(2709 S. K. m. 12, 17, 19, 41) (765 S. K. m. 36, 188, 191) (743 S. K. m. 132, 162) (4721 S. K. m. 185, 197) (2 HD. 04.03.1996 T. 1996/1432 E. 1996/2070 K.)
Dava: Şartlı tehdit suçundan sanık Muzaffer'in TCY'nın 188/3. maddesi uyarınca 3 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin Malkara Asliye Ceza Mahkemesi'nce 11.7.2000 gün ve 143-235 sayı ile verilen hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nce 18.03.2002 gün ve 532-4152 sayı ile;
Sanığın eşi olan mağdurenin aile konutuna dönmesi konusunda yaptığı silahlı tehdit eyleminin, Medeni Yasa'nın; eşlerin aynı konutta birlikte yaşama zorunluluğu, ortak hayatın sürmesi yüzünden sıhhati, şöhreti ciddi surette tehlikeye düştüğünde ayrı konut edinme ve boşanma ya da ayrılık davalarının açılmasından sonra ayrı yaşama hakkı ile terk eden eşin davetine ilişkin hükümleri karşısında isteğin sanık için bir hak olup olmadığı üzerinde durularak iradeyi zorlama öğesini oluşturmadığı tartışılmadan TCY'nın 191/2. madde-fıkrası yerine aynı Yasanın 188/3. madde-fıkrasının uygulanması isabetsizliğinden, daire üyelerinden N. Erdoğan'ın, Sanığın resmen 22 yıllık evli olduğu yakınanı her gece döverek hakaret etmesi sonucu yakınanın müşterek evlerini terk ederek çocuklarını da alarak babasının evine sığındığı, olay gecesi sanığın yakınan ve çocuklarının bulunduğu eve gelerek elindeki tabanca ile yakınanı döverek, eve dönmezsen seni öldürürüm diye tehdit ettiği yakınanın ve tanıkların beyanları ve doktor raporları ile anlaşılmıştır.
Yakınanın olay gecesi dövülmekten dolayı iş ve gücünden kalmayacak şekilde yaralandığı ve ruhsal açıdan psikiyatri konsültasyonun uygun bulunduğu 5.5.1999 tarihli doktor raporu ile belirlenmiştir.
Yakınanın evliliği süresince sürekli sanık tarafından dövülerek aşağılanması ve psikolojik durumunun bozulması, sıhhati için ciddi bir tehlike arz ettiğinden müşterek evini terk ederek babasının evine sığınması kendisi için bir haktır. Yakınan bu hakkı eski Medeni Yasası'nın 162/1 ve yeni Medeni Yasası'nın 197/1. maddelerinden kaynaklanmaktadır. Bu maddelerde genel olarak eşlerden biri ortak hayatı nedeniyle kişiliği, ekonomik güvenliği, aile huzurunu ciddi biçimde tehlikeye düştüğü sürece ayrı yaşama hakkına sahip olduğu öngörülmüştür. Bu nedenle can güvenliği tehlikeye girmiş, ruhi durumu bozulmuş olan yakınanın sanık olan eşinden ayrı yaşama hakkı vardır. Yakınanı sanık ile birlikte yaşamaya zorlamak hukuken olanaksızdır.
Olay gecesi yakınanın sanık tarafından birlikte yaşadıkları müşterek eve gelmesi için zorlaması sanık için bir hak değildir. Bu durumda sanığın eylemi TCY'nın 188/3. maddesinde düzenlenen silahla zorlama suçunu oluşturacağından yerel mahkemenin mahkûmiyet kararı Yasaya uygun bulunduğundan onanması gerektiği görüşü ile çoğunluğun bozma yönündeki kararına katılmıyorum. görüşüyle;
A.N. Kurdoğlu ise; Evlilik birliğinin temelinde eşlerin birlikte yaşamaları olgusu vardı. Nitekim, yeni Medeni Yasa'nın 185/3. madde ve fıkrasında bu bir yükümlülük olarak açıkça öngörülmüş olup bu anlamda eşlerin birlikte yaşamak zorunda oldukları ifade edilmiştir. Ancak, bu yükümlülük veya zorunluluk mutlak olmayıp belli şartlar altında eşlere bu birlikteliğe ara verme hakkı tanınmıştır. Suç tarihinde yürürlükte olan eski Medeni Yasası'nın 162/1. madde ve fıkrasında, eşlerden birinin müşterek hayatın devamından dolayı sağlığı, şöhreti (haysiyeti anlamında) veya işinin ilerlemesi ciddi şekilde tehlikeye düştüğü takdirde ayrı mesken edinebileceği kabul edilmiş, yeni Medeni Yasası'nın 197/1. madde ve fıkrasında da, eşlerden birinin, ortak hayat sebebiyle kişiliği, ekonomik güvenliği veya ailenin huzuru ciddi biçimde tehlikeye düştüğü sürece ayrı yaşama hakkına sahip olduğu, benzer şekilde tekrarlanmıştır. Birlikteliğe ara vermek için eşlerin hâkimden izin almalarına gerek yoktur. Eski Yasa'nın 162. maddesinde belirlenen hallerde, mağdur olan eş konutu terk ederek mahkeme kararına gerek olmadan ortak hayata ara verebilmekteydi.
Dava konusu olaya gelince, 22 yıllık evli olan sanık ile eşi katılan Hikmet arasında öteden beri sürüp giden bir geçimsizlik olduğu, sanığın devamlı surette katılanı dövdüğü, aşağıladığı, baskı altında tuttuğu yolunda şikâyet ve özellikle hazırlık soruşturmasında anlatımlar mevcuttur. Toplanan delillerden, bu süreğen geçimsizlik ortamından dolayı katılan Hikmet'in çocuklarını alarak eski Medeni Yasa'nın 162. maddesinde düzenlenen haktan yararlanarak kocası sanıkla birlikte yaşadığı evi terk edip babası Şevki'nin evine sığındığı, bunun üzerine sanığın kayınpederinin evine gelerek karısı katılanı benzerinden ayırt edilemeyen taklit tabancayla başından yaraladığı ve müşterek eve dönmesi için, aynı cisimle öldüreceği tehdidiyle zorladığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, Yasanın öngördüğü bir haktan yararlanan katılanın haksız olduğundan söz edilemez. Bu şartlar altında sanığın eşini birlikte yaşamaya zorlaması hakkını kötüye kullanması demektir ve hukuk düzeni tarafından himaye görmez. Açıklanan sebeplerle, esas mahkemesinin fiili nitelendirmesi yasaya uygun olduğundan hükmün onanması görüşüyle kullandıkları karşı oy ve oyçokluğuyla hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
Yargıtay C. Başsavcılığı ise 26.06.2002 gün ve 160113 sayı ile;
Somut olayda sanık ile müdahil Hikmet 28.3.1977 tarihiden beri evli olup bu evliliklerinden 4 çocukları bulunmaktadır. Aksi sabit olmayan iddiaya göre sanığın müdahili zaman zaman dövdüğü, tehdit ettiği, aşağıladığı bu baskılara dayanamayan müdahilin olaydan bir süre önce babasına ait B. Köyündeki evine gelip orada kalmaya başladığı, sanığın ise zaman zaman köye gelerek eşinin eve dönmesini istediği, son olarak 29.4.1999 günü gece sayılan bir zamanda ve sarhoş şekilde müdahilin kalmakta olduğu eve gelerek kapıyı ve pencereleri tekmelediği, içeriye girmek istediği, müdahilin de doğabilecek olumsuzlukları düşünerek kapıyı açtığı, elinde oyuncak tabanca ile içeriye giren sanığın 4.5.1999 günlü görgü tespit tutanağından anlaşılacağı üzere pencere camlarını ve avizeleri kırdığı, tabancanın kabzası ile müdahilin başına vurduğu ve ona müşterek evlerine dönmediği takdirde öldüreceğini söyleyerek şartlı şekilde silahla tehdit suçunu işlediği iddia, tanık anlatımları ve dosya içeriği ile sabit olmuş, olayda kullanılan tabancanın objektif ölçülere göre aslından ayırt edilmesinin zor olduğu bilirkişi mütalaası ile tespit edilmiştir.
Tehdit, mağdurun güvenlik duygusunu ve iç huzurunu bozan, onu endişeye düşüren bir tehlike suçudur. TCY'nın 188. maddesinde düzenlenen hüküm tamamlayıcı nitelikte bir hüküm olup kişinin karar ve hareket hürriyetini tam olarak koruyup kullanabilmesine olanak sağlamak için düzenlenmiştir. Tehdit konusu tecavüzün gerçekleşip gerçekleşmediği önemli değildir. Mağdurun iradesini zorlamaya elverişli hareketin yapılması ile tehdit suçu işlenmiş olur. Suçun manevi unsuru özel kasıt olup sanığın başkalarına kendi isteğini kabul ettirmek amacı ile hareket etmesi ve bunu istemesi ile manevi unsur oluşur.
Somut olayda çözümlenmesi gereken sorun, sanığın eşi olan müdahili evine geri döndürmek için şartlı şekilde tehdit etmesinde şartın sanık için bir hak olup olmadığının saptanmasıdır.
Kişi hak ve hürriyetleri; İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nde, Anayasamızda ve yasalarımızda güvence altına alınmıştır.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nde kişi hak ve özgürlükleri açıklanırken 3. maddede yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır. 12. maddesinde hiç kimsenin özel yaşamına, ailesine, konut dokunulmazlığına karışılamaz. 16. maddesinde aile toplumun temel öğesidir, toplum ve Devlet tarafından korunma hakkına sahiptir şeklinde düzenlemeler getirilmiştir.
Anayasamızın 12. maddesinde herkes kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Temel hak ve hürriyetler kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da kapsar hükmü yer alırken 17. maddesinde yaşama, maddi ve manevi varlığını geliştirme, 19. maddesinde kişi güvenliği ve hürriyeti, 23. maddesinde ise yerleşme hürriyeti düzenlenerek kişi hürriyetinin önem ve değeri vurgulanmıştır. Öte yandan 41. madde de ailenin Türk toplumunun temeli olduğu açıklanarak sağlıklı bir aile yapısının oluşmasında Devlete görevler yüklemiştir. Bu nedenle Medeni Kanun'un aile hukukunu düzenleyen bölümlerinde evlilik birliğinin korunması için ayrıntılı hükümler getirilmiştir. Bunun yanı sıra evlilik birliğinin temelinden sarsılması durumunda eş ve çocukların korunmasına dönük düzenlemeler de yapılmıştır.
Medeni Kanun'un 162. maddesine göre karı kocadan her biri müşterek hayatın devamı yüzünden sağlığı, şöhreti veya işinin terakkisi ciddi şekilde tehlikeye düştüğü müddetçe ayrı bir mesken edinebilirler. Somut olayda müdahil birçok kez, eşi olan sanığın yaralama, aşağılama ve tehdidine maruz kalmış, 22 yıllık evliliği ve 4 çocuğuna karşın babasının evine sığınmış, suç günü burada kendisine karşı sanık tarafından yaralama ve şartlı tehdit suçu işlenmiştir. Müdahilin yaşadığı sosyal çevre ve geleneksel Türk aile yapısı içinde müşterek evden ayrılma hareketinin ancak olağan dışı bir durumda başvurulacak bir davranış olduğu açıktır.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 4.3.1996 gün ve 1432/2070, 29.9.1998 gün ve 7363/8606, 26.05.1996 gün ve 4702/5431 sayılı kararlarında şeref ve haysiyete yönelik hareketler, hakaret fiili ve yaralama fiilini pek fena muamele saymıştır. Sanığın müdahile karşı süregelen eylemleri müdahilin sağlığını, şöhretini etkileyen pek fena muamele niteliğinde hareketler olduğuna göre müşterek evi terk edip ayrı mesken edinmesi onun için bir hak haline gelmiştir. Öte yandan Medeni Kanun'un 132. maddesinde karı kocadan biri evliliğin kendisine yüklediği görevleri yapmamak için eşini terk edip, haklı bir neden yokken evine dönmediği takdirde ayrılık en az 3 ay sürmüş ve devam etmekte ise diğer eş boşanma davası açabilir. Ayrıca davaya hakkı olan tarafın talebi üzerine hâkimin eşin evine dönmesi için ihtar çektireceği açıklanmıştır. Mevcut olaya bakıldığında müdahilin müşterek evi terk etmesinde kusuru yoktur. Üstelik müşterek eve dönmemesi için önünde 22 yılın verdiği olumsuz tecrübeler vardır. Bu nedenle sanığın Medeni Kanun'un terk kurumunu düzenleyen 132. maddesine uygun davrandığı da söylenemez. Zaten burada sanığın eşini eve davet için müdahile değil, hakime başvuru hakkı düzenlenmiştir. Kendiliğinden hak alırcasına cebir ve tehdit kullanarak eşinin evine dönmesini istemek Medeni Kanun anlamında bir davet değil, Ceza Kanunu açısından suç teşkil eden bir fiildir. Öte yandan 4721 sayılı Medeni Kanunun 197. maddesi de aile birliğinin koruması başlığı altında eşlerden birinin ortak hayat sebebiyle kişiliği, ekonomik güvenliği, ailenin huzuru ciddi biçimde bozulduğunda ayrı yaşama hakkına sahip olduğunu düzenlemiştir.
Sanığın süregelen haksız tehdit, sövme ve yaralama şeklindeki eylemlerinin çekilmez hal alması üzerine 22 yıllık evliliğine karşın evini terk edip baba evine sığınan müdahilin esas olarak özgürlüğünü ve yaşama hakkını sağlamaya dönük olarak vazgeçilmez bir hakkını kullandığı ortadadır. Tüm yasal düzenlemeler kişi hak ve hürriyetlerini korumayı ön plana çıkartırken yasal olmayan bir şekilde (Suç teşkil eden bir fiille) kişinin irade serbestisini ihlal eden davranışın sanık için bir hak olduğu da düşünülemez. Sanığın böyle bir ortamda hakim kararı olmaksızın kendiliğinden evine çağırması bir hak değil, ancak medeni ölçüler içerisinde hareket edildiğinde bir davet niteliği taşıyabilir. Ancak sanığın sarhoş şekilde, geceleyin, zorla, evdeki eşyaları kırıp dökerek silahla şartlı şekilde tehdit ederek müdahili eve dönmeye zorlamasının bir hak olmadığı gibi bu haksız davranışın hukuk düzeni tarafından korunması da düşünülemez. Böyle bir ortamda kişi hürriyetini etkilemeye dönük haksız davranışların mevcut yasa hükümlerine aykırı olduğu, şart öğesinin oluştuğu, yerel mahkemenin oluşa uygun kabulünün ve sanığın Türk Ceza Yasası'nın 188/3, 36. maddelerine göre cezalandırılmasına ilişkin kararın usul ve yasaya uygun bulunduğu sonucuna varıldığından görüşüyle itiraz yoluna başvurarak özel daire kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmesini talep etmiştir.
Dosya Birinci Başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulu'nca okundu, gereği konuşulup düşünüldü.
KARAR:
CEZA GENEL KURULU KARARI
Resmen evli olan katılan Hikmet ile sanık Muzaffer'in aralarında uzunca bir süredir geçimsizlik bulunduğu, sanığın zaman zaman katılanı dövdüğü, ona kötü davrandığı, hatta olaydan iki ay kadar önce katılanı döverek evden kovduğu, daha sonra da babasının aynı ilçede bulunan evine yerleşen katılan ile barışma girişimlerinde bulunduğu, olay gecesi gece saat 02.00 sıralarında katılanın kaldığı eve giden sanığın, onu eve dönmesi için ikna etmeye çalıştığı, bu sırada kapı camlarını kırdığı, üzerinde taşıdığı ve gerçek bir silahtan ayırt edilmesi mümkün olmayan kurusıkı tabancasını katılana doğrultarak, şayet benimle müşterek oturduğumuz eve gelmezsen seni ve bütün aile efradını öldüreceğim diyerek tehdit ettiği, tabancanın kabzası ile kafasına vurduğu iddia, sanığın dolaylı ikrarı, tanık anlatımı ve tüm dosya kapsamından anlaşılmaktadır.
