(743 S. K. m. 931)
Taraflar arasındaki davada:
Davacı, vekili Mehmet'in ve davalının hileli tertibi ile 187 ada, 58 parsel sayılı evinin satış suretiyle davalı adına tesis olunan kaydın iptalini, adına tescilini istemiştir.
Davalı, iddiaların varit olmadığını, Usul ve Yasa'ya uygun olarak satış yapıldığını söylemiştir.
Sabit olmayan davanın reddine dair verilen kararın duruşmalı olarak Yargıtay'ca incelenmesi davacı vekilleri tarafından istenilmekte; dosya tetkik olunarak gereği düşünüldü:
Dava konusu olayı oluşturan maddi olguyu ve olayın hukuksal niteliğini açıklamadan önce; Davada taraf olan kişilerin durumlarını, uyuşmazlığa konu teşkil eden olayın hangi koşullar içinde geçtiğini kısaca açıklamakta, sağlıklı bir sonuca ulaşabilmek yönünden yarar vardır.
Davacı, halen Kadıköy ............. Mahallesi Muhtarlığı görevini yapan emniyetten emekli bir kişidir.
Davalı Ali ile vekil Mehmet ise, Kadıköy'de emlâk komisyonculuğu yapan ve ayrıca aralarında iş ilişkisi bulunan kimselerdir. Vekil Mehmet'in elinde satılık ucuz bir arsa bulunduğunu ve istediği takdirde bu arsayı kendisine satın alabileceğini söylemesi üzerine davacı, Mehmet'e Kadıköy Üçüncü Noterliğince düzenlenen 24.8.1973 tarih ve 18447 no.lu vekâletnameyi vermiştir.
Ancak; Davacı, bu vekaletnamenin düzenlendiği günün çalışma saati sonunda, vekaletnamede Mehmet'e verilen yetkinin amacını aştığını, vekile yalnızca kendi adına taşınmaz mal satın alması için yetki vermeyi amaçlamasına karşın, vekâletnamenin genel nitelikte olduğunu ve özellikle içinde oturduğu dava konusu daire ile muhtarlık görevini sürdürdüğü yazıhaneyi satma yetkisini de içerdiğini fark etmesi üzerine, telaşa kapılarak hemen Mehmet'i bulup durumu kendisine açıklamış ve davalı Ali de hazır olduğu halde birlikte ilgili notere giderek vekilin azli hususunda başvuruda bulunmuştur. Ne var ki; bu başvuruyu Noter Başkâtibi Fahrettin, vaktin geciktiğini ileri sürerek, vekilin azli için gerekli işlemin yapılmasının olanaksız olduğu, mevcut vekâletnamenin üzerinin çizilmesi suretiyle geçersiz sayılacağı yolunda yanıtlayarak karşılamıştır. Böylece davacı, adı geçen noter başkâtibinin sözlerine inanarak eldeki vekaletnamenin üzerini çizerek vekili azlettiği kanısına varmıştır.
Tüm bu hususların doğruluğu davacının inandırıcı bulunan açıklamaları ve Noter Başkâtibi Fahrettin'in ceza mahkemesi dosyasındaki beyanı ile kanıtlandığı gibi; ayrıca, davacının sonradan vekil Mehmet'e yalnızca taşınmaz mal satın alma yetkisini içeren 29.8.1973 tarihli vekâletnameyi verdiği de tartışmasızdır.
Hal böyle iken vekilin, sonradan ilgili notere başvurup, yukarıda açıklandığı üzere davacının geçersizliğine inandığı 24.8.1973 tarihli önceki vekâletnamenin suretini çıkartarak 5.10.1973 tarih 21678 sayılı örnek vekaletname ile, davacıya ait dava konusu 58 parsel sayılı taşınmazı 25.10.1973 tarihinde tapuda yüz bin lira değer üzerinden satış göstermek suretiyle davalı Ali'ye temlik ettiği anlaşılmaktadır.
Gerçi; davalı taraf savunmasında, temlik işlemini takiben davacının satış bedeli olarak vekil Mehmet'ten iki yüz bin lira aldığına ilişkin 25.10.1973 tarihli belge ile tahliye taahhütnamesi başlığını taşıyan belgeyi verdiğini ileri sürmüş ise de; bu belgelerde yazılı metinlerin Avni imzalı mevcut başka bir belgeden yararlanılarak sonradan düzenlendiği Adli Tıp Meclisi Fizik Şubesi'nin 11.11.1975 tarih 1964/9881 sayılı raporu ile kanıtlanmıştır.
Bu durum karşısında, ortada davacının ilk kez düzenlenen, 24.8.1973 tarihli vekaletname ile vekile verdiği yetkiyi, geri aldığını vurgulayan usulüne uygun biçimde vekile ve ilgili tapu sicil muhafızlığına ulaştırılmış bir azil namenin bulunmadığından bahisle, vekilin yaptığı işlemi ve davalının iktisabının geçerliliğine dayanan savunmanın kabulü olanaksızdır.
Esasen, vekilin temlik işlemini, davacının girişimi sonucu, üzeri çizilen 24.8.1973 tarihli ilk vekâletname ile değil de; sonradan noterden suretini çıkarttığı 5.10.1973 günlü örnek vekaletname ile sağlama yolunu yeğlemeye ilişkin tutumunu, önceki vekaletname ile kendisine verilen yetkinin geri alındığını bilerek hareket ettiği anlamında değerlendirmekte zorunluluk vardır. Aksi halde, davacının pek kısa bir süre sonra vekile yalnızca satın alma yetkisini içeren 29.8.1973 tarihli ikinci bir vekâletname vermesi nedeniyle, olayların ve yaşamın gerçek akışı ile bağdaştırmak mümkün değildir. Ayrıca ortada ciddi ve zorlayıcı bir neden olmadan bir kimsenin oturduğu evi satmaya kalkışması eşyanın tabiatına da aykırıdır.
Bunun yanı sıra davalının işin başından beri vekille işbirliği içinde bulunduğu, tüm olanları bildiği tartışmaya yer vermeyecek derecede açık bir gerçektir. Kuşkusuz bu durumu, davalının iktisabının iyi niyete dayanmadığını vurgulayan, davalının iyi niyet kurallarından yararlanmasını olanaksız kılan yeterli kanıt saymak gerekir.
O halde; iç yüzü ve gerçek boyutları açıklanan uyuşmazlığa, gerçekçi bir gözle bakıldığı, tarafların kişilikleri ve özellikleri göz önünde tutulduğu deliller gerçeğe uygun biçimde değerlendirildiği takdirde; olayı başka türlü görmek ve kabul etmek olası değildir. Bu denli açık olan ve böylesine değerlendirilmesi gereken uyuşmazlık konusu olay karşısında mahkemenin davayı kabul etmesi gerekli iken yazılı olduğu üzere reddetmesi isabetsizdir.
Temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü BOZULMASINA, gelen temyiz eden vekilleri için 1400 lira duruşma vekalet ücretinin temyiz edilenden tahsiline ve peşin harcın iadesine oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy