(1086 S. K. m. 237) (4342 S. K. m. 3, 4, 29) (3402 S. K. m. 25) (YİBK. 31.05.1965 T. 1960/4 E. 1965/2 K.)
Dava: Davacı vekili tarafından, davalılar aleyhine 04.04.2006 gününde verilen dilekçe ve birleştirilen dosyada 18.08.2005 gününde verilen dilekçe ile meranın aidiyetinin tespiti ve elatmanın önlenmesi istenmesi üzerine yapılan muhakeme sonunda; davanın kısmen kabul ve kısmen reddine dair verilen 28.07.2008 günlü hükmün Yargıtayca, duruşmalı olarak incelenmesi davalı Kurugöl Köyü tüzel kişiliği tarafından istenilmekle, tayin olunan 23.12.2008 günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı vekili Av. İ. T. ile karşı taraftan davacı vekili Av. C. D. ve davalı Hazine vekili Av. H. S. geldiler. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelenlerin sözlü açıklamaları dinlendi. Duruşmanın bittiği bildirildi. İş karara bırakıldı. Bilahare dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
Karar: Davacı Kıkpınar Köyü Tüzel Kişiliği Kadastro Mahkemesine sunduğu 4.4.2006 tarihli dilekçesi ile; dava konusu 103 ada 1, 102 ada 1, ve 101 ada 111 parsel numaralı taşınmazların kadastro çalışmaları sırasında davalı köy kadastro çalışma alanına alınarak bu köy adına tespit edildiğini, anılan parsellerin davacı köy sınırları içerisinde bulunduğunu belirterek tespitin iptali isteğinde bulunmuştur.
Davacı tarafından davalı köy aleyhine 18.08.2005 tarihinde açılan ve görevsizlik kararı ile Kadastro Mahkemesine gönderilen Susuz Asliye Hukuk Mahkemesinin 2005/38 esas sayılı dosyasında ise davacı; sınırlarını ve mevkilerini belirttiği meraların kadimden beri kullanımlarında olduğu halde davalı köyün müdahale ettiğini belirterek elatmanın önlenmesi isteğinde bulunmuştur.
Davalı köy vekili ise, dava konusu arazilerin kadim meraları olduğunu, davacının tapu ya da tahsis kaydı bulunmadığı gibi Kadastro Mahkemesinin 2005/2 Esas sayılı dosyası ile yapılan inceleme sonucu verilen karar ile de taşınmazların kendi köyleri kapsamında kaldığının belirlendiğini ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.
Kadastro mahkemesince her iki dava sebebiyle verilen 22.02.2007 tarihli karar davalı vekili tarafından temyizi üzerine Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 30.11.2007 tarihli karan ile; taraflar arasındaki uyuşmazlığın yararlanma hakkının tespiti ile müdahalenin önlenmesi isteğine ilişkin olup, eda davası niteliğinde bulunduğundan Kadastro Kanununun 25. maddesi gereğince davaya bakmakla asliye hukuk mahkemesinin görevli olduğu belirtilerek bozulmuştur.
Mahkemece bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonucunda davanın kısmen kabulüne kısmen reddine karar verilmiştir.
Hükmü, davalı temyiz etmiştir.
Dava, istem konusu yapılan meraların aidiyetinin tespiti ve elatmanın önlenmesi isteğine ilişkindir.
Mera, bir veya birden fazla köy veya kasaba halkına bağımsız veya birlikte tahsis edilmiş ya da kadimden beri hayvan otlatmak amacıyla kullanılan, hak sahiplerinin üzerinde intifa hakkı olan arazi parçasıdır. Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan mera, yaylak ve kışlaklar özel mülkiyete geçirilemez, amacı dışında kullanılamaz, zamanaşımı uygulanamaz, sınırları daraltılamaz (Mera Kanunu m. 3, 4)
31.05.1965 tarihli ve 4/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile ... tek başına bir köye ait bulunan mera, yaylak ve kışlakların tümünün veya bir parçasının bir başka köy sınırı içine alınmış olması halinde, sınır değişikliğinin ikinci köye bir yararlanma hakkı sağlamayacağı ve ilk köyün eskiden olduğu gibi bu yerlerden tek başına yararlanacağı öngörülmüş olup, bu karar 4342 sayılı Mera Kanununun 29. maddesi ile de yasa hükmü haline gelmiştir. Böylece, bir köy ya da belediye sınırları içinde kalan mera, yaylak ve kışlaklar üzerinde bir başka köy veya belediyenin de intifa hakkı olabileceği kabul edilmiş, idari sınırların aidiyetin belirlenmesinde önemi olmadığı vurgulanmıştır. İdari sınırlar sadece yetkili mahkemenin saptanmasında önem arz eder.
Meraya elatmanın önlenmesi davası, kadim yararlanma hakkı olan köy veya belediye tüzel kişiliği ya da taşınmazın devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden olması nedeniyle Hazine tarafından açılabilir. Aynı şekilde, bir yerin mera olduğu iddiasıyla köy veya belediye tüzel kişiliğinin ya da Hazinenin tapu iptali ve sınırlandırma istemiyle dava açmasına olanak vardır.
Mera, yaylak ve kışlak davalarında, tahsise ya da kadım kullanma hakkına dayanılabilir. Tahsise dayanıldığında, dayanak belgelerin, ayrıca karşı tarafın savunmasında ileri sürdükleri kayıtların tüm geldileri ile birlikte merciinden getirtilmesi, kadimlik iddiası varsa bu hususun araştırılması, gerektiğinde köyün kuruluş tarihinin İçişleri Bakanlığından sorulması ve köyün kadim yada muhdes olup olmadığının saptanması gerekir.
Mahkemece yapılacak keşifle dinlenecek yerel bilirkişi ve tanıkların çekişmeli mera veya yayla ile herhangi bir yararlanma ilişkisi bulunmayan, yansız anlatımda bulunabilecek, yöreyi iyi bilen ve çevre köy ya da kasabalarda yaşayan yaşlı kişilerden seçilmesi gerekir. Tahsise dayanılıyorsa tahsis kayıtlarının yerel bilirkişi ve tanıklar aracılığı ile uygulanması, dava konusu yeri kapsayıp kapsamadığının belirlenmesi, taşınmazın mera olmadığı iddiasının bulunması halinde varsa çevre taşınmazlara ait kayıtlar da uygulanarak dava konusu yeri ne şekilde okuduğunun çevre taşınmazlarla toprak yapısı kıyaslanarak uzman bilirkişiler aracılığı ile uyuşmazlığa konu yerin ve niteliğinin saptanması gerekir.
Kadimlik iddiasında ise, yerel bilirkişi ve tanıklara taşınmazın kim tarafından ve ne şekilde kullanıldığı ve sınırları sorularak sonuca gidilmelidir.
Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında somut olaya bakıldığında;
Davacı köy tüzel kişiliği dilekçelerinde; kendi köylerinin idari sınırları içerisinde bulunan dava konusu meraların kadimden beri kullanımlarında olduğu halde davalı köyün de aidiyet iddiasında bulunduğu gibi kullanmalarına engel olmak suretiyle müdahale ettiklerini belirterek meraların aidiyetinin tespiti ve el atmanın önlenmesi isteğinde bulunmuştur. Mahkemece, taraflar adına düzenlenen mera kayıtları da getirtilerek mahallinde yapılan keşif sonucu dava kısmen hüküm altına alınmıştır. Öncelikle belirtmek gerekir ki; hukuk düzeninde istikrar sağlama amacı taşıyan kesin hüküm, hükme karşı yasa yollarının tükenmesi (şekli anlamda kesin hüküm) ve taraflar arasındaki hukuki ilişkinin bir daha dava konusu yapılmaması (maddi anlamda kesin hüküm) şeklinde hukuk yargılama sistemimizde yer almaktadır.
Şekli anlamda kesinleşmeyi zorunlu kılan, taraflar arasındaki hukuki ilişkinin yeniden dava konusu yapılamaması amacını güden maddi anlamda kesin hüküm HUMK'nun 237. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre kesin hükmün oluşabilmesi için;
- Dava konusunun, diğer bir anlatımla dava ile elde edilmek istenen sonucun aynı olması,
- Dava sebebinin yani davanın dayanağı olan vakıaların aynı olması,
- Davanın taraflarının aynı olması gereklidir.
Belirtilen nedenle taraflar arasında, Kadastro mahkemesinin 2005/38 Esas sayılı dosyasında kadastro çalışma alanın tespitine itiraz niteliğinde bulunan dava, eldeki dava ile konularının, dava sebeplerinin aynı olmaması sebebi ile kesin hüküm oluşturmaz. Bu husus mahkemece de dikkate alınmıştır. Ancak yukarıda açıklandığı üzere, keşifte dinlenecek yerel bilirkişi ve tanıkların çekişmeli mera ile herhangi bir yararlanma ilişkisi bulunmayan, yansız anlatımda bulunabilecek, yöreyi iyi bilen ve çevre köy yada kasabalarda yaşayan yaşlı kişilerden seçilmesi gerekirken mahkemece, taraf köylerden seçilen yerel bilirkişi ile keşif yapılması, bir kısım tanıkların yaşlı, yöreyi iyi bilen kişiler yerine genç kişiler olması ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uyarınca tanıkların ayrı ayrı dinlenmesi gerekirken birlikte dinlenmiş olmaları usul ve yasaya, yukarıda açıklanan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile benimsenen ilke ve esaslara aykırıdır.
Belirtilen nedenle mahkemece mahallinde, usulünce seçilip dinlenecek yerel bilirkişi ve tanıkların katılımı ile yeniden keşif yapılarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmelidir. Tüm bu hususlar gözetilmeksizin eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı şekilde verilen karar doğru olmadığından bozmayı gerektirmiştir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının yatırana geri verilmesine, 625.00 YTL Yargıtay duruşma vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine 23.12.2008 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy