(818 S. K. m. 244)
Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece verilen karar yasal süre içerisinde davacı tarafından temyiz edildiğinden dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Maddi Olay: Tüm dosya içeriğine, toplanan delillere göre; davacı baba, davalı olan oğul K.'nin Almanya'da işçilik yaptığı dönemde üç katlı, altı daireli bir bina inşa etmiş, birer daireye karşılık 1/4 payını davalıya, 1/4 payını da dava dışı diğer oğluna koşulsuz (kayıtsız, şartsız) bağışlamıştır (16.10.1980 akit tablosu).
Almanya'dan kesin dönüş yapan davalı K., babasının hazırlayıp üstelik hibe ettiği dava konusu bu daireye karısı ve lise çağındaki iki çocuğu ile yerleşmiştir.
Kısa bir süre sonra, bu evini karısını ve çocuklarını terkederek Karabük'te "ismi dosyada yazılı" bir kadınla (müşterek) yaşamaya başlamış, karısının ve çocuklarının her türlü bakım ve gözetimini davacı olan babasına bırakmıştır.
Yapılan uyarıların, öğütlerin sonuçsuz kalması bir yana, davalı K., babasına yolladığı dosyaya eklenen mektubunda, çekişmeli daireyi satacağını bildirmiş, çirkin sözlerle babasını ve tüm ailesini tehdit etmiştir. Bu bayandan karısı H.'ye gelen mektupta ise, K.'nin bir başka kadınla daha ilişkisi olduğu açıklanmıştır.
Türk Ceza Yasasına göre "tehdit" suçunu oluşturacak nitelikteki bu mektuplara, davalı tarafından karşı çıkılmamış, yukarıda belirlenen olgular çok sayıdaki davacı tanıklarınca, duraksamaya yer bırakmayacak biçimde, ittifakla ve kesinlikle doğrulanmıştır.
Davalı 26.3.1986 günlü oturumda, tanık dinletmeyeceğini söyleyip tutunağı imzalamış, davaya verdiği yazılı cevapta da, salt karısına geçinmesi için banka hesabı açtığını, ona para verdiğini savunmuş bunun dışındaki tüm iddialara karşı, davanın başından sonuna kadar suskunluğunu sürdürmüştür.
Alınan tedbir kararı ile dairenin üçüncü kişilere satışı önlenmiştir.
Davanın Hukuksal Nedeni: Davacı vekili, dava dilekçesinde ve layihalarında, Borçlar Yasasının 244/2. maddesine dayanmış, davalının babasına ve ailesine karşı yasal yükümlülüklerini yerine getirmediği ve yasa dışı ilişkilerle üzüntü yarattığını ileri sürerek, "hibeden rücu" nedeniyle davalı üzerindeki 1/4 pay kaydının iptalini ve müvekkili adına tescilini istemiştir.
Hüküm: Mahkemece: 1- Davalının babasına karşı kötü bir davranışı bulunmadığı,
2- Davalı karısına ve çocuklarına bakmıyorsa, haklarını yasal yollardan alabilecekleri gerekçe gösterilerek davanın reddine karar verilmiştir.
Hukuksal Tartışma: Bu davada saptanan olguların, BK.nun 244/2. maddesinde yazılı "bağıştan dönüş" koşulunu oluşturup oluşturmadığını belirlemek suretiyle uyuşmazlığın çözüleceği kuşkusuzdur.
Anılan yasa maddesinde "yararına bağış yapılan kişi:
a) Bağışlayana veya
b) Ailesi için yasaya göre yükümlü olduğu ödevlere karşı, önemli bir suretle aykırı davranmış ise" bağışa konu şeyin geri alınabileceği hükmüne yer verilmiştir.
Davalının eylemleri bu hükmün perspektifi altında incelendiğinde;
1- Davalının özel yaşantısının öncelikle "Zina suçunu oluşturması bakımından yasaya aykırı olduğu, toplumun dini, ahlaki inançlarına, örf ve adetlerine ters düştüğü, bu halin çevrede çeşitli yorumlara, dedikodulara yol açtığı, davalı dışında ailenin tüm bireylerini üzüntüye sürükleyip utanç içinde bıraktığı hususu yadsınamaz bir gerçektir.
2- Karısını ve çocuklarını babasına terk edip, ayrı bir şehirde, metres hayatı sürdüren aylarca yıllarca babasını, anasını, karısını, çocuklarını arayıp sormayan, ziyaret etmeyen, adres dahi bırakmayan, izini kaybettirmeye çalışan, üstelik babasının, kendisine bağışladığı evi satıp metresine para yedirmeye yeltenen ve mektubunda bunu açıkça ifade etmekten çekinmeyen, tüm bunlar yetmiyormuş gibi, büyüğe saygı ilkelerini çiğneyerek, babasını "mektupla tehdit" suçunu işleyen bir oğul, babasına ve ailesine karşı yükümlü olduğu görevlerini yerine getirmiş mi sayılır?
Türk toplumunun yeryüzünde takdirle anılan "aileye bağlılık" kuralı, ahlak anlayışı, manevi değerleri biran için unutulsa bile, davalının suç oluşturan eylemlerini yasal ve doğal kabul etmeye, onu görevlerini yapan bir kişi saymaya olanak var mıdır?
Babasını derin üzüntülere, büyük bir mahcubiyete, maddi ve manevi sıkıntılara düşüren, çoluğu ve çocuğuna baktırmak zorunluluğunda bırakan davalının bağışlayana karşı "kanunen mükellef olduğu vazifelere ehemmiyetli surette riayet etmediği" tüm açıklığı ile ortadadır.
3- Davanın dayanağı olan yasa hükmündeki "veya ailesi için" öğesinin incelenmesine gelince;
Bu konuda hukuk otoritelerinin düşüncelerini aktarmakta yarar vardır.
a) Prof. Dr. Haluk Tandoğan - Borçlar Hukuku, Cilt: 1/1, 1985 Baskı, Sahife 376: "BK. md. 244/2'deki-yakın-deyimi, aile deyiminden daha geniştir. Bağışlayanın hısımlarından başka sosyal bağlarla ve sevgi ile bağlı olduğu kimseler örneğin, samimi bir arkadaşı da yakınlarından sayılır."
b) Prof. Dr. H. Veldet Velidedeoğlu - Refet Özdemir - Türk Borçlar Kanunu Şerhi, 1987, Sahife: 455 ve 244: "Aile, yakın kişileri içerir. Bağışlanan açısından saygısız bir eylem veya bağışlayanın onaylamadığı bir evlenme veya düşüncesiz bir davranış, göreve riayetsizlik olarak anlaşılmalıdır."
"Yakınlarından biri veya yakından bağlı bulunduğu şahıs teriminden neyin anlaşılacağı konusu önemlidir. Kaide olarak ve fakat istisnasız olmayarak feriler, ana, baba, kardeşler, karı, koca bu meyanda sayılabilir. Daha uzak akrabalarla olan mevcut şahsi münasebetler kıstas olurlar, Dostlar gibi akraba olmayan üçüncü şahıslar da bağışlayana yakından bağlı olabilirler."
c) Senai Olgaç - T. Borçlar Kanunu, Cilt: 2, Sahife: 340: "Aile deyiminin yorumlanmasında hısımlığın kanuni derecesi önem taşımaz. Asıl önem taşıyan husus gerçek aile bağları, aile sevgileridir. Şair Goethe'nin sözünü ettiği, sevgi ve samimiyetin kuvvetlendirdiği hısımlık, çok defa kanunun belli ettiği yakınlıktan daha sıkıdır. Senelerden beri birlikte yaşayan biri erkek diğeri kız iki kardeşten birinin ölümü, diğerine o kadar derin bir acı verir ki, birbirinden ayrı yaşayan baba oğuldan birinin ölümü halinde bu kadar büyük acı duymadıkları görülür."
Bu eserlerin dipnotlarında, yabancı hukuk profesörlerinin dahi "yakınlık", "saygısızlık" konularında aynı görüşleri paylaştıkları yazılıdır. Ayrıca bu kitaplarda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun ve Özel Dairelerin çok sayıda içtihatlarına yer verilmiş, hem doktrinde hem de yargısal uygulamalarda görüşlerin birleştiği vurgulanmıştır.
O halde, bağışlayanın "ailesi" deyimi ve anlamı içerisine "torunların ve gelinin" de gireceğini kesinlikle kabul etmek gerekir.
Mahkemenin, ( Eğer davalı, karısına ve çocuklarına karşı görevini yapmıyorsa yasal yoldan haklarını alabilirler ) biçimindeki, ikinci gerekçesinin olayın hukuki yönü ile ilgisi yoktur. Kaldı ki, geri alma davası da yasal yoldur. Bu itibarla anılan gerekçe tartışılmaya değer görülmemiştir.
Örnek Karar: Bilimsel kitaplara aktarılan, basında ve kamuoyunda yankılanan şu kararın dahi çözüme giden yolu aydınlattığı şüphesizdir.
"Türk toplumunun sosyal yapısı gereği geleneksel aile anlayışında anne ve babanın saygın bir yeri ve yadsınamayacak bir değeri vardır.
Her halükarda anne ve baba çocuklarına el kaldırılmayacak, üzerlerine toz kondurulmayacak kutsal kişilerdir. O halde, hangi koşullar içerisinde olursa olsun, oğulun babayı dövmesi, babanın oğula sövmesinden daha ayıp ve daha kınanacak bir davranıştır."
İddia kanıtlanmış, BK.nun 244/2. maddesindeki koşullar oluşup gerçekleşmiştir. Bu durumda davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, tutarsız, sübjektif gerekçelere ve yanılgılı değerlendirmelere dayanılarak reddedilmesi doğru değildir.
Sonuç: Davacı vekilinin tüm temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, 24.12.1987 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy