(4721 S. K. m. 15) (2004 S. K. m. 72)
Dava: Davacı vasisi, 1924 doğumlu olan davacının eşinin 1996 yılında vefat etmesi üzerine, davalının kızı H.A. ile evlendiğini, bu evliliğin devamı sırasında davacı H.Z.Ö.'ın vesayet altına alındığını, eşi H. A.'nın evlilik birliğini sarsıcı davranışları nedeniyle aleyhine boşanma davası açıldığını ve tarafların boşandıklarını, anılan boşanma davası devam ederken, davalının davacı aleyhine 2000 Esas sayılı dosyası ile bonoya dayalı icra takibi yaptığını, davalının bononun tanzim tarihi itibariyle kendilerine bono bedeli kadar borç vermesinin ekonomik durumu nedeniyle mümkün olmadığını kaldı ki, ondan borç para almalarına dahi gerek bulunmadığını, davacının demans hastası olması nedeniyle de bononun hukuken geçersiz olduğunu, ayrıca bonodaki imzanın sahte veya imzanın davacının hastalığı kullanılarak hile ile alınmış olabileceğini iddia ederek, takip konusu senet ile borçlu olmadıklarının tespitini talep ve dava etmiştir.
Davalı, dava konusu bononun gerçek bir borç için davacı tarafından imzalanarak verildiğini beyan ederek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece, dava konusu bonodaki keşideci imzasının davacı eli mahsulü olduğu 21.10.2000 tarihli Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Dairesinin raporuna göre de davacının senedin tanzim tarihinde hukuki ehliyete sahip bulunduğu gerekçesiyle davacı vasinin olayın gelişimine yönelik tanık dinletme isteği dikkate alınmaksızın davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafça temyiz edilmiştir.
Karar: Dosyadaki belge ve bilgilere göre varlıklı bir kişi olan davacı ( 72 ) yaşındayken ona nazaran yoksul durumdaki davalının genç yaştaki kızıyla evlenmiştir. Evlenen kız, dul maaşının kendisine ait olacağını açıklayıcı bir belgeyle miras haklarından vazgeçmiş; fakat sonraları, evlilik birliğiyle bağdaşmayan davranışları dolayısıyla davacı tarafından boşanma davası açılınca davalı, davacının kendisine verdiği ( davacı, yetmişüç yaşındayken ona verdiği ) ellimilyar liralık ödünç senediyle hakkında takibe girişmiştir. Davacı, yetmişbeş yaşına ulaşınca demans dolayısıyla vesayet altına alınmıştır. Bu arada da davacı, boşanma davasında ileri sürdüğü olayları kanıtlayarak davalının kızından boşanmıştır.
Davacının vesayet altına alınmasını gerektiren hastalığının bunama olduğu ve genellikle de yaşlanmaya bağlı bulunduğu bilinen gerçeklerdendir. Bu gerçeklik, hastalığın aniden etrafta görülür biçimde ortaya çıkmadığını da içerir. Çoğu zaman tam ehliyetsizlik durumuyla ortaya çıktığından yakınlarının, harekete geçerek vesayet altına alınmasını sağladıkları da hukuk uygulayıcılarının gözlem ve deneyimlerinden elde ettikleri verilerdendir.
Usul Yasalarının kesin delille ispat hükümleriyle maddi hukukun hile oluşturduğu ileri sürülen olayların değerlendirilmesindeki ölçüler ve onların yanında, yanılgı sayılabilecek durumları belirleyen kurallar ehliyetli kişiler ve onların hukuksal işlemlerinin belirlenmesine göredir. Ehliyetlilik ve ehliyetsizlik arasında sınırlı ehliyetlilik ve sınırlı ehliyetsizlik olarak sezginlikle ( temyiz kudretiyle ) ilgili iki kademe daha vardır. Bununla kişinin, eylem ve işlemlerinin anlam ve mahiyetini kavraması, bilincine varması ve aynı zamanda da bu kavrayış ve bilinçle uyumlu olarak iradesini kullanabilme yetisi amaçlanır. Kavrayış ve bilinçle uyumlu olarak iradeyi kullanabilmenin her zaman seksen yaşlarına gelirken de sürdüğünün kabulü, doğal süreçlerin dışına taşar. Sonradan bunadığı da resmen saptanmış olan bir kişinin belirtilen iki kademeden de geçerek dalgalanma göstermesi, güçlü olasılık benimsemelerine girer. Ehliyetli bir kişi için aldatma sayılmayan bir oluşum, anılan durumdakilerle eşdeğerli olmayabilir. Yani ehliyetli bir kişi için hile ya da hata sayılmayan bir oluşum, bu aşamadakiler için onları kandırıcı sayılabilir. O nedenle işin özü irdelenmelidir. Öte yandan, bir neden yokken zenginin fakirden düzeyli bir parayı ödünç alması, her zaman rastlanılır olaylardan değildir. Bu bakımdan sorun, takdiri delillerin de sunulmasına olanak tanınarak çözümlenmelidir. Böyle bir yolun izlenmesi usul yasalarının belirlediği, tam ehliyetli kişilerin hukuksal işlemleriyle ilgili olan tanık dinletme yasağıyla çelişmez; aksine o hükümlerle uygunluk gösterir. Hukuk yargılama usulü, ispat edilemeyen davanın reddine olanak tanıyarak hüküm kurulmasını kabul eder; ama kuşkulu gerçeğin hükme temel alınmasını sistemi dışında bırakır. Oysa mahkemenin sunulmasına izin verdiği kanıtlar, çözüm için kuşkuları gidermiş değildir.
Sonuç: Öyleyse tarafların tüm delilleri toplanarak varılacak uygun sonuç çevresinde bir karar verilmek üzere yerel mahkeme kararı bozulmalıdır.
KARŞI OY
Vasi vekili tarafından açılan menfi tespit davasında; dava konusu bonodaki imzanın vesayet altındaki keşideci H.Z.Ö.'a ait olmadığı, keşidecinin demans hastası olup senedin geçersiz olduğu, hile ile alındığı ve bedelsiz olduğu iddia edilerek borçlu olmadığının tespiti istenmiştir.
21.10.2000 tarihli Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Dairesinin raporuna göre keşideci davalının senedin düzenlenme tarihinde hukuki ehliyeti haiz olduğu ve imzanın da keşideciye ait olduğu belirlenmiştir.
Öte yandan hile iddiasına ilişkin olarak bildirilen olaylar hile niteliğinde sayılamayacağı gibi bedelsizlik iddiası da yazılı delille kanıtlanamamıştır.
Yerel mahkemece bu hususlar gözetilerek davanın reddine karar verilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığından hükmün onanması gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun bozmaya ilişkin görüşüne katılamıyorum.
Full & Egal Universal Law Academy