(743 S. K. m. 2, 23, 24, 24/A) (818 S. K. m. 44, 49) (YHGK 12.11.2003 T. 2003/4-566 E. 2003/679 K.)
Dava: Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 9. Hukuk Mahkemesi'nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 28.11.2000 gün ve 1999/169 E. 2000/715 K. sayılı kararın incelenmesi davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 25.6.2001 gün ve 1979-6763 sayılı ilamiyle;
(...Dava, davalılardan A.K. tarafından yazılan ve öteki davalı tarafından basımı ve satışı yapılan Adı Aylin isimli kitapta, davacının özel yaşamının anlatılması nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş olup, kararı taraflar temyiz etmiştir.
Davaya konu edilen kitabın bir bölümünde, davacının özel yaşamını oluşturan olayların açıklandığı konusunda uyuşmazlık yoktur. Davalılar, yazılan hususları bizzat davacının yazara anlattığını, başkasından öğrenilmesinin mümkün olmadığını, kişilik hakkına ve özel yaşama saldırı amacı bulunmadığını, yazılmasına davacının rıza ve muvafakati bulunduğunu savunmuşlardır. Davacı ise, rıza ve muvafakati bulunmadığını özel yaşamını oluşturan olayların sır olarak güvendiği kişilere anlatılması durumunda bile o güvenilen kişinin bunları alenileştirmesinin kişilik hakkına saldırı oluşturduğunu iddia etmiştir. Dosyadaki bilgi, belge ve açıklamalardan ve bilhassa davalı tanıkları C.K. ile S.E.'in yeminli anlatımlarından; davacının kitapta yazılan olayları yazara anlattığı, bu konuşmaların kasete alındığı davacının isminin gizli tutulmasını istemediği ismini ve anlattıklarını yazmasına izin ve rızası bulunduğu kanaatine varılmıştır. Davacının izin verdiği bu hususların yazılması kişilik hakkına ve özel yaşama saldırı oluşturmayacağı gibi, MK.'nun 2. maddesinde düzenlenen iyiniyet kuralına aykırı olarak davacının tazminat istemeyeceği de açıktır. Şu durum karşısında davanın reddi gerekirken yerel mahkemece tanık beyanlarının somut olmadığı belirtilerek delillerin takdirinde yanılgıya düşülmesi bozmayı gerektirmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz Eden: Davalılar vekilleri
hukuk genel kurulu kararı
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, yayın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.
Davalı A.K. tarafından yazılan, diğer davalı R. Kitabevi A.Ş. tarafından basılan Adı Aylin adlı kitabın 145. sayfasından başlayıp 160.sayfasında sona eren Kız Nuri başlıklı bölümde davacı ile ilgili bir takım hususların yayınlandığı konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davacı ile ilgili olarak yazılan yazıda, davacının kişilik haklarına saldırı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Davacı, maddi tazminat isteğini atiye terk etmiş, manevi tazminat davasını sürdürmüştür.
3444 sayılı ve 04.05.1988 tarihli Kanunla Medeni Kanun'un 24. maddesinde yapılan değişikliklerde, önce şahsiyetin tecavüze karşı korunmasına ilişkin ilke belirtilmiştir. Bu hükme göre: Hukuka aykırı olarak şahsiyet hakkına tecavüz edilen kişi, hakimden tecavüzde bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.
Şahsiyet hakkı ihlal edilenin rızasına veya üstün nitelikte bir özel ya da kamu yararına veya kanunun verdiği bir yetkiye dayanmayan her tecavüz hukuka aykırıdır.
Medeni Kanun'un yeni 24. maddesi ile açıklığa kavuşturulan hususlar şunlardır.
1-) Eski metinde şahsi menfaatlerinde tecavüze uğrayan deyimine yer verilmişken, yeni metinde şahsiyet hakkına tecavüz edilen deyimi kullanılmıştır. Diğer taraftan, eski metindeki şahsi menfaatlere tecavüz deyimiyle, şahsiyetin unsurlarına tecavüzün kastedildiği doktrinde belirtilmekteydi. Yeni metinde bu husus da açıklığa kavuşturulmuştur.
Zira şahsiyet hakkına tecavüz, şahsiyetin kapsamına giren unsurlara tecavüzü ifade eder. Şahsiyet hakkı, şahsiyeti oluşturan değerlerin tümü üzerindeki hakkı belirtmek üzere kullanılan deyimdir. Bu genel şahsiyet hakkının münferit unsurlar bakımından görünümüne münferit şahsiyet hakları denilebilir.
Bu açıdan kişinin hayatı, sağlığı ve vücut tamlığının, şeref ve haysiyetinin, resminin, özel hayatının gizliliğinin, sırlarının vs. hukuka aykırı tecavüze karşı korunmasından söz edilir. Şahsiyeti oluşturan unsurların teker teker sayılması mümkün değildir. Zamanın ihtiyaçlarına göre yeni unsurlar nazara alınmaktadır.
Şahsiyet hakkı etkisini, şahsiyete tecavüz edilmemesini isteme yetkisinde gösterir. Bu yetki bir mutlak hakka dayanır ve şahsiyeti oluşturan unsurların her biri bu korumanın kapsamına girer.
2-) Eski metin haksız tecavüz deyimi kullanılmıştı. Bununla kastedilen hukuka aykırı tecavüzdü. Yeni metinde bu husus da açıklığa kavuşturulmuş ve Hukuka aykırı olarak şahsiyet hakkına tecavüz deyimi kullanılmıştır.
3-) Diğer taraftan yeni metinde hukuka aykırılıktan anlaşılacak mana belirtilmiştir; Bir kimsenin şahsiyetine yönelmiş bir tecavüz bir mutlak hakkı ihlal etmesi sebebiyle hukuka aykırıdır. Ancak hukuka aykırılığı kaldıracak bir sebebin varlığı, failin davranışını şahsiyete hukuka aykırı tecavüz teşkil etmekten kurtarır. Yeni metinde bu husus 24.maddenin 2.fıkrasında vurgulanmış ve şahsiyet hakkı ihlal edilenin rızasına veya üstün nitelikte bir özel ya da kamu yararına veya kanunun verdiği bir yetkiye dayanmayan her tecavüz hukuka aykırıdır denilmiştir (Prof. Dr. Kemal Oğuzman İsviçre Ve Türkiye'de Medeni Kanun Ve Borçlar Kanununda Şahsiyetin Hukuka Aykırı Tecavüze Karşı Korunması Ve Özellikle Manevi Tazminat Davası Bakımından Yapılan Değişiklikler. Prof. Dr. Haluk Tandoğan'ın Anısına Armağan. Banka ve Ticaret Hukuku araştırma Enstitüsü Ankara-1990 s:7 vd.).
24/II. maddede şahsiyet hakkı ihlal edilenin rızasına dayanmayan her tecavüzün hukuka aykırı sayılması, 23. maddenin temel felsefesinin geniş ölçüde inkarı demektir. Zira 23. maddenin kişiye, bizzat kendisine karşı koruyan hükümleri sayılmadan rızanın, hukuka aykırılığı bu derece genel ve mutlak olarak kaldırabileceği söylenemez. 23. madde insan onuru ile ve kişiliğe bağlı diğer değerlerle bağdaşmayan rıza veya muvafakat'ın tecavüze haklılık kazandıramayacağını ve onu hukuka uygun hale getiremeyeceğini son derece veciz iki kural ile ifade etmiştir. Yeni 24/II. maddenin, bu kurallar değiştirilmeden rızanın yokluğuna hukuka aykırılık tanımında yer vermesi, maksadı aşan bir yanlışlık eseridir. Rızanın, hukuka aykırılığı gideremeyeceği en önemli hal, kişilik haklarına tecavüz halidir. Tecavüze razı olmanın sorumluluğu kaldıran etkisine B.K.'nun 44/I.hükmünde yer verilmiş bulunmasını anlamak kolaydır; fakat M.K.'nun 24. maddesindeki rıza sözcüğünün kişilik hakları sistemine son derece yabancı düştüğünde şüphe yoktur (Prof. Dr. Selahattin Sulhi Tekinay Medeni Hukukun Genel esasları ve gerçek kişiler hukuku 1992 baskı s.259). M.K.md. 24/a'da sözü edilen rıza ile BK. md.44'de öngörülen zarara uğrayan kişinin rızası bir birleriyle karıştırılmamalıdır. Birinci halde fiili hukuka uygun hale getiren rıza söz konusu olduğu halde, ikinci halde fiil hukuka aykırı olup, zarar görenin vermiş olduğu rıza nedeniyle sadece tazminattan tenkisi yoluna ya da tazminata hiç hükmetmemeye yol açan bir rıza hali vardır.
Kişilik haklarına saldırı niteliği taşımasına rağmen, bir basın açıklamasının kişinin rızası nedeniyle hukuka uygun sayılabilmesi için verilen rızanın MK. md.23. sınırları içerisinde kalması gerekir. Bu anlamda olmak üzere rıza hukuka ya da ahlaka aykırı olmamalıdır. Hukuka ya da ahlaka aykırı olarak verilen rıza MK. md.23'e aykırı olup, basın yoluyla yapılan açıklamayı hukuka uygun hale getiremez. Buna örnek olarak bir kimsenin bütün sırlarının ifşa edilmesine, aile yaşantısıyla ilgili en mahrem olan konuların açıklanmasına, şeref ve haysiyetine her türlü saldırının yapılmasına ilişkin rızalar gösterilebilir. Bu gibi hallerde yapılan açıklama, rızaya rağmen hukuka aykırıdır.
O halde şeref ve haysiyet gibi kendisinden vazgeçilemeyen varlıklara yönelik saldırılara ilişkin rıza hukuka aykırıdır. (Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu Türkiye Barolar Birliği Dergisi; sayı 3/1990 s: 371)
Medeni Kanun'un 24. maddesinde yapılan bu değişikte Kanun Koyucunun amacının, İsviçre Medeni Kanunu'nun bu hükmü karşılayan 28. maddesinde yapılan değişikliğe paralel bir düzenleme yapılması olduğu, gerek Kanun gerekçesinde, gerekse ilgili Kanunun Meclis müzakerelerinde vurgulanmıştır. Oysa M.K. m. 24 f.II hükmü alınırken İMK.m.28 f.II hükmü yanlış tercüme edilmiştir. Gerçekten İMK.'nun 28. madde 2.fıkrasındaki Bir ihlal mağdurun rızası ... ile haklı gösterilmedikçe hukuka aykırıdır ifadesi ...zarar görenin rızasına dayanmadıkça her tecavüz hukuka aykırıdır. şeklinde tercüme edilmiştir. Bu iki ifade arasında büyük farklılık olduğu açıktır. Zira, kaynak Kanunun ilgili hükmünden, ihlalin, ancak zarar görenin rızasının haklı gösterdiği durumlarda hukuka uygun hale geleceği, aksi taktirde geçersiz sayılacağı anlamı çıkmaktadır. Buna göre, ihlali hukuka aykırı olmaktan çıkaran rızalar olduğu gibi, ihlali hukuka aykırı olmaktan çıkarmayıp sadece bir indirim sebebi oluşturan rızalar da vardır. Buna karşılık Medeni Kanunumuzun 3444 sayılı Kanunla değişik m.24 f. II'de muhalif mefhumuyla zarar görenin kişilik haklarının ihlaline rızasının kesin olarak hukuka aykırılığı kaldıracağı anlamını veren mutlak bir ifade kullanılmıştır. Bu hüküm, Kanun koyucunun İMK.m.28 f.II.hükmüne paralel bir düzenleme getirme amacı da göz önünde bulundurularak kaynak Kanundaki gibi yorumlanmalıdır. Bu bakımdan, sadece zarar görenin rızasının haklı gösterdiği durumlarda kişilik haklarının ihlaline rıza geçerli sayılmalıdır (Yrd. Doç. Dr. Mustafa Tiftik, Dicle üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Sayı: 6/1993 s.385).
Yukarıda anlatılanların ışığında somut olaya bakıldığında; davaya konu edilen kitapta Kız Nuri ...Nuri, kız sen Amerika'ya gideceksin deselerdi... ...Kabaca bir oğlan çocuğu..., ...Büyümüş de küçülmüş sıska oğlan..., ...Ona bir erkeklik hormonunu çok gören Yüce Allah..., ...Aralarında, keşke ben de hadım olsaydım da, Amerika'ya gitseydim..., ...Odasına kapanıp açık saçık dergiler karıştırmaya, hatta mastürbasyon yapmaya bile başladı..., ...Bir erkek olarak bazı ihtiyaçları vardır... Porno dergiler... izin gecelerinde kızlara para yedirmeler., mastürbasyon yapmak istiyor, utanıyordu..., ...Hiçbir zaman yaşayamayacağı, zevkleri, duyguları niye dinlesin ki, İnsanlar öylesine duyarsızdırlar ki özürlülerin hislerine... gibi davacı hakkında tanımlamalar ve değerlendirmeler yapılmıştır.
Kitabın 54. basımında, davacının kendisi ile ilgili yazılanlardan haberi olması olgusu yerel mahkeme ile Özel Daire arasında uyuşmazlık konusu değildir.
Aylin isimli kişinin yaşam öyküsünün anlatıldığı biyografik romanda yer alan sözler, davacının kimliği açıklanarak, doğrudan hedef alınarak, aşağılayıcı bir üslupla kullanılmıştır. Her ne kadar bir tanık davacının konuşmasının yer aldığı ses bandını dinlediğini, söylediklerinin yayınlanmasına rıza (muvafakat) gösterdiğini ifade etmişse de davalılar tarafından ses bantları ibraz edilmemiştir. Tanığın açıklamaları rızasının kapsamını ve amacını açıklayacak nitelikte olmayıp, davacının hormonal tedavi gördüğünü bildiklerinden ibarettir. Anılan değerlendirmelerdeki sözcüklerin davacının özel yaşamı onun sır alanı ile yakından ilgili olduğu kuşkusuzdur. Dosyadaki bilgi ve belgelere göre, davacının bu alanla ilgili olarak yazılanlara geçerli bir rızasının (muvafakatinin) bulunduğunu söyleyebilme olanağı bulunmamaktadır. Ayrıca yukarıda ayrıntılı şekilde anlatıldığı gibi kendisine karşı bile mutlak korunması gereken kişinin onuru, kişiliği, sır alanına giren gizli yaşamının onun rızası ile hukuka aykırılığı ortadan kaldırdığını ve tecavüze haklılık kazandırdığını ileri sürmenin yasanın amacına açıkça aykırı olduğu aşikardır. Davacının özel yaşamı bu kadar açık bir şekilde topluma sunulamayacağından kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu kabul edilmiştir. O halde direnme kararı yukarıda yazılı gerekçeyle yerindedir.
Ne var ki, Özel Dairece tazminat miktarına yönelik temyiz itirazları bozma nedenine göre incelenmemiş olup, dosyanın davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Dairesine gönderilmesi gerekir.
Sonuç: Yukarda açıklanan nedenlerle manevi tazminat isteğinin kabulüne ilişkin direnme uygun bulunduğundan diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4.HUKUK DAİRESİNE gönderilmesine, 26.03.2003 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Hukuk Genel Kurulu önüne getirilen uyuşmazlık; davacının kendisiyle ilgili yayınlatılmasına izin verdiği özel yaşamıyla ilgili özelliklerin kitapta yazılması durumunda; kişilik hakkına, özel yaşamına saldırı da bulunulup bulunamayacağı, bu nedenle davacı yararına manevi tazminata hükmedilip hükmedilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.
Federal Mahkeme ve hukuk öğretisi kişinin yaşam alanını özel yaşam, kamuya açık yaşam ve gizli yaşam olarak üçe ayırmakta, bu ayrıma üç alan teorisi adı verilmektedir.Gizli yaşam,kişinin güven duyduğu kimselerle paylaştığı alan;özel yaşam,kişinin gizli yaşamına dahil olmayan fakat ailesi,yakınları ve arkadaşlarıyla paylaştığı bir alan;kamuya açık yaşam,kişinin başkasının bilmesinden rahatsız olmadığı alandır. (Bkz. Helvacı, Serap: Türk ve İsviçre Hukuklarında Kişilik Hakkını Koruyucu davalar; MK.md.24/a fıkra I/İMK m 28/a fıkra 1; Doçentlik Tezi,İstanbul 2001 s.63).
Kural olarak kişinin gizli ve özel yaşamına müdahale hukuka aykırıdır.
Kişisel hakka yapılan saldırıların konuyla sınırlı normatif alanda korunması, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 12. maddesi, Anayasa 15-17; Medeni Kanunun m24,25 ( MK m.24/a); Borçlar Kanunun m 49 dur. Bkz. Kılıçoğlu Mustafa: Sorumluluk Hukuku, c.1 Sözleşme Dışı Sorumluluk, Ankara 2002, s 173; Zevkliler/Acabey/Gökyayla: Zevkliler Medeni Hukuk, Giriş Başlangıç hükümleri, Kişiler Hukuku,Aile Hukuku,B.5, İzmir 1995, s 442).
Hukuka aykırılığı hukuka uygun hale getiren hukuki kurum hukuka uygunluk sebepleridir: Genel olarak bunlar,kamu yetkisinin hukuka uygun kullanılması,özel hukuktan doğan özel yetkiler,zarar görenin rızası,meşru savunma, zaruret hali ve kendi hakkını korumak için kuvvet kullanmadır.
Volenti non fit iniuria ilkesine göre, mağdurun rızasının mevcut olması durumunda, rızanın verilmesi hukuka ve ahlaka aykırılık teşkil etmediği sürece, hukuka aykırılıktan söz edilemez. (Kılıçoğlu, Mustafa: s 357 ve orada gösterilen Brehm, OR 41 N.63: Keller/Gabi,s 50-61; Oftinger,s 134; Rey,s 168) Normatif dayanağı Medeni Kanun m 24 dür.
Borçlar Kanunu 20/1 gereği geçersiz olmayan subjektif bir hakkın sahibi, kural olarak önceden ondan vazgeçebilir. Kendisini hukuka aykırı davranıştan koruyan normdan yoksun kalır.Böyle durumlarda hukuka aykırı davranıştan söz edilemez.
Rıza tek taraflı bir hukuki işlemdir. Rızanın geçerlilik koşulları; fiil ehliyeti, irade sakatlılığının bulunmaması, hukuka ve ahlaka aykırı olmamasıdır. (Rey, Henz: Ausservertraglıctıes Haftpftlichtrecht, 2.Auflage,Zürich 1998, s168, 169;Nak,Kılıçoğlu, s 358).
Rıza sınırlı olarak verilebilir. Tanınan sınırın aşılması durumunda eylem hukuka aykırı olur.
Daha önce söz edildiği gibi rıza hukuka ve ahlaka uygun olması gerekir. Aksi halde rıza Borçlar Kanunu 19, 20 anlamında geçersiz olur. Yargıç ancak Borçlar Kanunu 44 anlamında tazminattan indirimde bulunur. (Dural, Mustafa: Türk Medeni Hukukunda Gerçek Kişiler, İstanbul 1995, s.147).Öztan Bilge: Şahsın Hukuku, Hakiki Şahıslar, B.7, Ankara 1997,s 149).
Ahlaka aykırılık kavramı, Roma Hukukundaki gelişim süreci sonucunda contra bonos mores kavramı altında; münferit kanun hükümlerinin tümünden çıkarılan genel hukuk düzeni ilkesini veya ahlaki duygularımızı ihlal eden anlaşmaların tümünü kapsayan bir genişlik kazanmıştır. (Hatemi, Hüseyin: Hukuka ve Ahlaka Aykırılık Kavramı ve Sonuçları; Özellikle BK.65 Kuralı; Doçentlik Tezi, İstanbul 1976, s 62) Medeni Kanun 23; Borçlar Kanunu 19,20 de konuyla sınırlı olarak terim olarak yer almıştır.Ahlak terimine verilen anlama temel bir ölçüt ya da model getirilememiştir.Ülkeden ülkeye,ülke içinde zamana hatta yargıcın dava tarihine ya da karar tarihine göre farklı bir ahlak anlayışına varması mümkündür.
Öte yandan ahlak kavramı içerisinde kamu düzeni kavramı da değerlendirilebilir. Çünkü kamu düzeni kuralları örgütlenmiş toplumun temel yapısını ve temel çıkarlarını korur. Ferdin ve toplumun zararını önleme amacını güden ahlak kavramı ile sıkı bir ilişki içindedir. (Hatemi:s.55)
Dava konusu Adı: Aylin ismiyle yayımlanan biyografik roman davalı A.K. tarafından yazılmıştır.Dava tarihine kadar 54 baskı yapmıştır.Kitabın önsözünde;kitabın oluşması için Newyork'da değerli zamanlarını ve anılarını benimle paylaşan Nuri Çelik'e teşekkürlerimi iletmek isterim sözcükleri bulunmaktadır.
Davacı Nuri Çelik dava dilekçesinde;özellikle cinsiyet olarak erkek olan davacının Kız Nuri, Nuri,kız sen Amerika'ya gideceksin deselerdi...., ...kabaca bir oğlan çocuğu... büyümüş de küçülmüş sıska oğlan ve benzeri sözcüklerle cinsiyeti, cinsel aktivitesi üzerinde tereddüt uyandırıldığı ve özürlü konuma getirildiğini iddia etmiştir.
Davanın bu şekilde ortaya konması kural olarak kişinin gizli yaşamına saldırıdır. Hukuka aykırıdır. Davacının bu sözlere rıza gösterdiği davacı tanıkları C. K., Prof. S. E., tarafından açıkça ifade edildiği dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Kaldı ki bu durum yargıç tarafından da kabul edildiği direnim kararı gerekçesinden anlaşılmaktadır.
Rızanın sınırlı verildiğine dair de davacı tarafından bir iddia bulunmamaktadır.
Şu durumda hukuki uyuşmazlık kitapta geçen sözcüklerin ahlaka aykırı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Roman kahramanı Aylin'in yaşam öyküsünü ele alan yayında davacıya oldukça yer verilmiştir. Kitabın tamamı okunduğunda davacı Aylin'in aile yaşamı çevresinde yer aldığı, hormonal eksikliğin tedavi yolu ile giderildiği ifade edilmiş, ancak bu olgular aşağılayıcı, doğrudan davacıyı hedef alan bir üslupla değil, bir aile ferdi olarak görülen bu kişinin yaşamından bir kesit; bir roman karakteri olarak özellikle tedavi aşamalarına, sevinçlerine, hüzünlerine akıcı bir üslupla yer verilmiştir.
Toplumun temel yapısını bozan, temelden değiştiren, ferdin ve toplumun zararını amaç edinen bir yayımdan söz edilemez. Yayım ilk basımın yapıldığı Temmuz 1997 den davanın açıldığı 1999 yılına kadar 54 kez gerçekleşmiştir. Edebiyat dünyasında yer almış, okuyucu tarafından kabul görmüş bir eserdir. İlk baskısı bizzat davacı tanığı Yelda Deniz'in ifadesine göre davalı yazarca davacıya gönderilmiştir. Davacının bu süre içerisinde kitaptan haberi olmaması ve suskun kalması yaşamın olağan akışına uygun düşmemektedir.
Öte yandan edebiyat ve sanat dünyasını kendi koşulları içerisinde düşünmek gerekir. Çünkü yazar veya sanatçılar yazdığı çağın yaratıcı tanıklarıdır. Ahlak kavramı da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Tazminat baskısı altındaki bir yazarın ya da sanatçının çalışma isteği, varlığının geliştirmesi mümkün olmadığı gibi çağımız anlayışıyla da çelişir. Gelecek kuşaklar davacının adı soyadı ile ilgilenmeyecektir. Bir roman karakteri olarak düşünecektir.
Şu durumda söz konusu yapıtta davacının kişilik hakkına saldırı niteliğinde bir ahlaka aykırılıktan söz edilemez. Yerel mahkeme kararının bu gerekçeyle bozulması gerekirken onanması görüşüne yukarıda anlatılan maddi ve hukuki olgular ışığında katılamıyoruz. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy