(506 S. K. m. 9, 10, 26, 140) (818 S. K. m. 41, 125) (YİBK 01.07.1994 T. 1992/3 E. 1994/3 K.)
Dava: Taraflar arasındaki "rücuan alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 4. İş Mahkemesi'nce davanın reddine dair verilen 8.7.1997 tarih ve 1994/2114 E., 1997/497 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi'nin 18.11.1997 tarih ve 1997/6234-8100 sayılı ilamı ile;
(... Davanın yasal dayanağı 506 sayılı kanunun 9. ve 10. maddeleri olup, anılan maddelerde öngörülen yasal koşulların varlığı önceki 1995/2007 esas sayılı rücu davasında kesinleşmiştir.
Davada uyuşmazlık konusu olan husus; zaman aşımının oluşup oluşmadığı ve 506 sayılı kanunun madde 9-10 çerçevesinde işveren aleyhine açılan rücu davalarının hangi tür zaman aşımına tabi olduğudur.
506 sayılı kanunda bu davaların hangi tür zaman aşımına tabi olduğu, süresi ve başlangıç tarihi konusunda özel bir hüküm yoktur. Giderek bu konunun genel hükümler ve özellikle Borçlar Kanunu'na göre çözümlenmesi zorunludur.
Öncelikle 506 sayılı kanunun 26. maddesine dayanılarak işveren aleyhine açılan davalarda zaman aşımı süresi işveren ile sigortalı arasındaki hukuki ilişkinin sözleşmeye dayanması nedeniyle Borçlar Kanunu'nun 125. maddesi gereğince 10 yıldır. Başka ifade ile nasıl sigortalı işveren aleyhine 10 yıllık zaman aşımı süresi içinde dava açılabiliyorsa, sigortalının haklarına halef olan kurum dahi 10 yıl içerisinde dava açabilir.
Öte yandan 506 sayılı kanun madde 9-10'da öngörülen işverenin yasal sürede bildirge verme yükümü kanundan doğmakta ise de; bunun kaynağı, sigortalı niteliğinin kazanılması, giderek 506 sayılı kanunun madde 2 çerçevesinde bir hizmet akdine dayanılarak bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılmalıdır. Giderek işverenin 506 sayılı kanunun 9. ve 10. maddelerde öngörülen yükümü, sigortalı ile işveren arasındaki hizmet ilişkisi ile kazanılan sigortalılık niteliğinin sonucudur. Bu çerçevede işveren, çalıştırdığı sigortalıyı kuruma bildirmemek ve primlerini ödememek suretiyle aradaki sözleşmeye aykırı hareket etmektedir. O halde sözleşmeler için kabul edilen 10 yıllık zaman aşımının burada da uygulanması gerekir.
Diğer yönden 506 sayılı kanunun 9. ve 10. maddelerinde zararlandırıcı sigorta olayının vukuunda işverenin kusuru bulunmasa bile sorumluluğuna gidilmektedir. Aynı kanunun 26. maddesine dayanılarak açılan davalarda ise; işveren kusuru yoksa sorumlu tutulmamaktadır. Bu durumda 10. madde uyarınca açılan davalar, işveren yönünden daha ağır sonuç doğurmaktadır. 506 sayılı kanunun madde 26 çerçevesinde açılan davalar 10 yıllık zamanaşımına tabi olduğuna göre daha ağır sorumluluğu gerektiren 10. maddeye dayanılarak açılan davaları haksız fiil zamanaşımına tabi kılmak çelişkiye yol açacaktır.
Öte yandan Borçlar Kanunu madde 41'de tanımını bulduğu üzere haksız fiil, hukuka aykırı olarak başkasına zarar veren ve sorumluluk getiren kusurlu davranıştır. Giderek haksız fiilin unsurları eylem-hukuka aykırılık-zarar-kusur ve illiyet bağıdır. Bu çerçevede işverenin işçi çalıştırdığını örneği kurumca hazırlanacak bildirgelerle en geç 1 ay içinde kuruma bildirmeme eyleminin, hukukça Borçlar Kanunu madde 41 kapsamında bir haksız eylem olduğundan söz edilemez. Zira kurumun yasada öngörülen yardımları yapmasına yol açarak kurumu zarara uğratan olay, işverenin işe giriş bildirgesini vermemesi değil, iş kazasıdır. Giderek haksız fiilin unsurlarından olan illiyet bağı unsuru yoktur. Başka ifade ile işverenin işe giriş bildirgesini vermeme hareketi ile kurumun 506 sayılı kanunda öngörülen yardımları yapmak suretiyle uğradığı zarar arasında illiyet bağı yoktur. İşverenin bu eyleminin 506 sayılı kanun madde 140 uyarınca suç sayılarak cezai yaptırıma bağlanması da, yukarıda öngörülen nedenle bu eyleme haksız fiil niteliği vermez. Giderek haksız fiile ilişkin zaman aşımının, 506 sayılı kanunun madde 9-10 ile ilgili rücu davalarında uygulanması mümkün değildir.
Bu çerçevede 506 sayılı kanunun 9. ve 10. maddelerine dayalı rücu davaları 10 yıllık akdi zaman aşımına tabidir ve zaman aşımı süresinin başlangıcı her bir gelir artışının kurumun yetkili organlarınca onaylandığı tarihtir.
Dava konusu olayda da; davaya konu gelirlerin onay tarihleri 4.9.1987 ve 31.10.1996 olup, dava tarihi 17.12.1996 itibarıyla 10 yıllık zaman aşımı süresi geçmemiştir.
Mahkemece belirtilen maddi ve hukuki esaslar gözönünde tutulmadan yazılı gerekçelerle davanın zaman aşımı nedeniyle reddi usul ve yasaya aykırıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz Eden : Davacı vekili.
Hukuk Genel Kurulu Kararı
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Dava hukuksal nitelikçe, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 9. ve 10. maddelerine dayalı kurumca açılan rücu davasıdır.
Davada çözümlenmesi gereken bu tür rücu davasında uygulanacak zaman aşımının hukuki niteliğini belirlemekte toplanmaktadır.
Davayla doğrudan ilgili 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun 9. ve 10. maddeleri şöyledir.
Çalıştırılan sigortalıları bildirme:
Madde 9- İşveren, çalıştırdığı sigortalıları, örneği kurumca hazırlanacak bildirgelerle en geç bir ay içinde kuruma bildirmeye mecburdur.
Bildirilmeyen sigortalar için yapılacak işlem :
Madde 10- Sigortalı çalıştırmaya başlandığının süresi içinde kuruma bildirilmemesi halinde, bildirgenin sonradan verildiği veya sigortalı çalıştırıldığının kurumca tespit edildiği tarihten önce meydana gelen iş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık hallerinde ilgililerin sigorta yardımları kurumca sağlanır.
Sigortalı çalıştırmaya başlandığı kuruma bildirilmiş veya bu husus kurumca tespit edilmiş olmakla beraber, yeniden işe alınan sigortalılardan, süresi içinde kuruma bildirilmeyenler için de, iş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık hallerinde gerekli sigorta yardımları kurumca sağlanır.
Ancak, yukarıdaki fıkralarda belirtilen sigorta olayları için kurumca yapılan ve ilerde yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile, gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22. maddede sözü geçen tarifeye göre hesap edilecek sermaye değerleri tutarı, 26. maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın işverene ayrıca ödettirilir.
Görüldüğü üzere anılan yasa maddeleri hükmünce, işverenin sorumluluğunun kabul edilebilmesi için,
a) İşveren tarafından sigortalıya ait bildirgenin işe giriş tarihinden itibaren 1 ay içinde kuruma verilmemesi,
b) İş kazası ve meslek hastalığının da bir aydan sonra ortaya çıkması koşullarının gerçekleşmesine bağlanmıştır. Olayda işverenin sorumluluğunu intaç eden az yukarıda belirtilen 9. ve 10. maddelerdeki aranan koşullar subut bulmuştur. Kaldı ki, bu yön uyuşmazlık konusu içinde de kalmamaktadır.
Bu bağlamada; 506 sayılı kanunun 26. maddesindeki rücu davası ile 10. maddedeki rücu davası arasındaki hukuki farklılığın belirtilmesinde yarar vardır.
506 sayılı kanunun 26. maddesi uyarınca işverenin veya üçüncü kişinin rücu alacağından sorumlu tutulabilmeleri için, anılan maddede sayılan olgulardan birinin veya birkaçının gerçekleşmesi en önemlisi kusurlu eylemin ortaya çıkması şarttır. Diğer bir anlatımla kusurlu eylemin varlığı halinde kurumun rücu hakkı mesmu kabul edilecektir. Oysa 10. maddeye dayalı açılan rücu davalarında, madde metninde "26. maddedeki sorumluluk halleri aranmaksızın" şeklindeki vurgulama ile açıkça kabul edildiği üzere; işveren kusurlu olmasa dahi sorumluluğunun kabul edilmesi mümkündür.
Bu açıklamalardan sonra 10. maddeye dayandırılan rücu davalarında zaman aşımının hukuki tanımının belirlenmesine sıra gelmiştir.
506 sayılı yasanın 26. maddesi uyarınca açılan rücu davalarında işverenle sigortalı arasındaki hukuki ilişki sözleşmeye (hizmet akdine) dayandığından, Borçlar Kanunu'nun 125. maddesindeki zaman aşımı uygulanır ve zaman aşımı "gelirlerin onayı" tarihinden itibaren işlemeye başlar (bkz. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu'nun 1.7.1994 T. ve 1992/3 E., 1994/3 K. sayılı kararı), gerçekte de, bu tevhidi içtihatta da kabul edildiği gibi, 506 sayılı Kanunun 26/1 maddesinden doğan ve içeriğinde geri alma hakkı bulunan davalarda kendine özgü nitelikteki "haleflik" unsuru davanın temelini oluşturmaktadır. Nitekim 506 sayılı yasanın 9. ve 10. maddelerine dayanılarak açılan rücu davalarında da temelde sözleşme ilişkisinin varlığı izlenir, şöyle ki; her ne kadar işverenin çalıştırdığı sigortalıları kuruma bildirme yükümlülüğü 506 sayılı yasanın 9. ve 10. maddelerinden kaynaklanmakta ise de, esasen yükümlülük işverenle sigortalı arasında kurulan hizmet akdinin zorunlu bir sonucu olarak kendisini gösterir. Anılan maddelerdeki yasal bildirim yükümlülüğü kaynak ve kuvvetini bizatihi hizmet akdinden almaktadır. Nitekim hizmet akdinin kurulması anındaki sigortalının örtülü iradesinde aynı zamanda sigorta ettirilmesi de müdemiçtir. O nedenle hizmet akdinin ikadında işçi ile işveren iradelerinin sigorta ettirilme yönünde birleştiği, böylece işverenin akit koşulu işçisini sigorta ettirme yükümü altına girdiğinin kabulünde kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Hal böyle olunca, işverenin çalıştırdığı sigortalıyı yasadaki süre ve koşullara uygun biçimde bildirmemesi sözleşmeye aykırı bir davranış teşkil edeceği açıktır.
Sözleşmeye aykırı davranıştan kaynaklanan uyuşmazlıklarda zaman aşımı süresi BK 125 gereği 10 yıldır. Bu durumda, 506 sayılı yasanın 10. maddeksine dayanılarak açılan davalarında 10 yıllık zaman aşımına bağlı olduğunun kubulü gerekir.
Öte yandan onuncu madde uyarınca açılan davalarda işverenin sorumluluğunun 26. madde çerçevesinde açılan davalara nazaran daha ağır sonuçlar doğurduğu çok açıktır. O halde 26. madde sözkonusu edildiğinde, zaman aşımını on yıl, 9. ve 10. maddelerin uygulanmasında ise zaman aşımını bir ve on yıllık süreye tabi tutmak hukuki çelişkilere yol açar ki, yasa koyucunun böyle bir çelişkiyi üstün gördüğü düşünülemez.
Diğer taraftan zararlandırıcı Sosyal Sigorta olayının ortaya çıkmasında işverenin kusuru tespit edilmese dahi, koşulların oluşması halinde 10. madde uyarınca rücu alacağından sorumlu tutulduğuna göre olayı haksız fiil olarak nitelendirmek de mümkün değildir. Esasen aynı olayda işverenin kusuru tespit edilmiş ise; kurum isterse 10. maddeye isterse 26. maddeye, dilerse hem 9, 10; hem de her iki maddeye göre talepte bulunabilir. Bu davada salt 10. maddeye dayanılmıştır. Yine işverenin sigortalıyı kuruma bildirmemesinin 506 sayılı yasanın 140. maddesince suç sayılması sigorta olayının haksız fiilden doğduğunu göstermez. Zira kurumun yasalarda öngörülen yardımları yapmasına yol açarak ve kurumu zarara uğratan olay işverenin sigortalıyı kuruma bildirmemesi olgusu değil, kazanın oluşmasını sağlayan maddi olguları içeren eylem ve hareketlerdir. O nedenle zararın ortaya çıkmasıyla bildirgenin verilmemiş olması arasında uygun neden-sonuç bağının varlığından söz edilemez, oysa haksız fiilin koşullarından birisi de uygun neden-sonuç bağıdır. Böyle olunca, haksız fiillerde uygulanan 1 ve 10 yıllık zaman aşımı süresinin 10. maddeye göre açılan rücu davalarında uygulanmasının gereği hukuki dayanaktan yoksun kaldığı kaçınılmazdır. Sonuç olarak söylenirse olayda akdi zaman aşımı süresi uygulanmalıdır ve zaman aşımının başlangıcı bağlanan gelirlerin onay tarihidir.
Davada, gelirlerin onay tarihleri 4.9.1987 ve 31.10.1996 olup, dava 17.12.1996 tarihinde açıldığına göre on yıllık zaman aşımının süresi dolmamıştır. Açıklanan nedenler altında yerinde görülmeyen yerel mahkemenin direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK'nin 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 18.03.1998 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.
Karşı Oy Yazısı
Borçların kaynağı haksız eylem (haksız eylemin bir türü olan kusursuz sorumluluk), sözleşme ve İ.İ.K'nin 1301 ve 2828 sayılı yasanın 18/1. maddelerinde olduğu gibi özel yasa ya da yasalardaki özel hükümlerdir.
Dava konusu olayda haksız eylemin unsurlarının olmadığı açıktır. Sözleşmeye gelince; böyle bir ilişkiye ancak sözleşmenin tarafları ya da onların halefleri dayanabilirler. Sosyal Sigortalar Kurumu ile işveren arasında sözleşme yoktur. Sosyal Sigorta Kurumu, ancak işçinin halefi olarak hareket edebilir. Yalnız bu halefiyet 17.1.1972 tarih ve 2/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde de açıklandığı üzere, 506 sayılı yasanın 9., 10. ve 26. maddeleriyle sınırlıdır. Başka bir söyleyişle borcun kaynağı yasal düzenleme ile halefiyet yoluyla dayanılan sözleşme hukuku kurallarının bir arada değerlendirilmesi zorunludur.
Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararı'yla benimsenen kurala göre zarar görenin, zarar verene karşı açacağı davadaki zaman aşımı süresi, halefin açtığı davada da uygulanır.
Şu durum karşısında her bir gelir artışında, on yıllık zaman aşımı süresi, artışlardan değil, işçinin zarara uğradığı günden başlaması gerekir.
Açıklanan nedenlerle yüce kurulun ulaştığı sonuca katılamıyorum.
Full & Egal Universal Law Academy