Ayrıntıları yukarıda açıklanan somut olayda, özel daire ile Yargıtay C. Başsavcılığı arasında oluş ve sübutta herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, sanığın eyleminin hangi suç niteliğine uyduğunun belirlenmesi noktasında toplanmaktadır.
TCY'nın 188/1. maddesinde düzenlenen ve zorlama, şartlı tehdit olarak adlandırılan suç ile aynı yasanın 191. maddesinde düzenlenen tehdit suçu konuları, korunan hukuki yarar bakımından birbirinden farklı suçlardır. Şartlı tehdit suçunda iradeyi zorlama amacı bulunup, zararın hemen ya da hemene yakın bir zaman diliminde gerçekleşmesi söz konusudur. Tehdit suçunda ise korkutmak, endişeye sevk etmek amacı bulunup, verilecek zarar gelecekteki bir zaman dilimini işaret etmektedir. Öte yandan, tehdit suçu şartlı tehdit suçunun unsurlarından birisini oluşturmaktadır. Mağdurun gerçekleşmesi olanaksız bir şeye zorlanması veya fail için hak teşkil eden bir konuda zorlama söz konusu olan hallerde şartlı tehdit suçu değil, tehdit suçu oluşmaktadır. Çünkü, failin bir şeyin yapılması veya yapılmamasını istemesi yeterli olmayıp, yapılması veya yapılmaması istenilen şey tehdit edilenin kararına bağlı ve onun iktidarında bulunmalıdır. Her iki suçta da eylem gerçekleştirilirken silah kullanılması halinde ceza artırılarak hükmolunacaktır.
Bu açıklamalar ışığında somut olay ele alınıp değerlendirildiğinde;
Sanık, aralarında ötedenberi geçimsizlik bulunan katılan eşi ile küçük yaştaki iki çocuğunu olaydan iki ay kadar öncesi yine kötü davranarak ve katılanı dövmek suretiyle aile birliğini sürdürdükleri evden uzaklaştırmıştır. Daha sonra katılan ile barışmak amacıyla girişimlerde bulunmuş ve eve dönmesini istemiş, olay günü de aynı şekilde girişimde bulunarak bu kez katılanı eve dönmesi için zorlamak amacıyla gerçeğinden ayırt edilmesi zor olan kurusıkı tabancayla tehdit etmiştir. Sanığın, yasal olarak katılanı eve davet etmek gibi bir hakkı bulunduğu açık olmakla birlikte bu hakkın ne şekilde kullanılacağı da yine yasa ile düzenlenmiştir. Olay günü, gece vakti saat 02.00 sıralarında ve üzerinde kurusıkı silah bulunduğu halde, katılan ve çocuklarının bulunduğu kayınpederinin evine giden, katılanı eve dönmesi için tabancayı doğrultmak suretiyle öldüreceğini söyleyerek tehdit edip, hatta tabancanın kabzası ile başına vurarak yaralayan sanığın, artık yasal bir hakkı olduğundan ve bu hakkı kullanırken tehdit suçunu işlediğinden söz etmek olanaksızdır. Sanığın, katılanın eve dönmesini sağlamak amacıyla, onun iç huzurunu bozmak kastı ile hareket ettiği ve katılanın da eve dönmek hususunda muktedir olduğu nazara alındığında, sabit olan eylem şartlı tehdit suçunu oluşturmaktadır.
Bu itibarla Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan kurul üyeleri ise, özel dairenin kararı haklı nedenlere dayandığından Yargıtay C. Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmesi gerektiği görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.
Sonuç: Açıklanan nedenlerle, Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının kabulüne, 4. Ceza Dairesi'nin 18.3.2002 gün ve 532-4152 sayılı kararının KALDIRILMASINA, Malkara Asliye Ceza Mahkemesi'nin 11.7.2000 gün ve 143-235 sayılı sanığın şartlı tehdit suçundan cezalandırılmasına ilişkin hükmünün ONANMASINA, dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE, 08.10.2002 günü oyçokluğu ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy