(1136 S. K. m. 167) (2709 S. K. m. 36, 90) (4721 S. K. m. 1) (5422 S. K. m. 1, 4) (6762 S. K. m. 11, 12, 18) (3533 S. K. m. 6) (5590 S. K. m. 9) (233 S. KHK. m. 1, 16, 57) (Any. Mah. 18.02.1985 T. 1984/9 E. 1985/4 K.) (Any. Mah. 03.03.2004 T. 2003/98 E. 2004/31 K.) (HG. 21.09.1983 T. 1983/11-2721 E. 1983/823 K.) (HG. 26.06.2002 T. 2002/19-559 E. 2002/551 K.) (11. HD. 24.02.1994 T. 1993/4416 E. 1994/1461 K.) (11. HD. 09.02.1998 T. 1997/9529 E. 1998/659 K.) (13. HD. 02.07.2002 T. 2002/6307 E. 2002/8407 K.) (13. HD. 12.06.2000 T. 2000/4828 E. 2000/5756 K.)
Taraflar arasındaki "menfi tespit (istirdat)" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Siirt Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 24.4.2002 gün ve 2001/316-2002/170 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4.Hukuk Dairesinin 26.3.2003 gün ve 2002/13132-2003/3587 sayılı ilamı ile; (... 3533 sayılı Kanunun 1.maddesine göre genel, katma ve özel bütçelerle yönetilen daireler ve belediyelerle sermayesinin tamamı devlete veya belediyelere yahut özel idarelere ait olan daire ve müesseseler arasında çıkan uyuşmazlıklardan adalet mahkemelerinin görevi içinde bulunanlar o kanunda yazılı "tahkim usulüne" göre çözümlenir. Mahkemece tarafların durumları gözetilerek sözü edilen yasa buyruğu uyarınca dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmek gerekirken işin esasının incelenmiş olması bozmayı gerektirir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz Eden: Davalı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava menfi tespit ve istirdat istemine ilişkindir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık Sermayesi TEDAŞ (Türkiye Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi) tarafından verilen Siirt'te kurulu "Tedaş Siirt Müessese Müdürlüğü" ile Belediye arasında çıkan hukuki uyuşmazlığın tarafların sıfatına göre Genel Mahkeme sıfatıyla mı, yoksa 3533 sayılı Kanun hükümleri uyarınca Zorunlu Tahkim prosedürü çerçevesinde mahalli yüksek dereceli hakim(hakem) sıfatıyla mı bakılıp sonuçlandırılacağı noktasında toplandığı anlaşılmaktadır.
233 sayılı "Kamu İktisadi Teşebbüsleri hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin" irdelenmesinden önce burada yer alan Kamu İktisadi Teşebbüslerinin tarihi geçmişine bakmak gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti ilk kuruluş yıllarında faaliyetlerine ekonomi alanına yaydıkça bu sahalarda yalnız düzenleyici ve denetleyici faaliyetleriyle kalmayıp aktif bir vaziyete geçerek Türkiye'de sermaye birikiminin sağlanması amacıyla bir müteşebbis gibi hareket etmeye başlamıştır. Evvelce eşine rastlanmayan bir takım teşekkül ve müesseseler oluşturmuştur. Osmanlı İmparatorluğunda bu nevi müesseslerden Emniyet Sandığı ile Ziraat Bankası mevcut iken Cumhuriyet ile birlikte Sümerbank, Etibank, Denizbank, Devlet Ziraat İşletmeleri kurulmuştur. Türkiye'de İktisadi Devlet Teşekkülleri tabiri ilk kez 17 Haziran 1938 tarihinde çıkarılan "Sermayesinin Tamamı Devlet Tarafından Verilmek Sureti ile Kurulan İktisadi Teşekküllerin Teşkilatı ile İdare ve Murakebeleri Hakkında" 3460 sayılı Kanun 1.maddesi ile ortaya atılmıştır. Bu Kanunun 26.maddesinde kanun hükümlerine tabi teşekküllerin, ellerinde bulunan teşebbüsleri hususi hukuk hükümlerine göre idare edilmek ve kendilerine bağlı olmak ve hükmi şahsiyeti haiz bulunmak üzere kurulacak sınırlı sorumlu müesseselere devretmeye mecbur oldukları belirtilmiştir. Yine aynı konuları düzenleyen ve 3460 sayılı Yasadan sonra 21 Mart 1964 tarihinde yürürlüğe giren 440 sayılı "İktisadi Devlet Teşekkülleriyle Müesseseleri ve İştirakleri Hakkında Kanun"un 1.maddesinde "İktisadi Devlet Teşekküllerinin, sermayelerinin yarısından fazlasının tek başına veya birlikte Devlete (Genel ve Katma Bütçeli İdarelere) ve İktisadi Devlet Teşekküllerine ait olup, İktisadi alanda ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan ve kuruluş kanunlarında bu kanuna tabi olacakları belirtilen teşebbüsler" olarak tarif edilmiştir. Kanunun 2/A bendinde bu teşekküllerle müessese ve iştiraklerinin karma ekonominin kurallarına ve ekonomik gereklere uygun olarak yönetilmelerine karlılık ve verimlilik anlayışı içinde çalışmak ve sermaye birikimine yardım etmek suretiyle daha fazla yatırım kaynağı yaratmalarının amaçlandığı belirtilmiştir.
Kanunun 11.maddesinde teşekküllerin işletmelerini kendilerine bağlı, tüzel kişiliği haiz müesseseler olarak teşkilatlandırmaya mecbur oldukları ve kurulacak müesseselerin ticaret unvanı alıp ticaret siciline tescil edilecekleri ve Limited veya Anonim şirket halinde teşkilatlanabilecekleri düzenlenmiştir.
Halen yürürlükte bulunan ve Resmi Gazetenin 14.12.1984 gün ve 18435 sayılı mükerrer sayısında yayınlanan ve ceza hükümleri hariç yayınlandığı tarihte yürürlüğe giren "Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında"233 sayılı KHK KİT adı verilen Kamu İktisadi Teşebbüslerini iki gruba ayırmıştır.
1- İktisadi Devlet Teşekkülleri; Sermayesinin tamamı Devlete ait, iktisadi alanda ticari esaslara göre faaliyet göstermek ve hususi hukuk hükümlerine tabi olmak üzere bu teşekküllerin oluşturulduğu,
2- Kamu İktisadi Kuruluşları; Sermayesinin tamamı Devlete ait olan ve tekel niteliğindeki mallar ile temel mallar ve hizmetler üretmek, pazarlamak üzere kuruldukları açıklanmıştır.
İktisadi Devlet teşekküllerinin ticaret şirketleri gibi verimlilik ve karlılık ilkeleri doğrultusunda çalışacakları vurgulanmıştır(233 sayılı KHK 1/2 md. B bendi).
Yine 233 sayılı KHK'de Teşebbüslerin Kuruluş ve müesseseler biçimde teşkilatlanacakları açıklandıktan sonra 16 ncı maddesinde kurulacak müesseselerin statülerini ve unvanlarını ticaret siciline tescil ve ilan ettirecekleri, bunların özel hukuk hükümlerine tabi olacakları, sorumluluklarının sermayeleri ile sınırlı oldukları, Genel Muhasebe Kanunu ile İhale Kanunu hükümlerinin bunlara uygulanmayacakları, Sayıştay denetimine tabi bulunmadıkları kanunda yer almıştır.
Kanun koyucu, bunları özel hukuk hükümlerine tabi tutarken her şeyi ile bunların birer ticaret şirketi veya tacir olduklarını benimsediği anlaşılmaktadır. 233 sayılı KHK ile yayınlandığı tarihte bu kararnamenin 57/2.maddesinde teşebbüslerin taşınır ve taşınmaz her türlü mallarının haciz edilemeyeceği hükmü yer almışken 14.9.1994 gün 4011/1 sayılı Kanun ile 57/2 fıkra kararnameden çıkarılarak bu teşebbüslerin mallarının haciz edilebileceği hükmü getirilmiştir. Diğer taraftan Vergi Usul Kanununa göre müesseselerin tacirler gibi defter tutacakları ve gelirlerinin kurumlar vergisine tabi bulunduğu kabul edilmiştir(Bkz. 5422 sayılı K. Md 1/C ve md.4).
233 sayılı KHK'nin bu kısa incelenmesinden sonra somut olay itibariyle durumun TEDAŞ (Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.) ana statüsü bakımından incelenmesi gerekmektedir.
Türkiye Elektrik Kurumu 233 sayılı KHK.nin verdiği yetki ile Resmi Gazetenin 9 Kasım 1984 sayısında yayımlanan ana statü ile kurulmuş olup, statünün 3.maddesinde kurumun (Tüzel kişiliğe sahip, faaliyetlerinde özerk, hususi hukuk hükümlerine tabi ve sorumluluğu sermayesi ile sınırlı bir Kamu İktisadi Kuruluşu olduğu açıklanmıştır. 12.8.1993 gün ve 93/4789 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Türkiye Elektrik Kurumu (TEK), Türkiye Elektrik Üretim, İletim A.Ş. (TEAŞ) ve Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.(TEDAŞ) unvanı ile İktisadi Devlet Teşekkülü oluşturulmuştur. Kanun koyucu bununla da yetinmemiş(TEAŞ) denen kurumu 3 ayrı kuruluş haline getirmiş ve bu 3 kuruluş özelleştirilmek suretiyle sermayeleri halka sunulmuştur.
TEDAŞ ana statüsünün 4.maddesinde bu teşekkülün elektrik dağıtımı yanında, faaliyet konuları ile ilgili menkul, gayrimenkul almak ayni ve fikri haklara tasarruf etmek bu işler için işletme, iştirak kurarak çalıştırmak ve bütün bunları bir ticari işletme kurup işleten tacir gibi verimlilik ve karlılık esaslarına göre yapabileceği belirtilmiştir. 29.2.1984 gün ve 2983 sayılı Yasa ile bu teşebbüs ve müesseselerin hisse senedi çıkarabileceği benimsenmiş ve bu yasanın Anayasaya aykırı olmadığı Anayasa Mahkemesinin kararı ile kabul edilmiştir (Anayasa Mah. 18.2.1985 gün E:1984/9, K:1985/4).
5590 sayılı Ticaret ve Sanayi Odaları Hakkındaki Kanunun 9/2 ve 3.fıkralarında KİT'lerin kurduğu müesseseleri ticari işletme olarak kabul etmiş bunların, faaliyette bulundukları yerin Ticaret ve Sanayi Odalarına kayıt olmalarını hükme bağlamıştır.
BU MÜESSESELERİN TTK 18 İNCİ MADDESİNE GÖRE İNCELENMESİ
TTK 18/1.maddesine göre "Ticaret şirketleriyle gayesine varmak için ticari bir işletme işleten dernekler, kendi kuruluş kanunları gereğince hususi hukuk hükümleri dairesinde idare edilmek veya ticari şekilde işletilmek üzere" kurulan teşebbüslerin tacir sıfatını taşıdıkları belirtilmiştir. Ticaret yasasında sözü edilen teşebbüslerin yukarıda anılan ve 233 sayılı KHK'de belirtilen Kamu İktisadi teşekküllerini kapsadığı benimsenmektedir. TTK.nun 18/1.maddesinde kuruluş kanunlarından" söz edilmekte ise de bugün için Kamu İktisadi Teşebbüslerinin kendi kuruluş kanunları bulunmadığı ve onların yerine Yüksek Planlama Kurulu tarafından ana statüler hazırlanıp bunlar Resmi Gazete'de ilan edildikleri için TTK 18/1 deki düzenlemeyi "ana statüleri gereğince özel hukuk hükümlerine göre yönetilmek üzere kurulmak" şeklinde anlamak gerektiği benimsenmektedir. Bir Kamu İktisadi Teşebbüsünün tacir sayılabilmesi için Ticari şekilde işletilmek üzere kurulması yeterlidir. Burada sermayenin kime ait olacağı bir kıstas olarak alınmamıştır. TTK 18/1 uyarınca teşebbüslerin tacir sayılması için kanunda öngörülen iki şart birlikte aranmamakta kendi kuruluş kanunları (ana statüleri) gereğince hususi hukuk hükümleri dairesinde idare edilmek cümlesinden sonra VEYA eki getirilerek "Ticari şekilde işletilmek üzere kurulan" teşebbüslerin de tacir sayılacakları belirtilmektedir. Öğretide baskın görüş de Kamu İktisadi Teşebbüslerinin tacir oldukları yönündedir (Bkz.Ali Bozer "Sosyal Sigortalar Kurumunun Tacir Sıfatı" Batıder 1962 C.1 s.4 s.576, Karayalçın Ticari İşletme s.209, Öcal Akar, TTK 18/1.maddesinin uygulanması hakkında bazı düşünceler Esader, 1975 sa:1 s.238, Prof.Dr.Sabih Arkan, Ticari İşletme Hukuku 4.Baskı s.118 vd., Yrd.Doç.Dr.Ercüment Erdem, KİT'lerin Tacir Sıfatı 1992 s.49 vd).
Yine uygulamada Kamu İktisadi Teşebbüsü olmamakla birlikte Belediye, Vilayet gibi kamu tüzel kişileri tarafından kurulan ve kuruluş kanunları uyarınca hususi hukuk hükümleri dairesinde yönetilecekleri açıklanan aslında Kamu İktisadi Kuruluşu gibi tekel niteliğinde mal ve hizmet üreten ve kendilerini meydana getiren Belediye, Vilayet ve Kamu tüzel kişileri tacir sayılmadığı halde kurdukları teşebbüs ve müesseselerin TTK 18/1 kapsamına giren birer tacir sayıldıkları ve bu müesseselerin kendi aralarında ve 3. şahıslarla olan ilişkilerinden doğan uyuşmazlıkların zorunlu tahkime tabi olmayıp adli yargıda görüleceği benimsenmektedir. Bu kurumlara örnek olarak (205 sayılı Kanun ile kurulan Ordu Yardımlaşma Kurumu, 2560 sayılı Kuruluş Kanunu ile oluşturulan İSKİ, ASKİ, İZSU müesseseleri, YHGK.nun 21.9.1983 gün E;1983/11-2721 K:1983/823, 21.11.1995 gün E:1995/11-647 K:1995/1043, 26.6.2002 gün E:2002/19-559 K:2002/551)
UYUŞMAZLIĞIN 3533 SAYILI KANUN YÖNÜNDEN İNCELENMESİ
Kanunun çıkarıldığı 1938 yılında yürürlükte olan 1924 tarihli Anayasa'da idarenin kuruluşu faslında Kamu İktisadi Teşebbüsleri hakkında açık bir hüküm bulunmamaktadır. İktisadi Devlet Teşekkülü terimi ilk kez 3460 sayılı Kanun ile dile getirilmiştir. Tasarının Hükümet gerekçesinde "Her biri Devlet Müessesesi olan Umumi, Mülhak veya hususi bütçelerle idare edilen daireler arasında veya bunlardan biri ile Belediyeler arasında çıkan hususi hukuk hükümlerine göre oluşacak ve Adliye Mahkemelerinin görevine giren uyuşmazlıkların yüksek dereceli hukuk mahkemesi başkanı veya hakimi tarafından hakem sıfatıyla çözümleneceği" belirtilmiş, Dahiliye, Adliye, Maliye Komisyonunca bu metin aynen benimsenmişken, Bütçe Komisyonunca, tasarının önceki komisyonlardan geldiği şekliyle benimsendiği yazıldığı halde hiçbir açıklayıcı gerekçe ilave edilmeden "Sermayesinin tamamı Devlete veya Belediyelere veya hususi idarelere ait" ibaresi eklenmiştir.
Öncelikle MK 1 inci maddesi uyarınca Kanunun sözü ve özünü incelemek ve yorumlamak gerekmiştir.
Ceza hukukunda, yasallık ilkesinin doğal sonucu olarak, metindeki sözler, sözcükler, odak öğelerdir ve yorumda çıkış ve varış noktalarını oluştururlar. Bu nedenle cezada, yasallık ilkesi geçerlidir. Bu kuralın zorunlu sonucu olarak "Yazılı ve metinsel (dar) yoruma tabi tutulur. Yasa kuralı olmadan suç olmaz. O yüzden cezada "dar yorum" metin içinde kalan yorum esas alınır.
Oysa Medeni Hukukta yorum Ceza Hukukundan farklıdır. TMK 1.maddesine göre Kanun, sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanır. Kanunun yorumunda, kanun metninin anlam ve ruhu-özü önemlidir. Bu ruh, kanun kuralının izlediği gayeden çıkarılır. Buna gai (amaçsal) yorum ve kanun kuralının amacına göre yorum denir. Bir kanun hükmünün kanuna konuluş amacına aykırı bir sonuç doğuracak şekilde yorumlanması hukuk ilkelerine ve kanunun hem sözü ile hem de özü ile uygulanmasını öngören TMK.nun 1.maddesine uygun düşmez. Alman Federal Anayasa Mahkemesinin bir kararına göre "Bireylerin Devletle olan ilişkileri bakımından bir yasa hükmünün yorumunda duraksama halinde, yurttaşa hak veren yorum tarzı öncelik alır. Kanunun amaçsal yorumunda, kanun metni sözel anlatımı aşmışsa, amaçsal daraltıcı yoruma gidilir. Bilindiği gibi günümüzde ticaret tek bir ülkenin sınırları içinde cereyan eden bir faaliyet olmaktan çıkmış ve uluslararası nitelik kazanmıştır. Yabancı unsur taşıyan ticari ilişkilerin yoğun olduğu, bunların birbirinden farklı hükümler içeren hukuk sistemlerinden hangisine tabi olacağı sorununun ön plana çıkarmıştır. Ticaret Hukukunu ilgilendiren bir çok Kanununun 21 inci yüzyılda Uluslararası Anlaşmalar yoluyla yeknesak kurallara bağlandığı görülmektedir. Örneğin Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü asıl haberleşme hizmetinin yanında bankacılık işleri de yapmaya başlamıştır. TTK 11/1 maddesinde ticarethane, fabrika ve ticari şekilde işletilen müesseselerin ticari işletme sayılacağı hükme bağlanmıştır. TTK'nun 12/H maddesinde Bankacılık işlerini görmek üzere kurulan müesseselerin ticarethane sayılacağı belirtilmiştir. Örneğin Belediye çalışanlarına ait ücretlerini PTT bankası aracılığı ile göndermesi halinde bu iki kurum arasında çıkacak hukuki uyuşmazlıkların 3533 sayılı Kanun ile oluşturulan Tahkim'de (Hakem'de) görülmesini ileri sürmenin yasanın amaçsal yorumuna açıkça aykırı olacağı belirgindir. Ticaret Hukukunun kendine özgü kuralları ve Uluslararası sözleşmelerin bolca uygulandığı, Ticaret Hukuku disiplini içinde Ticaret Kanunun anlamında tacir sayılan ticari işletmeyi kurup işleten, ticari esaslara göre hareket eden KİT'leri bu kanunun kapsamı içine almanın kanun koyucunun 3533 sayılı Kanunla kurmak istediği sisteme ve kanunun amaçsal yorumuna aykırı olduğu açıktır.
28 Mart 1945 tarih ve 1/6 sayılı YİBK gerekçesinde "Devlet İktisadi Teşekkülleri özel hukuk prensiplerine tabi olmak üzere kurulmuş müesseselerdir. Bu müesseselerin hukuk hayatında görülen sair teşekküllerden farkının sermayelerinin devlete ait olması ve bazı yönetim organlarının tayin usullerinde mevcut hususiyetten ibarettir. Gerçi bu teşekküllerin görecekleri vazifelerden bir kısmı devletin ekonomik politikasıyla ilgilidir. Ancak bu keyfiyet, İktisadi Devlet Teşekküllerine kamu hukuku müessesi vasfı vermeyip sadece kurucusunun devlet oluşundan ve kuruluşunun bir kanuna dayanmakta bulunmasından ileri gelmektedir" denilerek bu kuruluşların özel hukuk tüzel kişisi oldukları belirtilmiştir (RG. 9 Şubat 1946 s.6228). Yine 15 Mart 1950 tarih ve 29/5 sayılı YİBK gerekçesinde de "Toprak Mahsulleri Ofisinin kendi çalışanları ile aralarında hizmet bağıtı bulunduğuna göre, mevcut münasebetin hususi hukuk icaplarına ve aradaki bağıt hükümlerine göre çözümlenmesi gerektiği" vurgulanarak bu kuruluşların sermayesi devlet tarafından konulsa bile özel hukuk tüzel kişisi oldukları ve doğan uyuşmazlık hakeme gitmeden özel hukuk hükümlerine göre genel adli yargı içinde çözümlenebileceği açıklanmıştır.
Nitekim Yargıtay'ın kararlılık gösteren uygulamasına göre de Belediye ile Kit'ler arasında çıkan uyuşmazlıkların 3533 sayılı Kanun ile Kurulan Zorunlu Tahkimde değil, Genel Adli Yargıda görüleceği benimsenmiştir(Bkz. Y. 1.H.D. 7.10.1996 gün E:10147 K:11001, Y.11.H.D. 24.2.1994 gün E:1993/4416 K:1994/1461, aynı dairenin 9.2.1998 gün E:1997/9529 K:1998/659, Y.13.H.D. 2.7.2002 gün E:6307 K:8407 aynı dairenin 12.6.2000 gün E:4828 K:5756, Y.14.H.D. 13.11.2000 gün E:7473 K:7302, Y.19.H.D. ve 20.H.D kararları aynı yöndedir).
DURUMUN AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ BAKIMINDAN İNCELENMESİ
3533 sayılı Kanunun 6.maddesinde "Hakem tarafından verilecek kararlar kat'idir ve tescile tabi değildir. Aleyhine hiçbir makam ve mahkemeye müracaat edilemez. Ancak hakem tarafından verilmiş olan karara karşı yeniden tetkiki icap ettirecek haklı sebeplerin mevcudiyeti halinde kararın tebliği tarihinden itibaren 30 gün içinde kararı veren hakeme itiraz olunabilir. İtiraz üzerine verilecek kararlar kat'idir".
Bu düzenlemeden anlaşılacağı üzere, bu kararlar aleyhine başka bir mahkemeye itiraz edilemeyeceği, Yargıtay'a başvurma hakkının bulunmadığı belirtilmiştir.1982 tarihli Anayasa'nın 4709 sayılı Kanun ile değişik 36 ncı maddesine göre "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir". Anayasanın 90.maddesine göre uygulanması zorunlu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 ve 13.maddelerinde Adil yargılanma ve etkili başvurma hakkının demokratik toplumun vazgeçilmez haklarından olduğu açıklanmıştır. Bu iki hak öylesine öncelikli bir etkiye sahiptir ki sözleşmenin 6/1 maddesinin dar yorumlanması bu maddenin amacına uygun düşmez. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi birçok kararında "Sözleşme düzenlediği haklar alanında bireyi gerçeksel pratik olarak korumayı amaçlamıştır. 6/1 maddeye göre kişisel hak, yükümlülüklerin karara bağlanmasında tarafların etkili biçimde mahkemelere ulaşma imkanından yoksun bırakılmamasını istemektedir. Mahkeme, davanın hakkaniyete uygun dinlenmesinden amacın, hakka ulaşmak için maddi engellerin yanında hukuki engellerin de kaldırılmasını bunun aksinin sözleşmenin 6/1 ve 13.maddesine aykırılık teşkil edeceğini kabul etmektedir (AİHM 21.02.1975 tarihli Golder Kararı, paragraf.26, 17.11.1970 tarihli Delcourt Kararı paragraf 25 Osman Doğru İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi İçtihatları Adalet Bakanlığı yayını 2.Bası 2003 Cilt:1 s.322 ve 323). Yargı organına başvuru hakkının gerekli ve etkin kullanımının engellenmesi (maddi ve hukuki anlamda) hallerinde adil yargılanma hakkının ihlal edildiği kabul edilmektedir (Bkz.Prof.Dr.Süheyl Donay İnsan Hakları Açısından Sanığın Hakları ve Türk Hukuku 1982 s:39 vd).
AİHM.si Zorunlu Tahkim ile ilgili olarak verdiği bir kararda bu kurulların bağımsız ve tarafsız mahkeme güvencesi ile çelişir durumda bulunduğunu vurgulamıştır (Bkz.Appl. No.8588/79 ve 8589/79 Brameild and Malmstrom V.Sweden 12.12.1983, 38 Dr.18, 40-41, paragraf 37-40 (Kom.Rap).Dr.Sibel İnceoğlu İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı 2002 s.169 vd).
Durumun Türk Anayasa Hukuku bakımından incelenmesine gelince; Bilindiği gibi Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda düzenlenen İhtiyari Tahkim'de, bir hak üzerinde uyuşmazlığa düşmüş olan iki tarafın anlaşarak bu uyuşmazlığın çözümünü özel kişilere bırakmalarına ve uyuşmazlığın özel kişiler tarafından incelenip karara bağlanmasını amaçlar. Bu tahkim türünde tarafların rızaları mevcut olup yanların anlaşmaları ile ihtiyari tahkimin başlamasında bir sorun çıkmayacaktır. Çünkü ihtiyari tahkimde taraflar hakeme başvurmak zorunda değillerdir. Zorlama olmadan özgür iradeleri ile çözebilecekleri alanlardaki uyuşmazlıklarını yargı önüne getirmeden anlaşarak hakeme götürerek çözebileceklerdir.
Zorunlu Tahkimde ise tarafların özgür iradeleri dışında uyuşmazlıklarını belli kurullarda çözümletmeleri yasal zorunluk olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kurullardaki yargılamanın adil yargılama ilkesiyle hak arama özgürlüğüyle bağdaşıp bağdaşmadığı hususu Anayasal bir sorun olup, Hukuk Genel Kurulu önüne gelen bir uyuşmazlık değildir. Ne var ki bu sorun Anayasa Mahkemesinin gündemine 19.3.1969 gün 1136 sayılı "Avukatlık Kanunu'nun 4667 sayılı Kanun ile değiştirilen 167 inci maddesinde yazılı Baro Hakem Kurulu bakımından gelmiş olup, Anayasa Mahkemesi E:2003/98 K:2004/31 sayılı kararıyla 167 inci maddenin Anayasaya aykırı olması nedeniyle iptaline oybirliği ile karar vermiştir.
Yukarıdan beri anlatılanların ışığında şu sonuca varılmıştır. Kamu İktisadi Teşebbüsleri ticari işletme kurup işlettikleri için tacirdirler. Bunların sermayelerinin devlete ait olması ve bazı yönetim organlarının tayin usullerinin özellik arz etmesi, bu kurumlara kamu hukuku müessesi vasfı vermeyip, bu kuruluşlar özel hukuk tüzel kişisi olup, haklarında hususi hukuk hükümleri uygulanır. Bu nedenlerle olaya 3533 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Yukarıda yazılı gerekçelerle davaya genel mahkeme sıfatıyla bakılıp sonuçlandırılması usul ve kanuna uygun olup, mahkemenin bu konuya ilişkin direnmesi yerindedir.
Ne var ki işin esasına yönelik temyiz itirazları özel dairece incelenmediğinden dosyanın davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesi için Özel Daireye gönderilmesi gerekir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan gerekçelere göre yerel mahkemenin direnme kararı yerinde olup, işin esasına ilişkin davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4.HUKUK DAİESİNE gönderilmesine, 25.2.2004 gününde yapılan 3.görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
3533 sayılı Yasada sermayesinin tamamı Devlet'e ait bulunan kuruluşlar arasındaki uyuşmazlıkların en yüksek dereceli hukuk mahkemesi başkanı veya hakimi tarafından hakem sıfatıyla çözümleneceği hükme bağlanmıştır. Yasa koyucunun böyle bir düzenlemede güttüğü amaç, zaten kendisine bağlı bulunan taraflara ait uyuşmazlıkların çabuk ve ucuz şekilde sonuçlandırılması olup, yasanın kapsamının tayininde nazara alınması gereken kıstas da kuruluşun sermayesinin tamamının Devlet'e ait olup olmadığıdır. 233 sayılı KHK.nin yürürlük tarihi kadar da bu kuruluşlar arasında çıkan uyuşmazlıklar bu şekilde sonuçlandırılmıştır.
Sayın çoğunluk 233 sayılı KHK.nin yürürlüğe girmesiyle bu kuruluşların anonim şirket haline dönüştüğü ve bu sebeple özel hukuk hükümlerine tabi olduğu görüşüyle 3533 sayılı Yasa kapsamında değerlendirilemeyeceği sonucuna varmaktadır. Yukarıda da izah edildiği üzere yasada öngörülen kıstas sermayenin Devlet'e ait olması olup, kuruluşun anonim şirket veya tacir sıfatına haiz bulunması bu açıdan neticeye müessir değildir. 233 sayılı KHK.de kararname kapsamına alınan kuruluşların kendi aralarındaki veya yasada yazılı diğer kuruluşlarla olan ihtilaflarında 3533 sayılı Yasanın uygulanmayacağı yolunda bir hüküm mevcut olmadığından ve 3533 sayılı Yasada halen yürürlükte bulunduğundan sermayesinin tamamı Devlet'e ait bulunduğundan uyuşmazlık bulunmayan davalı müessese ile davacı belediye arasındaki ihtilafın mecburi tahkime tabi olduğu görüşünde olduğumdan sayın çoğunluk görüşüne karşıyım.
Full & Egal Universal Law Academy