(818 S. K. m. 49) (2709 S. K. m. 11, 129, 177) (ANY. MAH. 28.4.1983 T. 1981/13 E. 1983/8 K.) (YİBK. 09.05.1960 T. 1960/21 E. 1960/9 K)
Dava: Dava; manevi tazminat isteminden kaynaklanmaktadır. Haksız eyleme dayalı davada, davalının birinci sicil amiri bulunduğu davacı hakkında gerçeklere aykırı ve küçük düşürücü tezkiye (sicil) varakası düzenlediği iddia olunmuş ve yerel mahkemece yapılan yargılama sonunda iddia sabit görülerek Borçlar Kanununun 49. maddesi uyarınca manevi tazminata hükmedilmiştir.
Karar: Uyuşmasızlığın esasına girilmezden önce, konunun Anayasa Hukuku açısından özellikle ve öncelikle incelenmesi gerekmektedir.
Şöyle ki:
I - Bilindiği gibi, halk oylaması sonucu kabul edilip yürürlüğe giren T.C. Anayasasının 129/5. maddesinde yazılı koşulların gerçekleşmesi halinde tazminat davalarının ileride asıl sorumlularına rücu edilmek kaydı ile ancak idare aleyhine açılabileceği, açık bir biçimde hükme bağlanmıştır. Diğer taraftan, Anayasanın 129/5. maddesinde öngörülen ve hükmün Anayasanın yürürlüğe girmesinden önce açılan ve dolayısıyla yürürlük tarihinde derdest bulunan davalarda da uygulanıp uygulanmayacağı, sorunun önemli bir yönünü oluşturmaktadır. Başka bir deyimle, işin ve uyuşmazlığın esasına girilebilmesi mevcut Anayasa hükmünün daha önce açılmış davalara da uygulanmaması koşuluna bağlıdır.
II - Konu T.C. Anayasasının genel sistematiği içerisinde incelendiğinde görülmektedir ki 1982 Anayasası yürürlük açısından önceki 1924 ve 1961 Anayasalarına ve bunların tadillerine göre çok daha ayrıntılı ve kesin hükümler içermektedir. Anayasanın yürürlüğe girmesi kenar başlıklı 177. maddenin (e) bendinde, II. maddeye de atıfta bulunmak suretiyle kanunların Anayasaya uygunluğu sağlanıncaya ya da yeni kanunlar çıkarılıncaya kadar, mevcut kanunların Anayasaya aykırı olmayan hükümlerinin veya doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanacağı çok açık bir biçimde belirtilmiştir.
Nitekim sözü geçen 177. maddenin atıfta bulunduğu ve esasen eski Anayasalarımızda da mevcut olup Danışma Meclisi Anayasa Komisyonundan başlayarak hiçbir değişikliğe uğramadan kanunlaşmış bulunan 11. maddede (Anayasa hükümlerinin bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesi) yargı organlarını bağlayan temel bir hukuk kuralı olarak belirlenmiş ve ayrıca anılan maddenin gerekçesinde de yargı kuvveti gerektiğinde Anayasayı diğer kanunlar gibi uygulayabilecektir denilmek suretiyle, doğrulan Anayasa hükümlerinin uygulanması hususu vurgulanmıştır.
III - Bütün bu düşüncelerin ışığında, sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın 177/e maddesinin muhalif mefhumundan kanunların Anayasaya aykırı hükümlerinin Anayasaya rağmen uygulanmasının mümkün ve söz konusu bulunmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Öyle bir yorum ve sonuç hem Anayasanın özüne ve sözüne ve hem de 1982 Anayasasının düzenlenmesine temel olan düşünce ve ideallere uygunluk sağlayacaktır. Hemen eklemek gerekir ki Anayasa sözü edilen 177/e maddesindeki ilke ile 1961 Anayasasından ayrılmış, kanunlarda ki Anayasaya aykırı hükümlerin kaldırılması için öngörülmüş prosedüre başvurulmaksızın doğrudan ve tereddütsüz Anayasa hükümlerinin uygulanması zorunluluğunu getirmiştir. İşte kamu düzenine ilişkin bulunduğu böylesine açık bir yaptırım hükmünün varlığı karşısında mevcut Anayasa hükümlerinin, kesinleşmiş yargı kararları dışında geçmişe etkili bir şekil de uygulanması ve genel ilke olarak ajanlarının sorumluluklarından yalnızca idarenin muhatap sayılması kaçınılmaz bulunmaktadır.
IV - Bu nedenlerledir ki, gerek Danışma Meclisi Anayasa komisyonu ve gerekse Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu tasarı ve gerekçe metinlerinde mevcut bulunmayan 177. madde hükmün, Anayasanın ülke bütününde ve tüm ulusça eksiksiz uygulanmasını sağlamak amacıyla ve her türlü tereddütleri ortadan kaldırarak bir yaptırım maddesi biçiminde son yasama organı Milli Güvenlik Konseyince Anayasa metnine dahil edildiğini kabul etmek amaca uygun bir yorum ve düşünce biçimi olarak benimsenmelidir.
Nitekim, Anayasa Mahkemesinin 9.4.1984 günlü ve 18367 sayılı Resmi Gazetede Yayınlanan 28.4.1983 günlü ve E.1981/13 K. 1983/8 sayılı kararın gerekçesinde aynen ... yasa koyucu her hangi bir yasada değişiklik yaptığı veya yeni bir düzenlemede bulunduğu takdirde, bu yasa kurallarının yürürlüğe girmeleriyle birlikte uygulanmalarını da istemiş demektir. Bu kural, Anayasa değişikliklerinde veya yeni bir Anayasanın yürürlüğe girmesi hallerinde öncelikle geçerlidir. Anayasa kurallarının bir taraftan kamu düzenini doğrudan ilgilendirmesi öte yandan Anayasaların üstünlüğü prensibi gereği olarak yürürlüğe girdiği andan itibaren etkisini göstermesi zorunludur. Anayasa Yargısı ile güdülen Anayasa kurallarının üstünlüğünü koruma, Anayasayı egemen kılma görevini gerçekleştirmenin doğal sonucu da budur denilmek suretiyle aynı temel ilke kesin bir biçimde vurgulanmıştır.
V - Burada üzerinde durulması gereken bir başka konu da, bir hukuk davasının açıldığı zaman mevcut hükümlere göre yürütülmesi gerekip gerekmediğidir. Başka bir anlatım ile, sonradan çıkarılan Anayasa hükmünün dava taraflarının doğmuş (kazanılmış) usul haklarını ortadan kaldırıp kaldırmayacağı sorunudur.
Şüphe yok ki davacının dava ikame ettiği tarihte mevcut yasa hükümlerine dayandığı ya da dayanması gerekmesi nedeniyle bu yönün kendisi için bir usulü kazanılmış hak oluşturduğu kural olarak doğrudur. Bu kural Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda açık bir şekilde düzenlenmemiş ise de gerek doktrinde ve gerekse uygulamada usul hukukunun dayandığı ve kamu düzeni ile ilgili bir ana ilke olarak benimsenmiştir. Ne var ki usulü kazanılmış hakkın gene ve özellikle kamu düzeni düşüncesiyle kabul edilmiş istisnaları bulunmaktadır. Daha sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararının çıkması geçmişe etkili bir kanunun yürürlüğe girmesi, uygulanması gereken kanun hükmünün sonradan Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi, mahkemenin görevsizliğinin söz konusu olması, kanunun kamu düzeni ile ilgili bulunması, vs. genel olarak doktrinde (Prof. Dr. Baki Kuru, Usulü Muktesap hak - Recai Seçkin Armağanı, Sayfa 395/49 - Prof. Dr. Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt 4, Sayfa 3411/3442 - Prof. Dr. Saim Üstündağ, Medeni Yargılama Hukuku C.2, Kanun yolları ve Tahkim 1977, s.97 Prof. Dr. İlhan Pastacıoğlu, Medeni Usul Hukuku Dersleri 1975, Sayfa 764) ve çok sayıda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Daire karalarında, usulü kazanılmış hakkın açık birer istisnası olarak benimsenmiştir. Bütün bunlardan daha önemli olarak 9.5.1960 günlü ve 21/9 sayılı İçtihadı Birleştirme kararının gerekçesinde aynen usule ait müktesep hak esası, birçok hukuk kaideleri gibi istisnaları bulunan kaidelerdendir denilmiştir. O halde sonradan çıkarılan bir içtihadı Birleştirme kararına karşı ileri sürülmeyen usulü kazanılmış hak itirazının, sonradan yürürlüğe giren Anayasa hükmüne karşı geçerliliği düşüncesi hiçbir şekilde söz konusu olamaz. Türk Hukukunun bilinen normlar hiyerarşisi içinde Anayasanın üzerinde bir yazılı hukuk ilkesinin varlığı söz konusu değildir. Nitekim 1982 Anayasanın 11. maddesinde ifadesini bulan (Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü) ilkesi aynı zamanda kamu düzeni ile de ilgili olan ve yargının uygulanması zorunlu bulunan vazgeçilmez temel bir hukuk kuralıdır. Dolayısıyla mahkemelerin usulü kazanılmış bir hakkın varlığına rağmen doğrudan Anayasa hükmünü göz önünde tutması kaçınılmazdır.
Bunun dışında olayımızda usulü kazanılmış hakkın diğer bir istisnası da görev konusun da ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu kabil tazminat davalarının yalnızca idare aleyhinde ve bunun sonucu idari yargı yerinde açılabilmesi zorunluluğu dolaylı olarak adli yargının görevsizliği konusunu gündeme getirmiştir. Usulü kazanılmış hakkın göreve ilişkin hallerde uygulama olanağı bulunmadığı 4.2.1959 tarihli ve 13/5. sayılı başka bir içtihadı birleştirme kararının gereğidir.
VI - Nihayet son olarak dava tarihinden sonra yürürlüğe giren Anayasa hükmünün zamanında gerçek sorumlular hakkında dava açan kişilerin dava haklarını ortadan kaldırıp kaldırmadığı üzerinde durulması da faydalı görülmektedir. Sonradan yürürlüğe giren ve sadece basım değiştirmek suretiyle merciinde idareye karşı devam ettirilecek ve sonuçlandırılacaktır. İş Türkiye Cumhuriyet Anayasasının 129/5. maddesinin öngördüğü koşullar ve taşıdığı yasal unsurlar açısından öncelikle idarenin karşılaması gereken bir sorumluluğun mevcut olup olmadığını belirlemek ve sonucuna göre davalının sorumluluğunu düşünmektir.
Sonuç: Öyle ise bu yönler incelenmek üzere hüküm bozulması gerekmektedir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy