(818 S. K. m. 43, 47, 50, 51)
Dava: Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine yönelik olarak verilen hüküm süresi içinde davalı vekilince duruşmalı olarak temyiz edilmiş ise de, tebligat gideri verilmediğinden duruşma isteği dikkate alınmayarak, incelemenin evrak üzerinde yapılmasına karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
Karar: 1- Mahkemece toplanıp değerlendirilen delillere, oluşa ve dosya içeriğine uygun olarak düzenlenen uzman bilirkişi raporunda belirlenen kusur oranının ve tazminata ilişkin hesaplamanın hükme esas alınmasında bir usulsüzlük bulunmamasına göre, davalı T.C.D.D.Y. Genel Müdürlüğünün aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.
2- Davacılardan Hülya B.nın trafik kazasıyla yaralanmasıyla, vücut çalışma gücünün tamamını yitirdiği sağlık kurulu raporu ile saptanmıştır. Davacıların talepleri doğrultusunda mahkemece yaptırılan bilirkişi incelemesinde, davacının maluliyetinden dolayı kaza öncesi kazanç sağlayan hemşirelik görevini ifa edemeyeceğinden muhtemel çalışma sürecine göre kazanç kaybı hesaplanmış, ayrıca devamlı bir bakıcı ihtiyacı bulunduğundan, bu süreç normal ömrüne göre kabul edilip, bilirkişi tarafından 1.440.705.001 TL. olarak saptanmıştır. Davacının bu maluliyetinin normal yaşam sürecini kısaltıp kısaltmayacağı konusunda bir inceleme yapılmamıştır. Bu yön; adı geçen davacıyla ilgili bütün rapor, film, hastane kayıtları ile birlikte gönderilerek, Adli Tıp Kurumundan alınacak rapor ile saptanıp, bu zararla ilgili, sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekir.
3- Hükme dayanak yapılan bilirkişi raporunda; davalı yönetimin %10, dava dışı Belediyenin %10, diğer dava dışı oto sürücüsü A. İ. G. nın ise %80 oranında kusurlu olduğu açıklanmıştır.
Davacı, olaya karışan ve birlikte kusuru bulunan dayısı A. İ.'ın aracında hatır yolcusudur.
Dayanışmalı (müteselsil) sorumlulukta, ödence alacaklısının, sorumlulardan biri ya da tümü hakkında dava açabilme olanağı vardır. Davacı (ödence alacaklısı), bir çıkar karşılığı olmaksızın, dayısının aracında taşındığına göre, B.K.'nun 43. maddesinin birinci fıkrası uygulanmak suretiyle, zararın bir bölümünün üzerinde bırakılması gerekir. Öte yandan hatır taşımacılığı nedeniyle yapılacak bu indirimden sadece içinde bulunduğu aracın işleteni (araç sahibi) ile sürücüsü yararlanır, öbür araç sürücüsü ya da işleteni yararlanamaz, Bu nedenle, ödencesinin belirlenmesinde, birlikte sorumlular arasında geçerli kuralların gözönünde bulundurulmasında zorunluluk vardır.
B.K.'nun 51. maddesinin birinci fıkrasının yollamasıyla, aynı Yasanın 50. maddesinin birinci fıkrası hükmüne göre Yargıç dayanışmalı sorumlu olanların birbirlerine dönüp, isteme (rücu) hakları olup olmadığını takdir ve gerektiğinde bu dönüp istemenin kapsamını belirlemekle yükümlüdür. Gerçekten, ilk aşamada ödencenin tamamını dayanışmalı sorumluluk kurallarına göre ödemiş bulunan kimse, kendi kusur oranına düşen miktardan fazla bir ödeme yapmış olacaktır. Ancak, en son aşamada, herkes kendi kusur oranında sorumlu tutulacaktır. Bu sonuca varabilmek ve ilk aşamada daha fazla bir ödemeyi önlemek için, izlenecek yöntem şu olmalıdır.
Mahkemece ilk önce, ödence alacaklısı olan davacıların, hak kazanmış oldukları maddi ödence miktarı belirlenmeli ve para olarak verilecek manevi ödence miktarı takdir edilmelidir. Bundan sonra, hatır taşıyıcısı olmayan dayanışmalı sorumlu kimselerin, belirlenen kendi kusur oranlarına eş düşen ödence bölümü saptanmalıdır. Artakalan miktar hatır taşıyıcısı öbür dayanışmalı kimsenin kusuru oranında sorumlu olacağı bölümdür. Ancak bu miktardan, B.K.nun 43. maddesinin birinci fıkrası uyarınca hatır taşıması nedeniyle bir miktar indirim yapılarak, hatır taşıyıcısının sorumlu kaldığı miktar belirlenmelidir. Sonuçta hatır taşıyıcısı olmayan dayanışmalı sorumlu için belirlenen miktar ile hatır taşıyıcısı durumunda olan dayanışmalı sorumlu yönünden belirlenen miktar toplamının, hakkında dava açılan dayanışmalı sorumlu kimseden alınmasına karar verilecektir. Böylece, aralarındaki iç ilişkide; hatır taşıyıcısı olmayan dayanışmalı sorumlunun hüküm altına alınan ödenceden, kendi kusur oranına düşen miktar ile birlikte hatır taşıyıcısının sorumlu tutulduğu miktarı da ödence alacaklısına ödemiş ise, kendi kusur oranına düşen miktar dışında kalan ve onun yönünden ödediği bölüm için hatır taşıyıcısına başvuracaktır. Tersine, hatır taşıyıcısı olan dayanışmalı sorumlunun hükmedilen ödencenin tamamını ödemesi durumunda ise, kendisinin sorumlu olduğu belirlenen miktar dışında kalan bölüm için öbür dayanışmalı sorumlulara geri dönüp isteyebilecektir.
Somut olaya özgü davacı yanın belirlenen ödence tutarından, hatır taşıyıcısı durumunda olan dava dışı dayanışmalı sorumlunun kendi kusuruna eş düşen miktardan, hatır taşıması nedeniyle indirim yapıldıktan sonra, geri kalan miktar ile öbür davalı ve dava dışı sorumluların kusur oranına eş düşen miktarların tutarından, davalının sorumlu tutulması gerekirken, hatır taşımacılığı indirimi dikkate alınmadan, tamamından sorumlu tutulması bozmayı gerektirir.
4- Davacının trafik kazasında yaralanması üzerine, davacı işe ve çocuklarının bu kaza ve yaralanan eş ve ana nedeniyle, manevi tazminat talep edebilmeleri için, cismani bir zarara uğramış olmaları gerekir. Daha açık bir anlatımla, kendilerinin bu olay üzerine ruhsal dengelerinin bozulması, şok'a girmeleri veya tıbbi sair bir bedeni ve akli rahatsızlığın oluşması gerekir. Böyle bir cismani zarar iddiası bulunmadığı gibi, kanıtlanmamış olmasına göre B.K.'nun 47. maddesindeki koşulları gerçekleşmeyen eş ve çocuklar için manevi tazminata karar verilmesi yanlıştır.
Sonuç: Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle, sair temyiz itirazlarının reddine, iki, üç ve dördüncü bentlerde açıklanan nedenlerle, hükmün davalı idare yararına bozulmasına, peşin harcın istek halinde iadesine 02.11.1994 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞIOY GEREKÇESİ
Hemzemin geçitte tren-oto çarpışması sonucu meydana gelen trafik olayında; dayısının otomobilinde bulunan davacı kadının felç olduğu, -beyin dışında- boynundan itibaren tüm alt organlarının yarı bitkisel, adeta yaşayan ölü durumunda olduğundan sözle, yaralananın eş ve çocukları asabi şok'a girdiğinden, manevi ödence istemişlerdir. Isparta Devlet Hastanesinin 19.11.1992 günlü raporunda; davacının %100 oranında malul kaldığı, başkasının sürekli bakımına muhtaç olduğu açıklanmıştır. Mahkemece, koca ve çocuklar için ayrı ayrı 10.000.000. TL. manevi ödence takdir olunmuştur.
Manevi zarar sorunu, zararın boyutunun değerlendirilmesi ve giderilmesi yönünden her zaman özellik ve güçlüğünü birlikte taşımıştır. İnsanın manevi varlığına yapılan saldırıların ortaya çıkardığı zararları ölçüye vurmaktaki olanaksızlık ve manevi kayıpların giderilmesinin kabul etmez niteliği güçlüğün başlıca nedenidir.
Medeni Yasanın 24. maddesinde düzenlenen ve Borçlar Yasasının 49. maddesiyle de vurgulanan esas kural uyarınca manevi ödence istenebilmesi, kişisel hak ve yararların bozulması durumunda olasıdır. Kişisel yararların hangi hallerde bozulmuş sayılacağı yönünün saptanması büyük önem taşır. Kişilik hakları, kişinin kendi özgür ve bağımsız varlığının bütünlüğünü sağlar. Yaşam, beden ve ruh tamlığı yanında aile değer bütünlüğü de kişisel varlıkların en önemlilerindendir. Aileyi oluşturan bireylerden birine karşı işlenen haksız bir eylemin manevi acısı, onun acısıyla aynı derecede hatta onun duyacağı acıdan daha büyük olabilir.
Borçlar Yasasının 49. maddesine göre, özel bir hüküm olarak öngörülen 47. maddesinde, manevi ödence isteme hakkı, cismani zarara düçar olan kimseye ya da ölüm halinde ölenin ailesine düşer. Halen uygulanmakta olan görüş gereğince, beden zararına uğrayanın ailesinden bulunmak, bir kimseye bu yolda bir hak sağlamaz. Haksız eylem (anne-baba, karı-koca ve çocuğa) karşı işlenmiştir ve bunlardan öbürü bu haksız eyleme göre üçüncü kişi durumundadır. Onların az ya da çok bir üzüntü duyması karşısında, manevi ödenceye hükmedilmesine tazminat hukuk kuralları engeldir. Anne-baba, karı-koca ve çocuğa karşı işlenmiş olan haksız eylem, aynı zamanda cismani tamamiyeti ihlal edilen kişinin yakınlarının da doğrudan doğruya zarara uğramalarına neden olmuşsa, o takdirde manevi ödence istemeleri olasıdır. Örneğin, bir çocuğun beden bütünlüğünün ihlali sonucu, bu olayın etkisiyle ana ya da baba veya kardeşleri vs. asabi bir buhran, bir ruhi sarsıntı geçirir, bu yüzden hastalanır ve böylece ruh tamlığını geçici ya da sürekli olarak kaybederse, kanıtlama koşuluyla bu kimsenin manevi zarar isteme hakkı kabul edilmiştir. Çünkü, Borçlar Kanununun 46. maddesindeki cismani zarar kavramına ruhsal tamamiyetin bozulması, sinir bozukluğu veya hastalığı gibi halleri girmektedir. (Yarg. 4. H.D.nin 30.11.1976 tarih, 6958 E. 10448, 16.6.1977 tarih ve 5877 E, 6987 K, 12.12.1977 tarih ve 1554 E, 11814 K, 25.5.1978 tarih ve 9470 E, 6992 K, Mustafa Reşit Karahasan; Sorumluluk ve Tazminat Hukuk Sh. 1291).
Federal Mahkeme, sürekli olarak şuur kaybına uğramış bir bayan için manevi ödencenin saptanmasında bakıma muhtaç olan ana-babanın ve olayın özelliğine göre, yaralanan dışında dava açmamış olmalarına rağmen, yakın hısımlarının da hesaba katılmasını öngörmüştür. Federal Mahkeme, öylece saldırıya uğrayan kişinin yakınlarına, bir manevi tazminat talebi öngörmeyen şimdiye kadarki uygulamadan bir sapma olmaksızın, yakınının manevi acılarının, Borçlar Kanununun 47. maddesinin açıkça manevi tazminatı öngördüğü ölüm olayına nazaran daha büyük olduğu, bu gibi hallerde manevi tazminatı kabul etmiş bulunmaktadır. (Federal Mahkeme İçtihatları, 22 nisan 1986 çeviren Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu, Yargıtay Dergisi -Temmuz 1991, Sh. 383).
Somut olayda, trafik olayı nedeniyle felç olan eş ve anne yüzünden yaşam ilişkileri alt üst olan (koca ve çocuklara) ruhsal acılarının giderilmesini cismen de olsa tatmin amacını güden manevi ödence takdiri doğrudur. Ağır yaralanmayla sonuçlanan, bu yüzden sürekli ilgilenme ve bakımı gerektiren bu olayda, davacı eş ve çocuklarının şok olarak söylenen sarsılma, çarpılma durumuna girmesi doğaldır.
Böyle bir olguya dayanan yandan, bunun kanıtlanmasının istenmesi yerine, bilinen objektif ölçüler içinde doğrudan cismani zarara uğrayan kimsenin yakınının olay nedeniyle ruh sağlığının ağır biçimde bozulduğunu, sarsıldığı, bunun başka türlü algılanmasına olanak bulunmayan bir karine olarak kabulüyle, tersini ileri süren yana kanıtlama yükümlülüğü getirilmesi, yaşam gerçeklerine daha uygun düşecektir.
Bu durumda gerek Borçlar Yasasının 47. maddesinin kısmen, gerekse 49. maddesinin doğrudan doğruya uygulanması suretiyle olsun, davacıların duyduğu ve ileride duyacağı elem ve ızdırabını karşılayacak manevi ödenceye hükmedilmesinde yöntem ve yasaya aykırılık bulunmamaktadır.
Yukarıda yazılı nedenle, çoğunluk görüşüne katılmıyorum. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy