(743 S. K. m. 618, 894, 897) (1086 S. K. m. 8)
Dava: Taraflar arasındaki "el atmanın önlenmesi" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Turhal Asliye Hukuk Mahkemesi'nce davanın reddine dair verilen 22.12.1998 tarih ve 1998/463 E., 1998/602 K. sayılı kararın incelenmesi davacı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 8. Hukuk Dairesi'nin 12.4.1999 tarih ve 1999/1936 - 3150 sayılı ilamı ile; (... Davacı uyuşmazlık konusu taşınmaza davalının el atmasının önlenmesine karar verilmesini istemiştir. Davalı, davanın reddine karar verilmesini savunmuş, mahkemece davanın reddine karar verilmesi üzerine hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Dava tapusuz taşınmaza davalının el atmasının önlenilmesine ilişkindir. Dava dilekçesindeki bu açıklamalara göre dava MK'nin 894 ve 897. maddelerinden kaynaklanan zilyetliğe el atmanın önlenilmesi isteğine ilişkindir. Taşınmaz tapusuz bulunduğuna göre 4.12.1998 tarih, 4/3 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı'na göre davacının mülkiyet hakkı tescil kararının kesinleşmesi ile doğar. Bu durumda davanın MK.'nin 618. maddesinden kaynaklanan mülkiyet davası olarak kabulü doğru değildir. Hal böyle olunca görev hususunun göz önünde tutulması gerekir. HUMK'nin 8/II-3. maddesi hükmüne göre taşınmaz malın zilyetliğin korunması ile ilgili davalara Sulh Hukuk Mahkemesi'nde bakılır. Bu kural münhasır bir görev kuralıdır. Taraflarca ileri sürülmese bile mahkemece doğrudan doğruya göz önünde tutulur. Açıklanan hüküm karşısında HUMK'nin 7. maddesinin son fıkrası hükmünün de tatbik kabiliyeti bulunmamaktadır...) gerekçesiyle bozularak, dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz Eden: Davacı
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: El atmanın önlenmesi istemine ilişkin dava mahkemece esastan reddedilmiştir.
Özel Daire'ce, davanın hukuksal nitelikçe MK 894 ve 897. maddelerinden kaynaklanan zilyetliğin korunması davacı olduğu kabul edilmiş, HUMK 8/II-3 hükmünce Sulh Hukuk Mahkemesi'nce davanın görülmesine işaret edilerek mahkeme kararı bozulmuştur.
Sav, savunma toplanan delillere göre dava MK 618'e dayalı mülkiyet davası olduğu belirgindir.
O nedenle yerel mahkemenin direnme kararı onanmalıdır. Ne var ki işin esasına ilişkin temyiz itirazları Özel Daire'since incelenmediğinden, dosya dairesine gönderilmelidir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle yerel mahkemenin direnme kararının ONANMASINA, işin esasına dair temyiz incelenmesinin tamamlanması için dosyanın Yargıtay 8. Hukuk Dairesi'ne gönderilmesine, 08.12.1999 tarihinde, oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Davacı, harici satış ve zilyetliğe dayanarak el atmanın önlenmesini istemiştir.
Davalı babası adına kayıtlı tapunun malikleri olan diğer mirasçıların hisselerini satın almak suretiyle taşınmaza malik olduğunu ileri sürerek ve tapuya dayanarak davanın reddini savunmuştur.
Mahkeme, davalının tapu kaydına dayandığı, MK'nin 905. maddesi uyarınca tapu maliki veya hissedarlara karşı zilyetliğin korunmasının söz konusu olamayacağı gerekçesi ile davayı reddetmiştir.
Daire, dava dilekçesindeki açıklamalara göre davanın MK'nin 894 ve 897. maddelerinden kaynaklanan zilyetliğe el atmanın önlenmesine ilişkin olduğu, MK'nin 618. maddesinden kaynaklanan mülkiyet davası olarak kabulünün doğru olmayacağı, HUMK'nin 8/II-3. maddesi hükmüne göre zilyetliğin korunması ile ilgili davalarda münhasır yetkinin Sulh Mahkemesi'ne ait olması nedeniyle görevsizlik kararı verilmesi gerekir, düşüncesi ile hükmü bozmuştur.
Mahkeme eski kararına ilaveten, davacı taşınmazı mirasçılardan birisinden satın aldığını iddia ettiğine göre, dava zilyetliğin korunması davası değil, hakka dayandığını, bu sebeple mahkemenin görevinin taşınmazın değerine göre belirlenmesi gerektiği düşüncesi ile eski hükmünde direnmiştir.
Yerel mahkeme ile Dairemiz arasındaki uyuşmazlık davanın zilyetliğin korunması ile ilgili zilyetlik davası mı? Yoksa mülkiyete dayanan men-i müdahale davası mı olduğu hususunda toplanmaktadır. Mahkemenin görevli olup olmadığı hususu bu uyuşmazlığın çözümü halinde kendiliğinden sonuçlanacaktır. Zira uyuşmazlık zilyetliğin korunması ile ilgili sonucuna varıldığında görevli mahkemenin münhasır yetkili Sulh Mahkemesi olacağı, mülkiyet davası sonucuna varıldığında görevli mahkemenin dava konusu taşınmazın değerine göre çözümleneceği yasa hükmü olmakla, bu ikinci aşamada herhangi bir ihtilaf ve itiraz söz konusu olmayacaktır.
Somut olayımızda davacı zilyetliğe dayanarak men-i müdahale talebinde bulunmuştur. Başka bir ifade ile zilyetliğin korunmasını istemektedir. Davalı ise babası üzerinde kayıtlı olan tapu kaydına dayanmaktadır. Öncelikle şu hususu hatırlamakta yarar vardır. Davanın hukuki tavsifi, davacıya ait dava dilekçesindeki iddiaya ve maddi olaylara göre yapılır. Davalının usûlüne uygun açılmış tapuya dayalı men-i müdahale talebini taşıyan bir karşı davası bulunmadığı sürece savunması ve savunma araçları davanın tavsifinde etkili değildir. Davacı zilyetliğe dayanmaktadır. Ve iddiaya göre dava "zilyetlik davasıdır".
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle "zilyetlik" ve "men-i müdahale" davaları hakkında açıklama yapılması gereklidir. Zilyetlik davası bilimsel eserlerde; "eşya üzerindeki fiili hakimiyete yöneltilen ihlallerin mahkeme kararı ile ortadan kaldırılması için zilyetin açacağı dava" olarak tarif edilmiştir (Tekinay, Eşya Hukuku, Prof. Dr. S. S. Tekinay - Akman - Burcuoğlu Aktop, 5. baskı, 1989). Aynı eserin 111 ve 112. sahifelerindeki açıklamalarında, "Zilyedin böyle bir dava açması için şey üzerinde herhangi bir hakka sahip olduğunu ileri sürmesine asla ihtiyaç yoktur. Bir mal üzerindeki fiili hakimiyetinin ihlal edildiğini ileri sürerek zilyetlik davası açan kimse belki de o malı hukuka aykırı bir yoldan, mesela çalarak elde etmiştir. Belki de davalı, yani davacının zilyetliğini ihlal eden şahıs (somut olayımızda olduğu gibi) o şeyin maliki, diğer söyleyişle gerçek hak sahibi idi. İşte zilyetlik davalarında kimin haklı, kimin haksız olduğu araştırılmadığına göre, davacının ihlale uğrayan zilyetliğinin korunması için sadece zilyet olması kafidir" denilmiştir.
Profesör Dr. Kemal Oğuzman ile Özer Selici'ye ait Eşya Hukuku adlı müşterek eserin 61 ve 63. sahifelerinde, "Zilyetlik bir hak değildir". Zira hakkın tarifinde temel unsur olarak yer alan "hukuken himaye edilmiş bir menfaat" unsuru zilyetlikte yoktur. Şayet zilyetlik bir hakka dayanıyorsa bu hakka konu olan menfaat hakkın varlığı yüzünden korunur. Fakat hakka dayanmayan zilyetlik-hırsızın zilyetliği-hukuk nizamınca korunuyorsa, bu hırsızın menfaatini korumak için değil, sosyal huzur ve sükunu korumak için kabul edilmiştir. "Zilyetlik bir hak değil, hukuken korunmuş bir durumdur" denilmiştir.
Zilyetlik davasının bu tarif ve anlatımlarından sonra, men-i müdahale davası hakkında da kısa bir tarif ve açıklama yapmak somut olaydaki uyuşmazlığın çözümü yönünden faydalı ve zaruri olacaktır. Müdahalenin men-i davası "malikin mülkiyet hakkına yöneltilen haksız bir müdahaleyi önlemek veya buna son vermek amacı ile açtığı davadır" (MK'nin 618/2. maddesine dayanan müdahalenin men-i davasında davacı malik olduğunu, MK'nin 898 ve diğer maddeleri ile 905. maddedeki mülkiyet karinelerine dayanarak da olsa - ispat etmek zorundadır ve davalı tescile değer bir hak sahibi olduğu savunmasını yapabilir Tekinay: a.g.e., s.489).
"MK'nin 905/1. maddesi, gayrimenkullerde hak karinesine, ancak kütüğe hak sahibi olarak kayıtlı bulunan kimsenin yani tapu malikinin dayanabileceğini açıkça ifade etmiştir" (Tekinay: age., s.242).
Somut olayda davacı tapu kaydına dayanmadığına göre, hak karinesine dayandığını ve davanın MK'nin 618/2. maddesinden kaynaklanan men-i müdahale davası olduğunu iddia ve kabul mümkün değildir. Davacı satın almadan kaynaklanan zilyetliğe dayanmakta ve zilyetliğinin korunmasını istemektedir. Zilyetliği tecavüze uğrayan kimse MK'nin 896. maddesi hükmü uyarınca "tecavüzün ref'ini, tecavüzün men'ini ve tecavüze son verilmesini" isteyebilir.
Tecavüzden doğan zilyetlik davasında davacının veya davalının hak sahibi olup olmadıklarına bakılmaz. Bunda da davacının amacı kimin haklı olduğunu tespit etmek değil, eski zilyetlik durumunu yeniden tesis etmektir. Hatt gasp edilen malın iadesini hedef tutan davada, davalıya derhal ispat etmek şartı ile tercihe değer bir hakka sahip olduğunu ileri sürmek imkânı tanındığı halde, tecavüzden doğan davada böyle bir savunma yapılamaz. 896/1. madde bu hususta kesindir. Bundan dolayı tecavüzden doğan dava, gasptan doğan davadan farklı olarak tam ve mutlak anlamda bir zilyetlik davasıdır (Tekinay: a.g.e., s.117).
Zilyetliğin korunması davalarında taşınmaza tecavüz eden davalı somut olayımızda olduğu gibi, o şey üzerinde tercihe şayan bir hak iddia etse dahi tecavüzüne son vermeye mecburdur. Bu husus 9.10.1946 tarih ve 6/12 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı'nda aynen "MK'nin 896. madde uyarınca bir gayrimenkulde zilyetliği tecavüze uğrayan kimsenin bu hakkının koruması için açacağı davada şeye malik olduğunu veya zilyetlik hakkını beyana lüzum olmadan sadece zilyetlik sıfatını ileri sürerek tecavüzü ispat etmesi yeter. Bu halde yargıç yalnız davacının gerçek ise zilyetlik halini tespit ederek tecavüzün men'ine karar verir. Bu karar zilyetlik hususunda muhkem kazıye hasıl etmez. Zilyede malikiyet hakkı vermez. Diğer tarafın mülkiyet iddiası ile yetkili mercilerde dava açma hakkına dokunmaz" denilmiştir. İçtihadı Birleştirme Kararı'nda belirtildiği gibi, davalının savunmasında ileri sürdüğü şekilde babası üzerinde kayıtlı olup mirasçılardan haricen pay satın almak suretiyle sahibi olduğunu ileri sürdüğü tapu kaydına dayanarak mülkiyet iddiası ile MK'nin 618. maddesine göre dava açma hakkı her zaman saklıdır.
Mahkemenin ısrar gerekçesinde ileri sürdüğü "MK'nin 905. maddesi uyarınca tapu maliki veya hissedarlarına karşı zilyetliğin korunmasının söz konusu edilemeyeceği" olgusu maddede açıklandığı gibi tapuya dayanan ve kendi lehine tescil vaki olan kimsenin açacağı men'i müdahale davası içindir. Olayımızda davayı açan zilyetliğe dayanan davacıdır. Tapuya dayanan davalının bir men'i müdahale davası söz konusu değildir. İçtihadı Birleştirme Kararı'nda vurgulandığı gibi davalının mülkiyet iddiası ile yetkili mercilerde dava açma hakkı saklıdır. Davalının tapuya dayanarak açacağı meni müdahale davasında davacının zilyetlik savunması, zilyetliğin korunması savunması o davada dinlenemeyecektir.
İade davasından farklı olarak tecavüzün men'i davalarında karşı tarafın tercihe şayan hak iddiası da dinlenmez. Zira zilyetliğin korunması davası, davalının mülkiyet iddiası ile yetkili mercide dava açma hakkına dokunmaz.
Yukarıda bilimsel ve yargısal görüşlerle arz ve izaha çalıştığımız nedenlerle zilyetliğe dayanan davacının dava konusu taşınmaz üzerindeki fiili hakimiyetine yöneltilen ihlalin mahkeme kararı il ortadan kaldırılması için açmış olduğu bu dava hiçbir tereddüte meydan vermeyecek şekilde tipik bir zilyetliğin korunması davasıdır. Ve MK'nin 896. maddesinin koruması altındadır. Zilyetlik bir hak olmayıp, hukuken korunmuş bir durum olduğundan, "zilyetlikten doğan hak davası" deyimini kullanmak da yanlış olur. Zilyet taşınmazı kazandırıcı zaman aşımı zilyetliği ile iktisap koşullarının tamamlanması sonunda mülkiyet hakkının doğduğunu kesinleşmiş ilamla kanıtlayarak, tapuya tescil sonucu almış olduğu tapuya dayanmadıkça MK'nin 905/1. maddesi uyarınca hak karinesine dayanamaz ve bu maddeden yararlanamaz. Bu davanın özelliği gereği davalının tapu ve mülkiyet hakkına dayanan tercihe şayan hak savunması dinlenilmez. Davacının sadece kendi zilyetliğini ve davalının fiili ile zilyetliğin ihlali arasındaki illiyet bağını ispat etmesi yeterli olup, Tevhidi İçtihat Kararı uyarınca da davalının mülkiyet iddiası ile yetkili mercide dava açma hakkı da saklıdır.
Sonuç olarak davanın "zilyetliğin korunması davası" niteliğinde olması karşısında HUMK'nin 8/II-3. maddesi hükmü uyarınca davaya münhasır görevli mahkeme olan Sulh Mahkemesi'nde bakılır. Bu kural münhasır bir görev kuralıdır. Maddede yer alan "yalnız zilyetliğin korunması davaları" ile MK'nin 895 ve 896. maddelerinde düzenlenen zilyetliğin gasp ve tecavüzünden doğan davalar amaçlanmıştır (HGK: 30.4.1983 tarih, 1980/8,335 E., 1983/679 K. Tekinay: a.g.e., s.125). Görevsizlik kararı verilmesi gerekeceğine dair Dairemiz kararı bilimsel ve yargısal görüşlere uygun ve yerinde olup, yerel mahkeme kararının bozulmasının gerekli olduğu düşüncesi ile sayın çoğunluğun onama görüşüne katılmıyoruz.
Full & Egal Universal Law Academy