(3402 S. K. m. 12) (743 S. K. m. 650) (4721 S. K. m. 723, 724) (13. HD. 24.12.1981 T. 1981/7470 E. 1981/8439 K.)
Dava: Taraflar arasındaki el atmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Aydın 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 3.5.2002 gün ve 2001/513-2002/529 sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dairesinin 1.11.2002 gün ve 11768-12053 sayılı ilamı ile,
(...Davacı Vakıflar İdaresi, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil isteğinde bulunmuştur.
Mahkemece, elatmanın önlenmesi ve yıkım davasının kabulüne, ecrimisil talebinin reddine karar verilmiştir. Dosya içeriğinden kadastral yöntemlere uygun biçimde yapılan ölçüm sonucu davalıya ait binanın dava konusu 1075 parselin tümünü kapsadığı, davalının kadastro tespitinin kesinleşmesi üzerine zilyetlik nedeniyle açtığı iptal, tescil davasının retle sonuçlandığı, davalının eldeki davada iyiniyetle bina yaptığını savunduğu, binanın yıkımının aşırı zarar doğuracağı anlaşılmıştır.
Bilindiği üzere; başkasının taşınmazına, temelli ve kalıcı nitelikte yapı yapılması durumunda, Medeni Kanunun 684. ve 718. maddelerinin hükümleri gereğince yapı üzerinde veya altında bulunduğu taşınmazın tamamlayıcı parçası (mütemmim cüzü) haline geleceğinden ana taşınmazın mülkiyetine tabi olur. Yasa koyucu bu konumdaki taşınmaz maliki ile yapıyı yapan kişi arasındaki İlişkiyi genel hükümlere bırakmamış Medeni Kanunun 722, 723, 724. maddelerinin özel hükümleri ile düzenlemeyi uygun bulmuştur.
Bir kimse kendi malzemesi ile başkasının taşınmazına sürekli esaslı ve tamamlayıcı (mütemmim cüz) nitelikte yapı yapmışsa ve (Medeni Kanunun 724 maddesine göre), yapının değeri açıkça arazinin değerinden fazlaysa iyiniyetli taraf uygun bir bedel karşılığında yapının ve arazinin tamamının veya yeterli bir kısmının mülkiyetinin malzeme sahibine verilmesini isteyebilir. Söz konusu madde hükmünden açıkça anlaşıldığı üzere taşınmazın mülkiyetinin yapı malikine verilebilmesi için öncelikli koşul iyi inançtır. Öngörülen iyi inancın Medeni Kanunun 3. maddesinde hükme bağlanan sübjektif iyi inanç olduğunda kuşku yoktur. Bu kural, el attığı taşınmazın başkasının mülkü olduğunu bilmemesini veya beklenen tüm dikkat ve özeni göstermesine karşın bilecek durumda olmamasını; ya da yapıyı yapmakta haklı bir sebebin bulunmasını ifade eder. Böyle bir davada iyi inançlı olduğunu iddia eden kişinin 14.2.1951 tarih 17/1 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararında belirtildiği gibi bu iddiasını ispat etmesi gerekir. İkinci koşul ise, yapı kıymetinin taşınmazın değerinden açıkça fazla olmasıdır. Bu koşul, dava gününe ve objektif esaslara göre saptanmalı fazlalık ilk bakışta kolayca anlaşılmalıdır. Üçüncü koşul olarak ta yapıyı yapan, taşınmaz malikine uygun bir bedel ödemelidir. Uygun bedel genellikle yapı için lazım olan arsa miktarının dava tarihindeki gerçek değeri olarak kabul edilmekte ise de büyük bir taşınmazın bir kısmının devri gerektiğinde geri kalan kısmın bedelinde meydana gelecek noksanlıklar,varsa taşınmaza bağlı öteki zararlar gözönünde bulundurularak bu bedelin aşılması hak ve nesafet kuralı gereğidir. Hemen belirtmek gerekir ki, temliken tescil isteme hakkı ancak, yapı yapıldığı sıradaki taşınmazın maliki olan kişiye karşı açılacak davada ileri sürülebilecek bir kişisel hak olup, yenilik doğurucu bu dava sonunda,verilen kararın kesinleşmesinden sonra ayni hakka dönüşebilir.
Öte yandan, Medeni Kanunun 722. maddesi taşınmaz malikine rızası olmaksızın yapılmış ve yıkımı aşırı zarar doğurmayan yapının yıkımını isteme hakkı tanımış, yıkım masrafının yapı malikine ait olacağını hükme bağlamıştır. Ne var ki, yasada aşırı zarar kavramı tanımlanmadığından yasa koyucunun bu yöndeki asıl amacının göz önünde tutulmasında yarar vardır. Değinilen maddenin düzenlemesine yol açan asıl neden, meydana getirilen yapının korunmasındaki mevcut olan genel iktisadi yarardır. Diğer bir söyleyişle yapının yıkımı halinde dava tarihine göre objektif ölçüler içerisinde tespit edilecek zararın çok fazla olması aşırı zararın varlığını gösterir. Bununla birlikte gerektiğinde özel ve teknik hususlarda uzman bilirkişilerin bilgisine başvurulmak suretiyle taşınmaz sahibinin o yapıdan yararlanma derecesi arsanın bütünlüğünün bozulup bozulmaması taşınmazın değerinde doğacak noksanlık gibi sübjektif olgularda dikkate alınmalıdır.
Aşırı zarar doğması sebebiyle yapı yıkılamadığı takdirde taşınmaz malikinin mamelekinde sebepsiz bir zenginleşme meydana geleceğinden,taşınmaz malikinin malzeme malikine (muhik) bir tazminat vermesi gerektiği, malzeme maliki iyi niyetli değilse tazminat miktarının, levazımın en az kıymetini geçemeyeceği, aynı yasanın 723. maddesinde belirtilmiştir. Bu durumda, 4.3.1953 tarih 10/3 sayılı içtihatları Birleştirme Kararının gerekçesinde benimsenen ve uygulamada kararlılık kazanmış ilke uyarınca aşırı zarar nedeniyle yapı yıkılamıyorsa, iyi veya kötü niyete göre, haklı (muhik) tazminat veya en az levazım bedelini ödeyip ödemeyeceği, arsa malikinden sorulmalı,kabul ettiği takdirde bu bedel karşılığı yapının taşınmaz malikine aidiyetine karar verilmeli,aksi halde yıkım isteği reddedilmelidir. Maddedeki (muhik tazminat) sözcüğünden salt inşaat bedeli değil olayın özelliğine göre, Medeni Kanunun 4. maddesinden aldığı yetkiye dayanarak hakimin takdir edeceği en uygun bedel (asgari levazım bedeli) ise, taşınmaz maliki yönünden yapının subjektiff (öznel)olarak taşıdığı değer anlaşılmalıdır.
Hal böyle olunca, yukarda belirtilen ilkeler çerçevesinde araştırma yapılması, davalının iyi niyetli olmadığının kabulü halinde, asgari levazım değeri üzerinden davacının temellüke razı olup olmadığının sorulması, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, anılan kurallar göz ardı edilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
TEMYİZ EDEN: Davalı vekili
Dava, müdahalenin men'i, kal ve ecrimisil istemine ilişkindir.
Davacı Vakıflar Genel Müdürlüğü vekili; tapuda müvekkili idare adına kayıtlı bulunan 1075 parsel sayılı taşınmaza, davalının bina inşa etmek suretiyle elattığını ileri sürerek, davalının müdahalesinin men'i ile binanın kal'ine ve 49.800.000.TL ecrimisilin işgal tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili; Taşınmaz üzerindeki binanın davalı tarafından iyiniyetle inşa edildiği ve binanın değerinin, arsa değerinden fazla olduğunu savunarak, arsanın muhik bir tazminat karşılığında davalı adına kayıt ve tesciline karar verilmesini istemiştir.
Mahkemenin; Tapulama tutanağının kesinleştiği tarihten itibaren 3402 sayılı kadastro Kanununun 12/3. maddesinde öngörülen 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği gerekçesiyle men'i müdahale ve kal davasının kabulüne dair verdiği karar, Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Dava konusu 1075 parsel sayılı taşınmazın tapulama tespiti sırasında davacı Vakıflar Genel Müdürlüğü adına 23.10.1987 tarihinde tespit ve tescil edildiği, beyanlar hanesinde Parsel üzerindeki evin davacının babası Ali Kaçmaz'a ait olduğunun tespit edildiği çekişmesizdir.
Yine davalının Aydın Asliye 1. Hukuk Mahkemesinin 2001/1073 Esas sayılı dosyasında, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin 650 (4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 724) maddesi uyarınca temliken tescil istemiyle Vakıflar Genel Müdürlüğü aleyhine açtığı davanın reddine karar verildiği konusunda uyuşmazlık yoktur.
Böylece davalı, yapı ile birlikte arsanın mülkiyet aktarımını talep edemeyeceğinden, eldeki davada davalının talebinin iyiniyetle yaptığı binadan dolayı 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 723. maddesinde ifadesini bulan tazminat istemine ilişkin olduğu konusunda duraksama bulunmamaktadır.
Bu durumda direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Mülkiyeti davacıya ait arsa üzerine kendi malzemesi ile bina inşa eden davalının Medeni Kanunun 723. maddesi uyarınca tazminat talebinin, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3. maddesinde öngörülen 10 yıllık hak düşürücü süreye tabi olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
3402 sayılı Kadastro Kanununun Kadastro tutanaklarının kesinleşmesi ve hak düşürücü süre başlıklı 12.maddesinin 3.fıkrasında Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yol geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz hükmü öngörülmüştür.
Yasaların yorumlanmasında sadece belirli madde ve hükümlerinin değil, Yasanın tümünün birlikte değerlendirilmesi suretiyle sonuca gidilmesi zorunludur. Bu itibarla, 3402 sayılı Yasanın 12. maddesini yorumlarken 1. maddesinin de birlikte değerlendirilmesi gerekir.
Giderek, 3402 sayılı Kadastro Kanunun 1.maddesinde de açıklandığı üzere, memleketin kadastral topografik haritasına dayalı olarak taşınmaz malların sınırlarını arazi ve harita üzerinde belirterek hukuksal durumlarını tespit etmek ve bu suretle Türk Medeni Kanunun öngördüğü tapu sicilini kurmak amacıyla çıkarılmıştır. Anılan yasanın 12. maddesi, hak düşürücü süreyi tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren işletmeye başlamıştır.
Esasen, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 10 yıllık hak düşürücü süreyi öngören 12. maddesi, 766 sayılı Tapulama Kanununun 31/2. maddesiyle getirilen düzenlemeyi benimsemiş olup; Her iki yasa hükmü de haklar kavramına yer vermiştir.
Bu noktada, 3402 sayılı Kadastro Kanunun 12.maddesinin 3.fıkrasında tapulamaya dayanan tescile itiraz olanağı verecek her türlü hakkın; eş deyişle gerek ayni, gerekse şahsi hakkın tasfiyesi, böylece tescilin kesin ve tartışmasız bir duruma gelerek artık tescile itiraz olunamaması amacıyla on yıllık bir hak düşümü süresi konulmuştur.
Diğer taraftan; bir kimsenin, hiçbir hakka dayanmadan kendi malzemesiyle başkasının arsasında inşaat meydana getirmesi, hukuka aykırı bir eylem olup, taşınmaz malikinin muvafakatına dayansa bile, inşaattaki haksızlık unsuru ortadan kalkmış olmaz.
Gerçekten, yalnızca inşaatın yapılmasına yönelmiş böyle bir muvafakatin mülkiyet geçirici rolü bulunmadığı gibi, yabancı arsa üzerinde inşaat meydana getirilmesi yönünden de geçerli bir hak tesis edici rolü de yoktur (Aytekin M. Ataay, Kendi Malzemesi ile Başkasının Gayrimenkulünde Haksız İnşaat 1959, s:18-19).
Bu itibarla davalı malzeme sahibinin Medeni Kanunun 649. maddesi kapsamındaki tazminat talebi, hukuki mahiyetçe sebepsiz mal edinmeden doğan bir geri alma alacağıdır (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 24.12.1981 gün, E:7470, K:8439; Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 20.10.1958 gün, E: 6181, K: 6881).
Bu açıklamalar çerçevesinde somut durum değerlendirildiğinde; 3402 sayılı Kadastro Kanunun 12. maddesinin 3.fıkrasında öngörülen 10 yıllık hak düşürücü sürenin, tutanaklarda belirtilen haklara karşı açılan davalarda uygulanacağı; Buna karşın davacının arsasına haksız bina inşa eden davalının tazminat istemine ilişkin eldeki davada uygulanmayacağı açıktır.
Hal böyle olunca; Mahkemece işin esasına girilerek, özel dairenin bozma kararında yazılı hususlar da dikkate alınarak inceleme yapılması ve hasıl olacak sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekirken davalının on yıllık hak düşürücü süre içinde arsa malikine karşı dava açmadığı gerekçesiyle önceki hükümde direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.
Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 19.11.2003 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy