiye ihraç etmek ıztırarında kaldı. Cumhuriyet devrinde Devlet Merkez Bankası teşekkül ettiği zaman yani 11.6.930 tarihinde (158. 748, 563) liralık evrakı nakdiye devir aldı ve evrakı nakdiye ihracı imtiyazı Merkez Bankasına verildi. Elyevm bu miktar üç kata çıkmıştır.
Halen Türkiye de kanunî tedavülü haiz olan paralar şunlardır:
1 - Madenî para
A. Eski altın ve gümüş meskûkat
B. Tedavülden kalkması 2257 numaralı kanunla mukarrer eski nikel ve bronz meskukat
C. Yeni madenî (gümüş, nikel ve mahlût) meskukat
2 - Banknot
A. Osmanlı Bankasının banknotları ki 937 de tedavüldeki miktarı 203.462 liradır.
B. Merkez Bankası tarafından tedavüle çıkarılan banknotlar
3 - Bildiğimiz mütedavil kağıt paralar.
Altın İstanbul piyasasında 1922 de vasatî 608 kuruş fiyatında iken tedricen yükselerek 1938 nihayetinde 1025 kurusa çıkmıştır. Osmanlı Bankası banknotu da 1936 da 241,50 iken 939 da 324,25'e çıkmıştır. Şimdi mevzuumuzu biraz tenvir etmek için para üzerinde tevakkuf edelim.
Para nedir?
Para eski zamandanberi muhtelif surette tarif edilmiştir, hakikatte ise paranın gördüğü hizmet daima bir olmuştur.
Para mevzuu ile Aristo'dan itibaren uğraşan eski ve yeni iktisatçılar şunda karar kılmışlardır ki paranın üç esaslı vasfı vardır:
1 - Para mübadele vasıtasıdır,
2 - Para kıymet ölçüsüdür,
3 - Para kıymetlerin terakümüne hizmet eder.
Tarihen mübadele, evvela faideli mallarla başlamıştır. Halbuki halen bile Afrika ortalarında her nevi boncuklar mübadele vasıtasıdır. Altın ve gümüş en ziyade bozulmaz, kabili nakil, kabili taksim, yeknesak ve istihsali nadir birer maden olmaları itibariyle mübadele vasıtası olarak yerleşmişlerdir. Bu madenlerin külçe olarak mübadele vasıtası olmalarında veznen miktarlarının tayini iktiza eder. Bundan dolayıdır ki Roma hukukunda en klasik bey muamelesi olan Manicipacio iki esaslı diğer merasim arasında bir tartı memuriyle bir terazinin bulundurulması zarurî idi. Bilahara damga vurmak hakkı hükümdarlara intikal etti ve yavaş yavaş devletin imtiyazı şeklini aldı.
Madenî para bir meta'mıdır?
Aristoya göre para boş ve esassız bir şeydir. Bir çok meskûkata sahip olan zengin bir adam yiyecekten mahrum kalabilir.
On dokuzuncu asrın İngiliz filozoflarından (Con Lök) kıymeti eksilen veya artan bütün mallar gibi para da bir meta'dan ibarettir, derdi.
1844 tarihli Osmanlı Meskûkat Beyannamesinde de şöyle deniyordu: (Altın ve gümüş sair eşya gibi bir meta'dır. Alış veriş denilen şey bir meta'ı diğer bir meta'la değiştirmek demek olup fakat bir adam elinde olan bir şeyi verip ona karşı kendisine lazım olan başka bir şeyi almak istese mübadele etmekte güçlük olduğundan altın ve gümüş dünyada halk için bu alış verişe vasıta itibar olunmuştur). Bundaki meta tabirinden de bey'i sarf yerine bey'i mukayaza kasdedildiği münfehim olmaz.
Hulasa, madenî para substance yani madde bakımından bir meta gibi ise de fonction yani vazife bakımından mübadele vasıtasıdır.
Kağıt para nedir? Kağıt para, kıymetli evraktandır. Devlet üzerine bir alacağı temsil eder. Kanunu Medeni 903 ve Borçlar Kanunu 306 ncı maddelerinde para ve Borçlar Kanunu 311, 457 ve Ticaret Kanunu 748, 125 nci maddelerinde nakit ve Borçlar Kanunu 472 nci maddesinde meblağ ve Ticaret Kanunu 750 nci maddesinde akçe tabirleri kullanılmıştır. Bunların cümlesinden maksat mübadele vasıtası olan her şeydir. Halbuki Borçlar Kanununun seksen üç ve Ticaret Kanununun 566'ncı maddesindeki akçe tabiri daha dar manada kullanılarak rayiç olan para kastedilmiştir. Yani Devletin alacaklıyı kabule mecbur tuttuğu paradır. Alacaklı onu almazsa mütemerrit addolunur. Türkiyede kanunî tedavülü haiz bulunan bütün paralar bu cümledendir.
Knaff namında bir Alman profesörü 1905 de yazdığı bir eserinde diyorki (para tamamen bir Devlet işidir; onu Devlet kendi menfaatına göre tayin ve tesbit eder. Paranın kendi kıymetinden ziyade Devlet tarafından izafe edilmiş olan tediye kabiliyeti ve kanunî kuvvet iştiraiyesi nazara alınmalıdır; bu kıymet ise tamamen itibarî, nominal bir kıymettir). Bu nazariye hali hazırda dünyanın hemen her tarafındaki tedavüllere göre hak kazanır. Hakikaten bugün parası dirije olmayan hiç bir memleket yok gibidir. Birçok devletler (devaluatione) yoluna bile gitmişler ve kendi paralarının kıymetini kendileri isteyerek düşürmüşlerdir. Düşürmek demek, Devletin bir kısım borcundan kurtulması demektir. Hatta 1933 tenberi Amerika Birleşik Devletleri altın şartını gayri muteber addettiler.
Gelelim tedavüle:
Tedavül iki türlüdür: Kanunî tedavül, mecburî tedavül.
Kanunî tedavül, banknotu çıkaran banka veya kağıt para ihraç eden Devlet bunları ibrazında altın olarak tediye ile mükellef iseler bu rejim kanunî tedavül rejimidir.
Mecburî tedavül ise böyle değildir. Banka ihraç ettiği banknotları altın olarak tesviye etmek mükellefiyetinden vareste tutulmuş ise yahut Devletin ihraç eylediği evrakı nakliyeyi herkes itibarî kıymetle kabul etmeğe mecbur ise (acceptation obligatoire) buna mecburî tedavül denilir ki buna misal halen bizim para rejimimizdir.
Kanunî tedavüle misal de eski Osmanlı Bankasının banknotlarıdır.
Mukavelatta altın kaydı olursa Borçlar ve Ticaret Kanunu hükümlerince Borçlar Kanunu 83,472, Ticaret Kanunu 643, 566, 749 ncu maddelerinde gösterildiği üzere altın olarak eda mecburiyeti vardır.
Bu itibarla altın, serbest tedavül eden bir akçe olmak lazım gelir. Böyle olmasa altın kaydının meriyeti hükümsüz kalır ve hakikaten bizde altın 1938 senesi ibtidasına kadar memleket dahilinde serbestti. İlk tahdidat 8030 numaralı kararname ile vaz edilmiştir. Bu kararnamenin birinci maddesine göre (Memleket dahilinde altın ticareti yalnız Maliye Vekaletince mezun kılınacak bankalar tarafından yapılır). İkinci maddesinde (Kuyumcular, antikacılar gibi sanat ve ticaret erbabı ile dişçiler meslek ve sanatları icabı olarak işlenecek veya masnu altın alım ve satımı yapabilirler). Üçüncü maddesinde (hurda halinde veya masnu olan altının alım ve satımı tamamen serbesttir). Dördüncü maddesinde de bu kanun hükümlerinin nasıl murakabe edileceğini gösterir.
Bu kararname kalaydı Kanunu Medeni ve Borçlar ve Ticaret Kanunlarının zikri geçen maddelerini imal ve tatbik etmek mümkün olmazdı. Fakat biliyoruz ki bu kararname ahiren ilga edilmiştir. Tevhidi Meskukat Kanunu sarahaten veya zımnen mülga bulunmadığı gibi hükümleri henüz mülga bulunmayan evrakı naktiyenin ihracı kanunlarında altın ile evrakı nakdiye arasında fark gözetilmesi cezaî müeyyidelerle zecr ve nehy edilmiş olmasına rağmen halen Merkez Bankasında altının resmî fiatı 925 kuruştur. Bu böyle iken Maliye Vekaletince altın alım ve satımına mezun kılınmış olan diğer bankalar dahi harbi hazırdan bir az evvel 1025 kuruştan mubayaa ediyorlardı. Bugün ise gazetelerin bile yazmaktan çekinmedikleri karaborsanın İstanbulda altın fiatı yirmi dört lirayı bulmaktadır. Şu halde altın borçlusu ve vazifeyi tayin edecek olan hakim bu rayiçlerden hangisine riayetle mükellef tutulacak ve Temyiz Üçüncü Hukuk Dairesi bunlardan hangisini kıstas ittihaz edecektir. Adliye Vekaletinin mahkumunbihi altın olan paradan harcın altın olarak alınması hakkındaki bir eski tamimi (şayi ve nefi Hazine) zihniyetinin eseridir; çünkü kanunların sarih hükümleri karşısında bazı idarî misallerin muvacehemizde hükmü olmamak lazım gelir.
Filhakika bütün realitelere göre kağıt paramızla altın arasında büyük bir fark vardır. Bu kabili inkar değildir ve evrakı nakliyenin ihraç miktarı çoğaldıkça bu fark ta çoğalacaktır. Fakat bir kanun ile mesağ verilmedikçe altını kağıttan farklı addetmemize imkan yoktur. Mukavelede altın şartını nizamı ammeye muhalif ve lağv addeden garpta hukuk erbabı mevcut iken biz altını her hangi bir kıymetli masnu gibi serbest kıymete tabi tutarsak evrakı naktiyenin kıymetini Temyizin Tevhidi içtihat kararı damgasiyle sıfıra kadar indirmeğe sebep oluruz. Yukarıda her naktin bir meta olduğunu söyledik. Bu ıstılah hukukçu ıstılahı değil, iktisatçı ıstılahıdır. Halbuki para madeni eski hukukumuzda da ya altın ya gümüş veya züyuf olurdu. Altın ve gümüşün her ikisine dirhemeyn denirdi. Zeheb olsun fidda olsun bunlar mevzunattan idi. Kıyemî değildiler. Halen dahi hiç bir yerde hukukî bir mana ile altın ve gümüş paralara kıyemî bir şey'i menkul denemez ve bunlarla yapılan bey ve şiralara beyi mukayaza yani tırampa demenin imkanı hukukîsi yoktur. Maliyecilerin ve iktisatçıların evrakı nakdiye rejimini kabul eden devletlerde altın ve gümüş paraya meta demeleri mecazîdir. Yoksa madenî para ukudu muavezede tayin ile taayyün etmez, daima emsaliyle kaza olunur. En eski iktisatçılar dahi evrakı nakliye cari olmadığı zamanlarda bile paraya substance olarak meta tabir ederlerdi.
Bu bir tabiri lügavîdir ki her zi kıymet maddeye ıtlak olunabilir. Halbuki hukuk cephesinde para şeyi menkul addolunmaz ve kıyemiyat arasında bunların yeri yoktur. Kağıt para da kağıdın kıymeti kadar bir metadır. Öyle iken şeyi menkul hükmünde tutulabilir mi? Eğer dedikleri gibi altın bir lira 925, 1025, 2325 kuruş rayiçlerinden biriyle kıymetli ise ve bu kıymetler resmen makbul ise o halde vergiye 925 kuruş borcu olan bir mükellef vergi tahsil idaresine bir altın lira götürüp vermekle mükellefiyetini eda etmiş olması lazım gelirdi. Hakikatte ise Maliye veznesi onu 100 kuruştan fazlaya almıyor ve Merkez Bankasına gönderip dokuz evrakı nakliye ve yirmi beş kuruşa bozdurarak mükellef namına vezneye yatırmakla da mükellef tutulmuyor. Evet, her memlekette az veya çok evrakı nakdiye ile altın arasında fark vardır. Fakat Rusyadan maada hiç bir devlette altın vasıtai mübadele olmaktan men ve tedavülden kaldırılmış değildir. Garp devletlerinin bir çoklarının mahkemelerinden ve bilhassa Amerika aleyhine Lahey Divanı Adaletinde ikame olunan bir dava neticesinde altın olarak tediye lüzumuna dair kararlar sadır olmuştur.
Neticeden arz ederim ki bu mevzu mufassal ve beynelmilel bir meseledir. Burada ise görüyorum ki altın paranın kıyemî olduğunu ve evrakı naktiyemizle arada fiatça müthiş fark olduğunu içtihadımızla takrir etmek niyetindeyiz. Bundan hazer etmeliyiz. Çünkü kararımız kabili tadil olan kanunlardan ve kabili tashih olan malî muamelatı resmiyeden daha kat'î ve müebbettir. Şimdiye kadar cari ve meri olagelen Temyiz Üçüncü Hukuk Dairesinin eski içtihadına dokunmayalım. Üçüncü Hukukun tebellür eden son içtihadını kabul ettiğimiz takdirde onun neticesi şu olacaktır ki az bir müddet sonra altın fiatı kırk liraya fırlayacaktır. Devletin siyaseti maliyesiyle alakadar olan bu hususu kurcalamayalım. Doğrusu ben bu vebali sırtıma yükletemem. Onun içindir ki Temyiz Üçüncü Hukuk Dairesinin eski kararı doğru olduğundan olduğu gibi kalsın derim.
Necmettin; Üçüncü Hukukta geçen sene ekalliyette iken bu sene kuvvetli bir ekseriyet ihraz eden ve bu suretle işin tevhidi içtihada sevkine yol açan reyin esbabı mucibesini arz edeyim.
Altın davalarının değerleri üzerinden nazara alınmasını icap ettiren ilk sebep harçtır ve çok şükür ki bütün mahkemeler bunu kabul ederek altın üzerinden açılan davalarda arzuhal üzerine rayiç sormakta ve gerek peşin harcı ve gerek ilam harcını bunun üzerinden takdir etmektedir. Mahkemelerin hiç ihtilafa düşmediği bu noktada dairenin eski ekseriyetinin ekseriyetle tecellî eden içtihadı harç için taayyün eden kıymetinin diğer hususlarda müessir olmadığı yolunda ise de müstakar değildir. Yedi altın liralık bir davanın kat'î sayılmıyarak nakzedildiği otuz küsur altın liralık bir davanın vazifesi harici görüldüğü de vakidir.
Kıymetin esas tutulmasını icap ettiren diğer sebepler:
A - Kat'ilik, B - Şahit istimaı cevazı, C - Vazifedir.
A - Usulün 427 nci maddesi müddeabihi 2500 kuruşa kadar olan davaların temyiz kabiliyetini kabul etmemiştir.
2500 kuruştan aşağı menkul ayne müteallik davaların temyiz kabiliyeti hakkındaki tevhidi içtihat müzakerelerinde okunulan ve o husustaki kararda bihakkın istinat edilen Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu esbabı mucibesinde 2500 kuruşa kadar olan davaların miktarının azlığı itibariyle kat'iliğinin kabul edildiği yazılmış olduğuna göre bu günkü kıymeti yirmi beş misle çıkan yirmi beş altın liralık davanın kat'iliğini kabule imkan tasavvur olunabilir mi?
B - Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 288 nci maddesi miktarı veya kıymeti beş bin kuruşu aşan davaların senetle ispatına lüzum göstermektedir. Bu maddenin hikmeti kabulünü düşünürsek müddeabihin yalancı şahit itmaına müsait görülmemesinin şahit istimaını kabule saik olduğu neticesine varırız.
Elli altın bugünkü rayici itibariyle 1250 lira değerindedir ki memleketin ekseriyetini teşkil eden köylüler için bu yüksek bir zenginlik derecesi teşkil eder ve buna mahkum olan bir köylü bunu müddeti hayatında kazanacağını verse de borçtan kurtulamaz. İki taraf için bu kadar ehemmiyeti olan elli altın liranın eşhası saliseyi itma ve yalancı şahadete sevk kudretini de bihakkın haiz olacağı düşünülürse altın üzerinden açılan davaların kıymetleri üzerinden nazara alınması lazım geleceği neticesine varılır.
C - Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun sekizinci maddesinin gerek eski ve gerek yeni şekillerinde sulh hakimlerinin vazifeleri 300 lira ile tahdit edilmiştir.
Bu tahdit nazara alınırsa sulh hakimleri gözümüz önünde mahdut salahiyetli yani salahiyeti az kıymette davalara münhasır küçük hakimler vaziyetinde kalır. Kanunun 301 liralık davaya bakmak kudretinde görmediği bir hakime bugünkü tutarı 7500 lira olan 300 altınlık bir davanın görülmesini bırakmak bizim yedi iktidarımızda değildir. Binaenaleyh dairenin ekseriyeti,
1-Dava ikamesinde peşin harç miktarının tayini için altının rayicinin tahkiki ve ilam harcının da bu rayiç tutarı üzerinden tayini,
2 - Ancak 2500 kuruş tutarı geçmeyen bir altın lira hakkındaki davanın kat'î olabilip fazlasının temyiz kabiliyetinde olarak kabulü,
3 - Şahit istimaı caiz olup olmadığını tayin hususunda altın adedinin değil, rayiç tutarının esas ittihazı,
4 - Vazifenin tayini hususunda da ayni esasın takibi reyindedir. Y. Cemal; Burada halledilecek mesele, bir hakim re'sen bu işi intizamı amme meselesi yaparak bilfarz elli lira altın alacak davasını bu bin eder vazifem haricindedir, deyebilirmi?
Şemseddin; Üçüncü Hukuk Dairesi müzekkeresini okudular. Osmanlı Devletinin teşkilatı zamanından bu ana kadar geçirdiği safhayı arzedeceğim. Sultan Mecit zamanına kadar herkes altınını darbhaneye götürürdü. Bundan sonra Meskûkatı Cedide Talimatnamesi çıkmış, o zaman bir yerde para darbı kabul edilmiştir. Ve bu suretle de bu paraya istikrar verilmiştir. Vezin, şekil ve kıratları tesbit edilmiştir. Ecnebi ve eski bizim paralara da bir kıymet vaz edilmiştir. 1296 tarihinde bir kararname daha çıkarılmıştır. Liraya 102 mecidiyeye on dokuz kıymetler konmuştur. Buna da Tevhidi Meskûkat Kanunu çıkıncaya kadar devam edilmiştir. Tevhidi Meûkukat Kanununun birinci maddesinde devletin usulü sikkesinde mikyası kıymet altındır, vahidi kıyas kuruştur diye yazılıdır.
Mikyası kıymet, mikyası vezin, mikyası mayiat dediğimiz zaman ne anlarız? Mikyas kendisine nisbet olunacak sabit ve müstakar şey demek olduğuna göre mikyası olan şeyin değişmemesi ya hakikî olmasından veya kanun iktizasındandır. Ağırlıkta mikyas kilodur. Vahidi kıyasî de gramdır. Beş kilo, on beş kilo bulgur dediğiniz zaman bulgur ile onun veznen birbirine müsavi olduğunu biliriz. Memleketimizde bütün tartılacak şeylerin mikyası olan kilo hiç bir zaman 900 gram veya 1800 gram olamaz. Olduğu zaman yani tebeddül ettiği vakit mikyas olmaktan çıkar, çünkü gramın vezni hakikidir. Dünyanın her tarafında gram ayni vezindedir. Çünkü esası sabittir, tebeddül etmesine imkan yoktur. Anın için kiloda mikyas vezin ittihaz olunmuştur. Uzunlukların mikyası metredir. Mayiatın mikyası litredir. Bunların esası da hiç tebeddül etmez. Metrenin tulü uzayıp kısalmaz. Litrenin hacmi ise küçülüp büyümez.
Tevhidi Meskukat Kanunu zamanında kıymetin mikyası altındı. Bunun vahidi kıyasîsi de kuruştu. Misli olsun, diğer herhangi bir eşyaya olsun kıymet konmak için o şey Osmanlı altını ile ölçülürdü. Bir mürekkepli kalem bir hokka, elli kilo buğday bir Osmanlı altınıdır dediğimiz zaman bunlar altına nazaran kıymetlenmiştir. Ve binaenaleyh kıymet itibariyle de yekdiğerine müsavidir denilir. Çünkü altın mikyası kıymet ittihaz edilmiştir. Mikyası kıymet ittihaz olunan altının kıymeti ise Tevhidi Meskûkat Kanununa göre 100 kuruştur. Bir gün bir altın lira 500 kuruş eder, diğer bir gün altın 800 kuruş ederse artık o altın mikyası kıymet olmaktan çıkar. Çünkü tebeddül eden şey mikyas ve ölçü ittihaz edilmez. Kendisinin kıymeti de başka ölçüye tabi olur. Bugün Tevhidi Meskûkat Kanunun kasdettiği kuruş vahidi kıyasî olmaktan çıkmış, o vahidi kıyasî yerine 411 numaralı kanunla başka şey kaim olmuştur. Binaenaleyh bu kanunun gümüşe ait olan kısmı ilga edildi. Daha o tarihte altın Tevhidi Meskukat Kanunu noktasından mikyası kıymet, tabiri aharla vasıtai mübadele olmak evsafını kaybetmiş bulundu. Bunda biraz şüphe edildiği takdirde Merkez Bankası Kanununun muhtelif sarih maddelerine göz atmak icap eder. Ezcümle bu kanuna göre altın sikke olan paranın kıymetini zaman zaman banka tayin edecektir, denir. Kıymete mikyas edilecek şey'in aslen zaman zaman kıymeti tebeddül edermi? Çünkü mikyas ittihaz edilen altının kıymeti ya tam bir kıymettir veya itibarîdir. Tevhidi Meskûkat Kanunu ona 100 kuruş kıymet koymuştur ki bu kıymet itibarî ve kanunîdir. Binaenaleyh bu kanun mevcut iken nasıl olur da zaman zaman kıymeti 800, 1000, 1500, 2000 kuruştur deniyor. Veya halen mevcut kanunu sikkeye (gümüş liraya) göre sekiz lira, on lira, on beş lira gibi rayiçle alınıp satılır. Bunun bu suretle alınıp satılmasını terviç edecek kanunî bir hüküm mevcut olmadıkça Tevhidi Meskukat Kanununun tayin ettiği 100 kuruşluk kıymete halel gelebilir mi? İşte bunun bu suretle muhtelif rayiçlerle alınıp satılmasını Merkez Bankası kanunu emrettiği için ve rayicini de Cumhuriyet lirasiyle tayin eylediği içindir ki altın mikyası kıymet olmaktan çıkmış ve binaenaleyh Tevhidi Meskûkat Kanununun birinci, ikinci, üçüncü ve beşinci maddelerinin hükmü ilga olunmuştur. Çünkü ve çünkü altın sikke ile hali hazırda tedavül eden paralar arasında rayiç farkından dolayı kimseyi cezalandıramıyoruz. Son kanunlarımızın emri mucibince altına her zaman muhtelif kıymet ve rayiç veriyoruz ve muhtelif rayiç ve kıymetlerle de alıp satıyoruz. Tevhidi Meskûkat Kanununun altın hakkındaki hükmü baki olsaydı bu kıymet ihtilafı resmen meydana çıkarmıydı?
Tevhidi Meskukat Kanununa göre Devletin usulü sikkesi yani para rejimi altındı. Merkez Bankası Kanunu ile Devlet yeni ve bambaşka bir para rejimi kabul ettiğini sarahaten ve hiç bir mahzur ve tevehhüme meydan bırakmayacak şekilde neşir ve ilan etmiştir. Tabir üzerinde biraz durulursa Devletin malî siyasetinin ve para usulünün ne olduğunu anlamakta hiç müşkülat kalmaz, ne hacet elimizde bir Osmanlı altını var, diğer bir şahısda da ayni vezinde beyaz altın dediğimiz platin madeni var. Bu platini bu Osmanlı altını mukabilinde almak istiyorum, ne yapacağız? Platine koyacağımız kıymet yani platinin kıymetini hangi ölçü ile bulacağız ve elimizdeki altının kıymetini hangi ölçüye nisbet edeceğiz? Hiç şüphe yok fi zemanina bunları ayrı ayrı sabit bir şey'e nisbet edip aralarında kıymetçe fark ve müsavat varım yokmu bulacağız. Andan sonra mübadeleye girişeceğiz. Bu misalde Osmanlı altını île platini almak isteyen kimse bir kerre bu platinin geçer para ile yani şimdiki para rejimine göre kıymetini bir kuyumcuya tesbit ettirir. Platinin sahibi de altının geçer para rayicini tesbit ettirir. Bu nisbet edilen kıymetler müsavi ise başbaşa değişme yapılır. Platinin kıymeti Osmanlı altınının kıymetinden faraza geçer para üç lira fazla ise altın sahibi platini almak için altını verdiği gibi üzerine de geçer para üç lira vermek icap eder.
Eğer altın vasıtai mübadele olsa. Tevhidi Meskukat Kanunu veçhile mikyası kıymet olmak meziyetini muhafaza etmiş bulunsaydı platinin kıymeti doğrudan doğruya altın ile ölçülür, ona göre değeri verilmesi lazım gelirdi. Müzakerenin sonlarında ileri sürülen ve zamanın darlığı hasebiyle üzerinde münakaşa yapılmasına imkan bulunamayan miktar ve kıymet meselesine gelince, usulün sekizinci maddesinde (Tesis ve iflas davalarından başka değer ve miktarı 300 lirayı geçmeyen ayin ve deyn...) ve 427 nci maddesinde de (asliye mahkemelerinden verilen nihaî kararlarla 2500 kuruşa kadar olan alacak) diye yazılıyor.
Bu maddelerde yazılı miktarın biri lira ile diğeri de kuruş ile takyit edilmiştir. Bu maddelerin yazıldığı tarihlerde lira tabiri örten ve teamülen bir liralık varakai nakdiyeye mahmul oturdu ve iki bin beş yüz kuruş tabirinden ise o tarihte tarihe karışmış olan her halde gümüş kuruş hatıra gelmez. Hatıra gelebilecek olan ve kanunun kastı olduğunda şüphe edilmeyen 2500 kuruş itibarî değerinde o tarihte tedavülde bulunan para gelir. Maddede yazılı lira tabiri altın kaydiyle takyit edilemediğine ve kuruş tabirinin de altın paraya hamline hiç imkan bulunmadığına göre yirmi beş altın Osmanlı lirasının tahsilini isteyen şahsın davasındaki miktar ile 2500 miktarı arasında ne kemiyet ve ne de keyfiyet itibariyle müsavat yoktur ki bu maddeye nazaran bu kabil davalarda kabiliyeti temyiziye 300 altın Osmanlı lirasının tahsilini talep eden kimsenin davasında altın kaydı bulunduğundan mütedavil 300 lira değildir ki mezkur sekizinci madde mucibince vazifenin tayininde esas ittihaz edelim. Gerçi 300 lira ve 300 altın tabirlerindeki 300 miktarı yekdiğerinin aynidir, fakat medlulleri olan varakai nakdiye ile Osmanlı altınının yekdiğerinin ayni olduğunu iddia eden bulunabilir mi?
Nitekim 300 portakal ve 300 elma dediğimiz zaman mademki her ikisi de 300 diye elma da portakalın aynidir denilmiyeceği gibi.
Kanunî şekle uymayan ve işe kendi görüşümüze göre bir şekil bulmak ve faizi meşru göstermek için pek maruf olan hilali saat hikayesine benzeyen bu tedbirin yeknazarda fesadı zahirdir. Diğer bir cihetten de muhakeme yürütelim. Yirmi beş veya 300 Osmanlı altının tahsilini talep eden kimseden davasını rüyet etmek için altının rayici üzerinden kanunî harç almakla ve bunu da Hükümetin emrine tevfiki hareket etmiş olmak için yapmakla hem Hükümetin siyasetinin altının kıyemî olduğunu ve hem de mahkemece altına miktar itibariyle değil, kıymet itibariyle bir mevki verdiğimizi kabul etmemek aklı selim için kabil değildir.
Ayni mahkeme şahsın altın davasmı kabul için harç alırken altını kıymetlendirmesine rağmen mahkemenin vazifesini veyahut lahik olacak hükmün kabiliyeti temyiziyesini kabul etmek için de yukarıdaki maddelere istinat ederek bunların miktarına bakıyor ve nihayet mahkeme altın üzerine hüküm verip te hüküm icraya konulduğu zaman bu sefer mesela yirmi beş Osmanlı altını olan mahkumunbihin tahsilinde beherinin laakal kıymeti olan on liradan bilhesap 250 Türk lirasını mahkumunaleyhten bittahsil mahkumunlehe veriliyor ve resmî tahsil ve icra harçları da yine bu miktar üzerinden alınıyor. Usulü muhakeme noktasından miktara ve tediye bakımından kıymete itibar etmek lazımdır, deniliyor. Bu lüzumu mübeyyin hangi kanunî veya mantıkî kaideye istinat edildiğini anlamak kabil değildir. Harç ve masarifi muhakemede usul meselesidir. Hukuk mahkemelerinin o kısmında altının kıymetine, bu kısmında miktarına itibar etmek ayni zamanda semada parlayan ayni şeyi hem ay ve hem güneştir diye iddia eylemek kabilindendir. Aşikar bir tezadın tevhidi içtihat gibi Türkiyenin en yüksek ilmî bir müessesesinden suduruna vicdan kail olmaz. Hakikati hal ve hakikati kanuna göre bugün meskûk altın alınır satılır bir mal ve meta'dır.
Y. Kemal; Altın üzerinden açılan davalarda vazifenin tayini emrinde altının miktarımı yoksa kıymetimi nazara alınmak lazım geleceği noktasının hallinde altın nakitmidir, değilmidir meselesine temas etmek zarurîdir.
26 mart 1332 tarihli Tevhidi Meskûkat Kanununun birinci maddesinde Devletin usulü sikkesinde mikyası kıymet altın olduğu gösterilmiştir. Meskukat darbı hakkındaki 12 şubat 1340 tarih ve 411 sayılı kanunun beşinci maddesinde Tevhidi Meskûkat Kanununun işbu kanuna mugayir hükümleri mülgadır, denilmek suretiyle Tevhidi Meskukat Kanununun altına mütedair kısmının meriyeti teyit edilmiştir. 1340 tarihli kanun ile mecidiye ve aksamı tedavülden men edildiği halde altının da tedavülden men edildiğine dair sarih ve zımnî bir kaydı kanunî yoktur. Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki Kararnameye ek 14.1.1938 tarihli kararname ile altın alım ve satımı yalnız Maliye Vekaletince mezun kılınacak bankalar tarafından yapılacağı hakkında vaz olunan tahdidat 17 mayıs 1939 tarihli kararname ile ilga ve yalnız altının memleket dışına çıkarılmasının meniyle iktifa edilerek alım ve satımı serbest bırakılmış ve altının sikke olduğu da tasrih kılınmıştır.
Merkez Bankası Kanununun otuz yedinci maddesinde istikrar kanunu meriyete vaz olununcaya kadar otuz beş, otuz altıncı maddelerde mezkur altın ve döviz fiatları zaman zaman tesbit olunur, denilmesi altının mikyası kıymet olması esasının terkedildiğini ve banknotun mikyası kıymet ittihaz edildiğini göstermeyip yalnız malî ve iktisadî zaruretler ilcaatiyle istikrar kanunu meriyete girinceye kadar zaman zaman altın ve döviz fiatlarının Merkez Bankasınca tayin ve tesbitine salahiyet vererek kat'î neticesinin istikrar kanunu ile hallolunacağını göstermektedir.
Arz ve tadad eylediğim mucip sebeplere binaen Türk usulü meskukatı altın mikyası üzerine istinat eder. Altın kuruş bir para hesabı olup esasen vaktiyle de altın kuruş namiyle de bir para darp edilmiş değildir. Nakit olan altın ile banknot arasında görülen fark buhrandan mütevellit olup arızîdir, hakikî değildir. Altın karşılığına dayanan banknot ile altın yekdiğerinin misli kanunîsidir. Merkez Bankası Kanununun otuz yedinci maddesinde yazılı olduğu üzere halli istikrar kanununun çıkmasına bırakılan ve şimdiye kadar yüksek teşri ve icra makamlarınca lîsebebinminelesbab hallolunmayan bir keyfiyetin müzakeresi nabemevsimdir. Çok mühim malî ve iktisadî neticeler tevlit edecek olan bu meseleyi halledecek olan istikrar kanunu çıkıncaya kadar müzakerenin geri bırakılmasını teklif ediyorum.
Ayni zamanda bu mesele amme hukuku ile de alakadar olmak itibariyle vazife noktasının derpiş olunması lazım gelir. Bu maruzatım yüksek heyetinizce kabul buyurulduğu takdirde bizim teşkilatımıza göre kıymet nazara alınmaksızın bazı işleri de gören sulh mahkemeleri nev'i asliye mahkemesi mahiyetinde bulunmasına ve ticari mevadda miktar nazara alınmaksızın şahit dinlenmekte olmasına ve harç kanununda altın ile banknot arasında fark derpiş eden bir kayıt bulunmamasına ve altın üzerinden açılan davalarda miktar nazara alınması lazım geleceğine göre kabiliyeti temyiziye noktasından da teemmülüne mahal olmamasına göre teşkilat, beyyine, kabiliyeti temyiziye ve harç noktalarına müstenit mütalaa ve mülahazalar da varit ve beca değildir. Binaenaleyh Üçüncü Dairenin çok musib olan eski içtihadı dairesinde istikrar kanunu çıkıncaya kadar vazifenin tayininde nakit olan altın miktarı nazara alınmak lazım ve zarurîdir.
Sayın Bay Şemseddinin ileri sürdüğü sebep ve mülahazalar mevkii tedavülden kaldırılan paralara mütedairdir. Hiç bir veçhile altına sarî ve şamil olamaz. Şubat 1340 tarih ve 411 sayılı kanunun beşinci maddesi Tevhidi Meskukat Kanununun altına mütedair kısmının meriyetini teyit eder. Türk parasını koruma hakkındaki kararnameler de altının sikke olduğunu teyit etmektedir. Altının, hurda altın gibi dirhem üzerinden alınıp satılmaması da kemakan nakit olarak tedavül ettiğine bariz bir delildir.
Raşit; Bizim de tevhidi içtihada taalluk eden işlerimiz vardır.
Kazım; Kağıt para deyince iki şey hatıra gelir. Banknot altın para mukabili ihraç edilendir. Diğeri de kağıt paradır. Cebrî istikraz neticesi çıkarılmış paralardır. Altın lira vardır. Tedavülden kaldırılmış değildir. Sikke olduğunda şüphe yoktur. Okunan kanunlar da bunu teyit etmektedir, nakittir. Madenî paradır. Vazifeyi tayin için rayici tahkik etmek lazımdır. O halde hangi rayici tahkik edeceğiz? Altının temevvücata tabi olduğu Devletçe de kabul edilmiştir. Maliyeye verilecek bir altın lira bir kağıt lira mukabili olarak kabul edilmektedir. Bu da Tevhidi Meskûkat Kanununun şiddetle meri olduğunu gösterir.
Şemseddin; Devlet bir kanununda Türk lirası kabul eder, altın kabul edemez.
Kazım; Altın meta değildir. Sikkedir. Meskûktür. Üçüncü Hukuk Dairesinin içtihadının muhafaza edilmesi reyindeyim.
Tevhidi Meskûkat Kanunu mevcut olmadığı bir zamanda altının muhtelif kıymetleri vardır. Hatta 320 kuruşluk altın vardı. Biz bunu nazara almıyorduk.
Cevat; Geçen celsede arz ettiğim veçhile mesele Hükümetin siyaseti maliyesine taalluk ettiğinden Üçüncü Hukuk Reisinin takririni geri almasını yahut müzakerenin bila müddet tehirini teklif ediyorum, dedi.
Sait; Bay Cevadın noktai nazarına iştirak ettiklerini söylediler.
Şefkati; Biz kanunları tatbikle mükellefiz. Kazaî teşekküller bunun aksini mütalaa edemez. Bütün kanunlarda evrakı nakliyenin tedavül mecburiyeti vardır. Asıl mesele bu (mecburiyet) kelimesini tefsir etmektir.
Aziz; Diğer dünya piyasasında bunun ne şekilde cereyan ettiğini yüksek makamdan tetkik ettirilmesini.
Kazım; Bizim halledeceğimiz nokta şudur, altın liranın nakit olup olmadığını tesbit etmektir. Evrakı Nakdiye Kanununun ikinci maddesiyle altın liranın nakit olduğu kabul edilmiştir. Bu evrakı naktiye birer senettir. Bu kağıt paralar da ikiye ayrılmıştır. Biz vazife meselesinde altının rayicini taharriye kalkarsak altının zimmete terettüp ettiği tarihteki rayici soracağız. Mesela Antalya Sulh Mahkemesinde vazife haricinde görülen bir dava İstanbulda vazife dahilinde görülecektir. Fiatı tahavvülat dolayisiyle bu şekildeki bir teşevvüşatı kabul edemeyiz. Tevhidi Meskukat Kanunu meriyet mevkiinde iken bunun hilafına harekete manidir. Temyiz Mahkemesi altın üzerine yapılan mukaveleleri muteber addettiğine göre böyle bir davanın netayicini düşünmeğe lüzum yoktur.
Mehmet; Altın paranın para olmaktan çıktığına dair bir kanun yoktur. Usul kanununa göre miktar esas tutulmuştur. Birisi gelir de iki yüz altın lirası dava ediyorum derse miktar muayyendir, iki yüzdür. Diğerlerinde de aynidir.
Reis Fevzi; Biz iki yüz elli lira olan altın davalarına baktık. Fakat vazife meselesini biz resen nazara alamazdık. Bin liradan aşağı olan altın işinde murafaa talep edildi, kabul ettik. Misli kamil, misli nakıs? Altın ile evrakı nakdiye arasındaki mümaselet misli nakıstır. Müddeabih altın ise şahit istimaında ve vazifenin tayininde, kabiliyeti temyiziyede müddeabihe göre halli mesele etmek lazımdır.
29.1.941
Şefkati; Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hadisede esas olamaz. Asıl hadisemizde üzerinde duracağımız mesele tevhidi meskûkat ve para kanunlarıdır. Usulün ikinci maddesinin tefsir suretiyle reye vaz edilmesi doğru değildir. Ancak mikyası kıymet altın mıdır, değil mdir? Bunu reye koymak lazımdır.
Bir de bizdeki müzakere usulüne işaret edeceğim. Kolaylıkla halledilmesi lazım gelen bir meselenin uzun müddet münakaşası gibi neticelerden tevakki etmek için asıl mevzuu müzakere ne ise onun üzerinde söz söylemek lazımdır.
Sait; Bizdeki hadise 250 altın liralık bir davanın rüyet edilip bize gelmesi üzerine hiç bir taraftan itiraz vaki olmadığı halde biz kıymeti nazara alıp mercii muhakemeyi ve saireyi değiştirmek istiyoruz, bu mümkün mü? Yoksa bir altının temevvüc eden bir sikke olduğuna kaniiz.
Şefkati; Vazife meselesi resen nazara alınacak meselelerdendir.
Zahir; Harç temyiz kabiliyeti, şahit istimal vazife cihetinden tevhidi içtihada sevk edilen altın işine tevhidi meskûkat ve altın ihracı hakkındaki eski kanunlara göre verilmek istenilen mahiyetin yerinde olmadığını anlamak için bir kaç noktanın arz ve tetkikine lüzum vardır.
1 - Kat'ilik hususunda Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun esbabı mucibe layihasında mevcut yazıları bir defa okuyalım.
Esbabı mucibenin on üçüncü sahifesinin on üçüncü satırında başlayan ve on yedinci satırında nihayete eren yazılarda (Köy Kanunu ile ihtiyar meclislerinin on liraya kadar davaları kat'î surette karara bağlaması kabul edilmiş olmasına göre mevkii kazayı ihraz eden bir meslek hakiminin 2500 kuruşa kadar olan alacak davalarını kat'î surette rüyet etmesi ihkakı hak noktasından mucibi endişe görülmemiştir) deniliyor.
Endişeyi mucip görülmeyen 2500 kuruşa kadar yani miktarı az olan davalardır, fakat dava mevzuu 2501 kuruş olursa vazukanunun kabul etmiş olduğu bu esbabı mucibeye göre endişe başlar.
2501 kuruşluk davada varit olan endişenin bugünkü tutarı alettakrib 600 lirayı bulan ve hatta aşan yirmi beş altınlık davada mevzuubahis olamaması kabilmidir?
Layihada temyiz kabiliyetinden mahrumiyete mesnet olarak gösterilen esbabı mucibe, değil yirmi beş altına hatta rayiç tutan elli lirayı bulan iki altına ait davanın bile kat'î sayılmasına manidir ki bu şahit istimaı ve vazifenin tayini hususunda da rayiç tutarının nazara alınması lüzumunu telkin eder.
2 - Dairenin tevhidi içtihada müracaata lüzum olan içtihadı, dava kıymeti tayin edilmeyerek miktar üzerinden açılmasına miktarın ve aksi takdirde kıymetin esas tutulması icap edeceği merkezindedir. Buna göre yirmi beş altının tahsili istenilen davada şahit istimal caiz, 300 altın liranın tahsili istenilen dava sulhun vazifesi dahilinde olmak lazım gelir. Dikkat buyuruluyorsa burada davanın bütün akıbeti müddeinin ihtiyarına bırakılıyor demektir. Çünkü;
A - Yirmi beş altın lira alacaklı olduğunu iddia eden kimse isterse bu miktar üzerinden dava açarak kat'î hüküm alacak ve isterse tutarını dava ederek davayı temyize kabiliyetli ve hatta sulhun vazifesi haricinde bir vaziyete sokacaktır.
B - Elli altın lira alacak iddiasında bulunan bir kimse davayı kıymet üzerinden açtığı takdirde senede lüzum gösterileceğini ve senet olmadığı cihetle diğer tarafın yemini ile işin halledileceğini bilirse davayı miktar üzerinden açabilecek ve iki şahitle hükmünü alabilecektir.
C - 300 altın liralık alacak iddiasında bulunan kimse dahi dilerse kıymet üzerinden asliye ve diğeri miktar üzerinden sulha baş vurabilecektir.
Bunlar eski içtihadın bir esası hukukîye dayanmadığını, davaların akıbeti üzerinde müddeilerin keyif ve arzusunu hakim kıldığını göstermeğe kafidir. Bilhassa (B) kısmında arzedilen husus çok mühimdir. Kendisini elli altın liralık alacak sahibi gören kimse kanun nazarında ya senede dayanmaya mecburdur veya değildir. Mecbursa kıymet üzerinden açacağı davada olduğu gibi miktar üzerinden açacağı davada dahi bu mecburiyet varit olmak icap eder.
Kıymetini gösterirse senet ibrazına mecbur, miktar üzerinden dava açarsa şahit ikamesine kadir sayılması adalet ve kanun işi değil, zeka canbazlığı olur.
3 - Usulün 238 nci maddesini açalım. Burada müddeabihi bin lira ve fazla olan davalarda mümeyyizlerin temyizde murafaa hakkı kabul edilmiştir. 999 altın liralık bir dava mürafaaya tabimidir, değilimdir? Bunu tayin için de dava taraflarından birinin keyfinemi tabi olacağız?
4 - Üçüncü Hukukun sayın reisi muhakemeten kıymetten bahsile vazifesizlik itirazında bulunamazsa mahkemenin bunu re'sen nazara alamayacağını ileri sürdüler. Bir defa vazife meselesi re'sen nazara alınır, saniyen de dairenin geçen seneki ekseriyeti muhakemeten itiraz sebketmiş olsa dahi müddet tarafından üç yüz altın lirayı geçmemek üzere açılmış olan davalarda sulh mahkemelerinin vazifedar olduğu noktai nazarında idiler. Diğer taraflar bar bar bağırarak vazifesizlik iddiasında bulunmuş olmasına rağmen vazife dahilinde kabul edilmiş olan yüzlerce dosya vardır.
5 - Dairenin eski içtihadı evvelki sözlerimde de söylediğim veçhile müstakar değildir.
A - Yirmi beş altın liralık davayı kat'î sayan eski ekseriyet yedi altın liralık davada ekalliyete iltihakla hükmü nakzetmiştir.
B - Harç için mahkemece rayici sorulup tahkik edilmiş olmasına rağmen 300 lirayı vazife dahilinde sayan ayni ekseriyet harç için de olsa rayici sorulup tesbit edilmiş olmasına müsteniden hatırımda kaldığına göre yirmi dört altın liralık davayı vazifesizlikten bozmak için ekalliyete iltihak etmiştir.
6 - Söz söyleyenler içinde kıymeti tahavvül edenler altın olmayıp kağıt para olduğunu iddia edenler oldu. Bunu anlamak için geçen seneki fiatlarla bugünkü fiatları gözden geçirmek kafidir. Altının on lirada olduğu zamanlar ekmek on buçuk kuruştu. Bugün ekmek on üç buçuk kuruş iken altın yirmi beş liraya çıkmıştır. Demek oluyor ki bir sene evvel bir altın lira ile doksan küsur kilo ekmek alınabilirken bugün 190 kiloya yakın ekmek alınıyor. Geçen sene bir altın lira ile otuz kuruştan otuz kilo kadar şeker alınıyordu. Kilosu kırka çıkmasına rağmen bugün altmış kilodan fazla şeker alınabilir. Bir sene içinde cihanın fevkalade vaziyeti itibariyle memleketimizde de her şeyin kıymetinde az çok bir tereffu var. Fakat bu hususta her şeydeki artış hemen hemen ayni nisbeti tuttuğu halde altın kıymetinin artması nisbet ölçüsüne girmeyecek kadar fazladır. Bu vaziyet kıymeti değişenin kağıt para değil, cihan harbi vaziyetinden müteessir olan eşya ve bunların en ilerisinde de altın olduğunu gösterir. Artık bu vaziyette memlekette asıl olan altındır, kıymeti düşen kağıt paradır, denilebilir mi?
7 - Sulh mahkemelerinin bidayeti ihdasındanberi vazifeleri tayin eden muhtelif maddeleri gözden geçirelim.
Sulh Hakimleri Kanununun neşrinden altı ay sonra tadil edilen maddesinde vazife elli lira ile tahdit edilmişti. Sonradan sırasiyle iki yüz ve üç yüz liraya iblağ edildi. Eğer altının dahi kağıt para vaziyetinde ayni hallere tabi olduğunu vazukanun kabul etseydi Sulh Hakimleri Kanunundaki miktarı hiç değiştirmezdi. Keza mülga Usulü Muhakematı Hukukiye Kanununun sekseninci maddesinde bin kuruşu mütecaviz davaların senetle ispatı lazımdı. Eğer usulümüz altını dahi lira saysaydı bu miktarın değiştirilmesine sebep kalmazdı.
Altınla kağıt paranın ayrılığı ilk olarak para cezalarının beş misle iblağıyle resmen kabul edilmiş ve bu gün Cumhuriyet Merkez Bankası hakkındaki 1715 sayılı kanunun 14, 16, 35, 37, 85 nci maddeleriyle altın kaçakçılığı cezalarını gösteren kanunlarla kat'ileşmiş bulunmaktadır.
8 - Kendi hesabıma hepsinden feragat edeyim, ancak rayiç tutan içtimaî mevkii düşkün kimseleri itma ve yalan şahadete sevkine müsait miktara baliğ olan elli altın liralık davaların şahitle ispatı teemmül ve kabul edilebilir ve yine alacağı değişmiyerek elli altın lira olan kimsenin kıymet üzerinden açacağı davayı senetle ispata mecbur olmasına mukabil miktar üzerinden açmakla davasını iki şahitle ispat edebilmesini mazur veya meşru gösterecek sebep bulunabilir mi?
Bir de şunu düşünelim: Kıymet üzerinden açılan altın liralık davanın miktar üzerinden açılan elli altınlık davadan farkı var mıdır? Kendi hesabıma ikincisi aleyhte olmak üzere bir fark mevcut sanılabilir. Çünkü;
940 iptidasında kıymet üzerinden açılan davada elli altın mukabilinde beş yüz lira hükmedilebilir. Ayni dava ayni tarihte miktar üzerinden açıldığı ve hükme rabtedildiği takdirde bugün icraca tahsil edilecek para bin iki yüz elli liradan aşağı değildir. Binaenaleyh altın davalarında fiilen harçta olduğu gibi her hususta da kıymetin esas tutulması lazımdır.
Atıf; Geçen müzakere sırasında Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun birinci maddesindeki miktar üzerinde bazı mütalaalar yürütüldü. Bu miktar bahse mevzu olduktan sonra ister altın ister kağıt para olsun birdir denildi. Bu hesaba göre üç yüz altın lira davasından üç yüz bir Türk varakai nakdiyesi davası daha kıymetli sayılmış olur. Çünkü üç yüz bir varakai nakdiye hakkında ancak asliye mahkemesince duruşma yapılır. Buna sulh hakimi el koyamaz. Fakat bugünkü rayice göre 7500 varakai nakdiye kıymetine varan üç yüz altın lira davasına sulh hakimi pek ala bakacak ve hükmünü verecektir.
Elli bir lira varakai nakdiye hakkında şahit istima edilemeyecek, çünkü evvel ve ahir bu hususta gösterilen mucip sebeplere göre halkın bazı fena huylarından yalancı şahit tedariki kolaydır. Ve halk bu gibi yalancı şahitlerin şahadetleriyle mağdur olur. Fakat elli altın lira ki bin iki yüz elli lira kıymetinde ve bir çok yalancı şahit tedariki için yapılacak fedakarlıklara da beleğan mabelağ değer, o dava hakkında şahit istima edilebilecek ve iki şahidin şahadetiyle bin iki yüz elli lira kıymetinde elli altın liranın tahsiline hükmedilecek ve bu hüküm şahadatın tahdidi hakkındaki esbabı mucibeye güya muvafık olacak yirmi altı varakai naktiye hakkındaki hüküm kabili temyiz olacak. Temyiz Mahkemesi tarafından birinin talebiyle bu hususta yorulacak, tetkikat yapacak, kitablar karıştıracak, içtihatlar tetkik ve tesis edecek ve kararını verecek. Bu karar iki tarafın haklarına müessir olacak, fakat altı yüz yirmi beş varakai naktiye değerinde bulunan yirmi beş altın lira hakkında tarafeynin kanun yoluna müracaat hakları olmayacak. Başmüddeiumumîlik makamı isterse ancak o vakit Temyiz Mahkemesi bu altı yüz yirmi beş varakai naktiye kıymetli yirmi beş altın lira hakkında tetkikat yapabilecek ve bununla beraber vereceği karardan tarafeyn istifade edemeyecektir. Bu mütenakız gayeleri izahtan sonra Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun tanzimi sırasında hangi paranın mütedavil olduğunu altın ve varakai nakliyelerin her ikisinin tedavül edip etmediğini ve kanunların tanziminde hangi paranın esas ittihaz veya her iki nevinin birmi telakki edildiğini tetkik edelim.
Para, bütün iktisatçıların, maliyecilerin yaptıkları tarifler arasında müttefikünfih bir tarif vardır. "Para, muhtelif kıymetlerin müşterek ölçüsüdür" şeklindedir. Hükümet ölçülerin hepsini tevhit etti ve tevhit bir zarurettir. Para da böyle bir ölçüdür; Acaba ölçüleri tevhit eden Hükümet para ölçüsünü bundan istisna mı etmiştir ve memlekette kıymetleri ölçmek için iki mikyas olabilirim? Filhakika bazı devletlerde mütedavil altın akçe kabul edilmiştir. Bazısında mütedavil varakai nakdiye (yüzde nisbetli altın karşılıklı veya altın karşılıksız) paralardır. Bunlardan (altın veya varakai nakdiyenin) beraberce tedavül ettiği yer yoktur. Almanyada yüzde otuz beş nisbetinde altın karşılıklı Rayş Bank tarafından çıkarılmış mark ile altın karşılıksız mark mevcut ise de bunlardan Rayş mark memleket dahilinde tedavül etmez. Bu marklar hariçle yapılan mübayaalara mahsustur. Çünkü rejişe mark karşılıksız ve kıymetsiz olup hariçten mal mübayaasında kullanılamaz. Onlar memleket dahilinde mübadele vasıtası olmaktan başka bir şey değildir. Kağıt paraları kıymetli olan ingiliz, Amerika ve Fransa gibi devletlerde dahi iki para tedavül etmez. Bunların memleketleri dahil ve haricinde mütedavil paralarının kıymet nisbetinde olması kısmen altın karşılıklarının mevcut olmasından ileri gelir. Bu memleketlerde hem altın, hem kağıt para tedavülü yoktur. Hatta Babanzade Şükrü Beyin bir makalesinde yazılı olduğu üzere Amerika Cumhuriyeti, halkın altınla akit yapmak emrindeki rağbetin devletin para tahavvülatındaki gayesini ihlal ettiği, binaenaleyh bir intizamı amme meselesi teşkil eylediğini derpiş ederek 1933 senesinde bu gibi akitlerde ve mukavelelerde badema altın tediye kaydının muteber olamayacağı hakkında bir kanun vaz etmiştir. Fransa 1926 senesinde frangın İngiliz parasına nazaran düşkün ve gayri müstakar olması dolayisiyle frangın kıymetini dörtte bire indirdiği gibi ingiliz hükümeti de 1931 senesinde parasını altın esasından ayırmış ve hemen sülüsüne yakın bir tenzilat yapmak mecburiyetinde kalmıştır. Ve bunlar hep bu memleketlerde yalnız bir nevi paranın tedavül ettiğini gösteriyor. Memleketimizde dahi ancak bir nevi paranın tedavül ettiği zahir ve aşikardır. Bu para millî paramızdır. Malî ve adlî kanunlarda hep bir para esas ittihaz edilir. Memleket dahilinde alış verişlerde kıymet takdirinde yine bu para Muhasebei Umumiye Kanununun, muvazenei umumiye kanunlarının ve memleket varidat ve sarfiyatının altın para ile yapıldığını ve bu kanunlarda hem altın ve hem de kağıt paraların esas olduğunu söyleyebilirmiyiz? Hangi tahsildar bir mükellefe senin vergilerinde esas altındır, der de altın para ile tahsilat yapabilir? Hangi memur veya müstahdem Hükümetten maaş ve ücretini altın olarak ister? Hangi tüccarı malını altın para ile alıp satmadı diye mesul edebiliriz? Geçen celsede Bay İbrahimin pek güzel izah buyurdukları veçhile Türk parasının kıymetini koruma ve kaçakçılık ve altın ihracının meni kanunlarına müsteniden altınlar gerek meşkuk ve gerek külçe olsun kıymet takdirinde millî para esastır. Hukuk Muhakemeleri Usul Kanununda miktardan başka bir de kıymet vardır. Hadi geçen celsede cereyan eden bir mütalaa veçhile miktarda altın ve kağıt müsavidir diyelim. Ya kıymeti nasıl takdir edeceğiz? Müddeabih aynın kıymeti millî paramızla bin lira varakai nakdiyedir. Bu kıymete göre davanın rüyeti asliye mahkemesine ait oluyor. Fakat asliye mahkemesine gitmek istemeyen tarafeyaden biri bu kıymetin altın para ile takdirini ve bu suretle davanın sulh mahkemesine havalesini isteyebilecek mi? Veyahut bu talepler makûsen dermeyan ve kabul edilebilecekmi ve böyle bir ihtilaf zuhurunda biz hangi tarafın talebini kabul edeceğiz? Kanun mahkemeleri bu hususta serbest mi bırakmıştır? Her halde değil. Çünkü o vakit hakim bir işi benimser ve davasını görmek isterse kıymeti ona göre altın veya varakai nakdiye ile tayin eder ve bu yüzden çok ihtilaflar zuhur eder. Bu mahzuru def için kıymetin tayininde yalnız bir esas kabul etmek zarureti tezahür eder ve bu kıymeti takdirde esas olan para şüphesiz ki millî paradır. Şimdi kıymet takdirinde yalnız millî para esas olunca maddei kanuniyenin (miktar) fıkrasını iki türlü paraya hamletmenin ne derece doğru olacağını Heyeti Umumiyenin takdirine bırakıyorum. Geçen celsede Bay İbrahim kaçakçılık ve Türk parasının kıymetini koruma ve altın ihracının men'i hakkındaki kanunlardan bahsederken bu kanunların ayni tabirle küçük olduğunu ve umumî hükümlere müessir olamayacağını söyleyenler oldu. Fakat bu düşünce yanlıştır. Bu kanunların esbabı mucibe layihaları tetkik buyurulursa mezkur kanunların bilhassa devletin malî siyasetini korumak gayesiyle vaz edildiği ve bu uğurda hükümetçe bir çok fedakarlıklar ihtiyar olunduğu anlaşılır. Bu kanunlarda meşkuk ve külçe altınlar değerinin nasıl tayin edileceği, ticaretinin nasıl ve kimler tarafından yapılacağı gösterilmiştir. Ayni zamanda emtia bedeli mukabilinde hariçten getirilen altınların Merkez Bankasında satılması mecburiyeti hakkında da bu altınların külçe altınlara mahmul olduğunu söyleyenler oldu. Kanunda böyle bir kayıt yoktur. Emtia bedeli diye döviz yerine getirilen altınların meşkuk ve gayri meşkuk olsun bankaya satılması mecburiyeti vardır. Emtia bedeli olmıyarak getirilen altınlar ise serbesttir. Şimdi kanunen üzerinde ticaret yapılan, alınıp satılan ve millî paramıza göre kendisine kıymet tayin edilen altınların memleket millî parası olabileceği ve diğer kıymetlerin altınla ölçülebileceğini düşünebilirmiyiz bilemem. Yine geçen celsede altınların muhtelif memleketlerde ayrı ayrı kıymette olduğu ve bu sebeple mesela İstanbulda yirmi altın kıymeti itibariyle duruşması sulhe ait iken Gaziantepte asliyeye ait olacağı ve bunun da karışıklık doğuracağı söylendi. Kanunlarımızda millî para esas olacağına göre bu keyfiyet bir mahzur teşkil etmez. Her gün olan şeylerdir. Mesela yine Ayıntapta iki yüz kilo yağın kıymeti üç yüz, fakat İstanbulda üç yüz elli liradır. İstanbulda buna ticaret asliye, Urfada da sulh ticaret mahkemeleri bakar. Bunda kanunî hiç bir muhalefet te yoktur. Fakat babalarından intikal eden ellişer altın alacak davasını kardeşlerden birinin altın esası ile sulh mahkemesinde açarak davasını şahitle ispat etmesi ve ayni memlekette diğerinin vaki itiraz hasebiyle millî paraya tahvil ile asliyeye gitmesi ve şahit ikame edememesi garib olur.
Tevhidi Meskûkat Kanununun birinci maddesi hükmünün elyevm baki olup olmadığını tetkik eden bazı arkadaşlar geçen celsede Merkez Bankası Kanunundan ve tedavüle konulan evrakı nakdiye kanunlariyle ufaklık paralar hakkındaki kanunlardan bahsettiler. Ve Heyete icap eden izahatı verdiler. Ben de bu hususta bazı noktalara temas etmek isterim. Mezkur kanuna göre liranın küsuru itibarî kıymeti haiz gümüş mecidiye ve aksamı ve nikel kuruşlar altın liranın aksamı idi. Bir kanunla altın liranın küsuratı sayılan mezkur gümüş ve nikel kuruşlar ve mecidiyeler ortadan kalktı. Ve Hükümet tarafından yeni liralar ve ufaklık paralar çıkarıldı. Bu kanunlarla çıkarılan paralar Türk lirası ve aksamıdır. Bunlar hiç bir zaman altın lira küsuratı değildir ve olamaz. Bu neticenin kanunun tetkiki ile meydana çıkacağı bedihîdir. Altın liranın küsuratı kuruşlar ortadan kalkınca artık liranın kabiliyeti tedavüliyesi kalmaz. Çünkü mesela yirmi dört kuruş altın paranın tediyesine ve tahsiline imkan yoktur. Ayrıca muhasebe ve muvazenei umumiye kanunlarının, bütçelerin hep millî para üzerinden yapılması Tevhidi Meskûkat Kanununun halen baki olduğuna mı delalet eder, bilemem. Merkez Bankası evrakı nakdiye ve altın mevcudu hakkında muayyen zamanlarda Resmî Ceride ile bültenler neşretmektedir. Bunların hiç birinde altın liramız veya şu kadar altın kuruşumuz var diye bir kayıt göremeyiz. Kilo üzerinden vezinlerini ve yine bu esastan kıymetlerini görürüzki bu kıymet meşkûk ve külçe altınlara şamildir. Bundan bankanın külçe ve sikke altını farksız gördüğünü anlarız. Altın liranın kıymetini banka bize altın kuruşu esas ittihaz ederek değil, bir altın lirada kaç gram ve ne ayarda altın olduğunu tayin ettikten sonra beher gramın fiatı üzerinden Türk parasiyle bildirir.
Meşhur müderris Bay Şükrü Baban ve Namık Zeki ve Sanavber gibi maliyecilerimizin bazı makalelerinde mevcut mütalaa ve noktai nazarları tetkik edilirse altın mikyasının halen mevcut olmadığı neticesine varırız. Bunlardan Şükrü Baban (altın devri) diye bir devri sabık kabul etmiştir. Ayni zamanda, gerçi paranın esası bundan bir çok zaman evvel altındı, fakat aradan geçen zamanlar zarfındaki hayatî ve iktisadî sebepler bu esasın devletler tarafından değiştirilmesini icap ettirmiştir, diyor. Namık Zeki Adliye Ceridesindeki makalesinde ahval ve hadisat dolayisiyle hakikî mefhum ve manasiyle ortada para diye bir şey kalmadı. Devletler biz karşılıksız, altınsız da iş görürüz dediler ve işte bugün bütün dünyada görülen bin bir türlü döviz tahdidatı bundan ileri geliyor, diye bir fıkra yazıyor.
Sanavber, on altıncı yıldönümü münasebetiyle verdiği konferansta Cumhuriyet Merkez Bankasının Türk parasının kıymetini koruma ve istikrarını temin esasına dayanan vazifelerini izah ettikten sonra, "Bankanın tesisi iktisadî buhran senelerine tesadüf ettiğinden paranın istikrarını temine matuf tedbirler kolaylıkla tahakkuk ettirilemez. Bir çok memleketlerde paralar altın esasından ayrılarak kıymetçe düşürüldüğü bir sırada bankamızın istikrarı ancak iyi günlerin gelmesine intizara bırakması lazımdır. Paramızın altın olarak tam karşılığı teessüs etmiş bulunmadığı cihetle istikrarı temin bir banka işi değil, artık bir hükümet meselesidir" diyor.
Bu makaleleri yazanlar, konferansları verenler ayni zamanda resmî zevattır. Merkez Bankası müdürü olan Namık Zeki ve Sanavber'in ayni zamanda bu hususta en fazla söz sahibi oldukları da meydandadır. Bundan başka en salahiyettar bir ağız dahi Büyük Millet Meclisi huzurunda halen altın esasının mevcut olmadığını söylemiştir.
Büyük Cumhurreisimiz İsmet Paşa Hazretleri Başvekil bulundukları sırada Merkez Bankasının teşkili münasebetiyle Büyük Millet Meclisi huzurunda bir çok izahat vermiş ve ezcümle (Merkez Bankasının sermayesi şimdiki millî para üzerine vücuda getirilecektir. Bankanın vazifelerini kanun tayin edecektir. Fakat anlayanlar tabii görsün, hayale kapılanlar hayret etsin, şimdiden söyleyeyim ki bankanın ilan olunan ilk vazifeleri arasında millî paranın altın üzerinden tesbiti kaydı bulunmayacaktır. Altın üzerinden millî paranın tesbitini bütçede, devlet mübayaatında ve bütün milletin gayretiyle alacağımız tedbirler yapacaktır ve paramıza altın karşılık koymak gibi kolay bir tedbirle bu netice husule gelecektir) buyuruyorlar. İsmet Paşa Hazretleri bu yüksek beyanlariyle hem millî paramızın ne olduğunu hem de tevhidi meskûkat kanununun çoktan tarihe karıştığını Büyük Millet Meclisi huzurunda izah buyurmuş olmalarına göre keyfiyeti artık yüksek Heyetiniz takdir eder.
Bedri; Geçen celsenin rey koymasına takaddüm eden zamanında usulün ikinci maddesindeki fıkra okunarak reye kondu. Oradaki devletin kendi millî parasıdır. Osmanlı altınını Türk altını diye nasıl kabul ederiz? Bunun aksini düşünmek millî paraya itimatsızlık teşkil eder. Bir Devlet kendi parasına ticaret yaptırır mı?
İ. Ethem; Usulün ikinci maddesini bu suretle reye vaz etmek işimizi halletmez. Bir sulh mahkemesi adımı Türk parası hakkında kaideleri anlamakla atabilir. Bütün kanunlarımız Tevhidi Meskûkat Kanununun tarihe karıştığını nazara almak lazımdır. Yoksa usul kanunundaki kıymet kıymettir, miktar miktardır. Bu kadar basit bir şeyi reye koymak niçin? Devletin bu günkü prensiplerine tegafül etmiş oluruz.
Mehmet; Hakim vazifesini tayin ederken usulü açıp bakar. Altın ötedenberi paradır. Altın külliyetli olunca kilo itibariyle gösterir. Hesabı uzun sürmesin diye Tevhidi Meskûkat Kanunu bir altın lira olan paranın yüz kuruş olduğunu tayin etti. Yoksa ona para vasfı izafe etmedi. Altın bir meta mahiyetinde olsaydı bankaya konmazdı. Elimizde kanunlarda altının para olmaktan çıktığına dair bir kanun yoktur. Fakat farklar vardır. Bu eskiden de vardı? Paranın hem kıymeti ve hem de miktarı vardır. Eğer miktarı varsa kıymet aranmaz. Usul bunu amirdir.
Cevat; Altın da millî paramızdır. Nitekim Napolyon altını Napolyondan sonra bunca inkılaplar yapılmış iken yine Fransanın millî parasıdır. İsmet İnönü Hazretlerinin Merkez Bankasının küşadı vesilesiyle irad buyurdukları nutuk muhaliflerimizin noktai nazarlarına bir senet teşkil etmez. Çünkü devletimizin altın esasını terketmesi mütedavil altın paramızı paralıktan çıkarmaz, dedi.
Şemsettin; Bir şey'in zi kıymet olması başka, para gibi tedavül etmesi başkadır. Birinci Reis; Tarafların mütalaalarını hulasa ettikten sonra bizim halledeceğimiz mesele bir davanın vazife noktasından merciini tayin ve saire. Devletin malî siyasetini halledecek bir karar verecek değiliz. Alçalan evrakı nakdiye ve yükselen evrakı nakdiyedir. Altın meta değildir, paradır.
Vehbi; Altının talibi çoktur. Fiat fırlamıştır. Kağıdın fiatı değişmemiştir. Altın mecburî tedavül eden nesne, başka şeylerin kıymetini tayin için mecburî vahidi kıyasî değildir, demeleriyle:
Neticede;
Evrakı nakdiyeye ait kanunlarda bunların nakit gibi tedavülü ve kabulü mecburiyetinden bahsedilmekte olup bu kanunların mevzuubahis ihtilafın halline tesir ve şümulü görülememiştir.
Tevhidi Meskukat Kanununun (Devletin usulü sikkesinde mikyası kıymet altındır. Vahidi kıyasî kuruştur) diye yazılı birinci maddesiyle (altın vahidi kıyasî makamına kaim olan kuruşluk sikke nikel olarak madrup olup kırk para itibar olunur. Kuruşun yirmi, on ve beş paralık eczası nikel ve iki, beş, on ve yirmi kuruşluk ez'afı gümüş ve 25, 50, 100, 250, 500 kuruşluk ez'afı altındır) ibaresini ihtiva eden ikinci ve bunların enva ve ecnas vezin ve ayarlarını tayin eyleyen üçüncü ve gümüş ve nikel meskûkatın haddi kabulünü gösteren dördüncü ve muhtelif akçe rayiçlerini ilga ve muhtelif akçe kıymeti kanuniyeleri beyninde fark husulünü müstelzim muameleyi men eden ve hilafına hareket eyleyenler hakkındaki cezayı gösteren beşinci ve altıncı maddeleri hükümlerinin elyevm meri olup olmadığının tesbiti lazım gelmiştir.
411 ve 1207, 2257, 2461, 2648 numaralı kanunlarla Tevhidi Meskûkat Kanununun nikel ve gümüş meskûkata ve bunların vezin ve ayar ve kıymetlerine ve yine bunların haddi kabullerine taalluk eden ahkamı ilga edilmiş olduğu gibi bu kanunlarla mevkii tedavüle çıkarılan paraların itibarî kıymetleri haricinde bir fiatla veya tedavülden kaldırılmış olan eski madenî paraların her hangi bir fiatla mübadele vasıtası olarak kullanılması men ve bu babta yeni cezalar tayin edilmiştir.
Mezkur kanunun birinci maddesi mucibince "altının" elyevm devletin sikke usulünde mikyası kıymet olup olmadığına gelince, bir şey'in mikyas olabilmesi onun mikyas itibar edilen hususta değişmemesiyle, sabit ve müstakar kalmasiyle meşruttur. Bu değişmemezllk Tevhidi Meskûkat Kanununun üçüncü maddesinde vezin ve ayarı gösterilen bir altın liranın yüz kuruş kıymetinde telakki edilmesi gibi ya kanun hükmü olarak icabî ve itibarîdir veyahut diğer bazı mikyaslarda olduğu gibi mahiyeti iktizası ve hakikîdir. Altının mikyası kıymet ittihaz edilmesi muhtelif eşya kıymetlerinin buna nisbet edilmek suretiyle tayin ve tesbit edilmesi demektir. Halbuki 30 haziran 1930 tarih ve 1715 numaralı Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Kanununun on ikinci maddesinde, (Türk lirasının altın tutarını istikrar kanunu tayin edecektir) ve otuz beşinci maddesinde (Banka sikke veya külçe halinde altın alıp satmak ve altın mukabilinde avans veya altın sertifikası vermek salahiyetini haizdir) ve otuz yedinci maddesinde (İstikrar Kanunu mer'iyete vaz olununcaya kadar otuz beş ve otuz altıncı maddelerde mezkur altın ve döviz Hatları zaman zaman banka tarafından tesbit edilir) diye yazılı hükümlerine göre bugün altın lira zaman zaman bankaca tesbit edilecek fiatla alınıp satılan bir mal haline girmiş ve binaenaleyh Tevhidi Meskûkat Kanununun altının mikyası kıymet olduğu ve rayicinin de yüz kuruştan ibaret bulunduğu hakkındaki hükmü de ortadan kalkmış bulunmaktadır. Tevhidi Meskûkat Kanununun kasdettiği yüz kuruşluk bir altına, bugün yüz nikel kuruş veya gümüş bir lira kıymetindedir, yahut bir altın bir liralık varakai nakdiyeye muadildir demeğe maddeten ve kanunen imkan yoktur. Nitekim bu aşikar olan hakikat Büyük Millet Meclisi huzurunda en büyük ve en salahiyetli devlet ricali tarafından millî paramızın kıymetini yükseltmek için ittihaz olunan tedbirler arasında izah edilmiştir. Hulasa bu sarih kanunî hükümlerle bugün bir altın liranın kıymeti henüz istikrar kanunu meriyete vaz olunmadığından Merkez Bankasınca zaman zaman tesbit edilmektedir ki maddî ve kanunî hakikat ta budur.
Mahkemelerin vazifesini ve davanın temyiz kabiliyetini tayinde ve şahitle ispat olunup olunmayacağı hususunda müddeabihin miktarına ve tediye cihetinde de kıymetine itibar edilmesine dair ileri sürülen fikir ve mütalaaya gelince: Bu fikre göre müddeabih altın lira hakkında Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 2, 8, 288 ve 427 nci maddelerindeki miktara bakarak muamele olunmasını ve bu itibarla yirmi beş altın liralık davanın temyiz kabiliyeti olmadığını ve üç yüz altın liralık davanın sulh mahkemesinde görüleceğini ve elli altın liralık müddeabihin de şahitle ispat olunacağını kabul etmek lazım gelmektedir. Halbuki Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun (Müddeabih para ise mahkemenin vazifesini tayinde miktarı esas ittihaz olunur) ve (...tesis ve iflas davalarından başka değer ve miktarı üç yüz lirayı geçmeyen ayin ve deyn...) ve (...zamanı vukuundaki miktar veya kıymeti beş bin kuruşu tecavüz ettiği takdirde senetle ispat olunmak lazımdır) ve (Asliye mahkemelerinden verilen nihaî kararlarla iki bin beş yüz kuruşa kadar olan alacak...) hükümlerini ihtiva eden 2, 8, 288 ve 427 nci maddelerindeki miktarlar 300, 2500 ve 5000 dir ki birincisi lira ve ikinci ile üçüncüsü de kuruş ile takyit edilmiştir. Yirmi beş ve elli altın lira ile iki bin beş yüz ve beş bin kuruş arasında rakam ve miktar itibariyle müsavat olmadığı gibi yirmi beş veya elli veyahut üç yüz altın lira tabirlerinin delalet eylediği mana ile bu günkü mevzuata nazaran iki bin beş yüz ve beş bin ve otuz bin kuruş mefhumları arasında usul cihetinden de muadelet iddiası kabul edilemez.
Sonuç: Yukarıda tafsil edilen kanunî sebeplere binaen altın iddialarında mahkemenin vazifesi ve gerek temyiz kabiliyeti bakımından kıymetin nazarı itibara alınması ve şahitle ispat caiz olup olmadığını tayinde de maddedeki sarahat veçhile zamanı vukuundaki değer ve kıymetine bakılması icap edeceğine ekseriyetle karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy