(743 S. K. m. 618, 639/1) (2863 S. K. m. 3) (3402 S. K. m. 14) (YHGK. 30.06.1993 T. 1993/16-139 E. 1993/487 K.) (YHGK. 12.04.1995 T. 1995/7-211 E. 1995/318 K.)
Dava Ve Karar: Davacı tarafından, davalı aleyhine açılan tapu iptali ve tescil davasının yapılan yargılamasında, mahkemece davanın kabulüne dair verilen kararın davalı vekili tarafından duruşmalı temyiz edilmekle; dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
Bir ülkenin coğrafi zenginliklerinin, tarihi ve kültürel değerlerinin başında, kültür ve tabiat varlıkları gelir. Bunların korunması ve sonraki nesillere aktarılması için devletlere, özel ve tüzel kişilere büyük görevler düşmektedir. Bu amaçla, tüm çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi hukukumuzda da bu konu üzerinde gittikçe artan bir hassasiyetle durulmuş, birbirlerini izleyen çeşitli yasalar ve tüzükler çıkarılmıştır. Bunlardan ilki, 10.4.1322 (29 Sefer 1324) tarihinde kabul edilen Asarı Atika Nizamnamesidir. Söz konusu Nizamnamenin 4. maddesinde; her türlü abideler, menkul ve gayrimenkul asarı atika hükümet malı sayılmış, gayrimenkul niteliğindeki asarı atikaların kullanılmaları kesin olarak yasaklanmıştır. Ancak, sit alanları hakkında herhangi bir hüküm getirilmemiştir.
Adı geçen Nizamnameyi yürürlükten kaldıran 25.4.1973 tarih ve 1710 sayılı Eski Eserler Kanunu'nun 1. maddesi ise; sit'leri taşınmaz eski eserler arasında saymış, 3. maddesinde; bütün taşınır ve taşınmaz eski eserlerin devletin malı olduğunu bildirmiştir. Aynı Yasa'nın 10. maddesi ile de korunmaları lüzumu tespit ve ilan olunan her çeşit eski eser tarihi ve tabii anıtlar ile bunlara ait korunma sınırları dahilindeki emlak ve araziye yeniden imar ihya hakkı tanınmaz ve tapu verilmez kuralı kabul edilmiş, bu kurala paralel bir hüküm içeren 15. maddede ise önceki zilyetlik hakları korunmuştur.
Hemen belirtmek gerekir ki, gerek Asarı Atika Nizamnamesi'nde, gerekse Eski Eserler Kanunu'nda, kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanları ile sit alanlarının kesin bir ayrımı yapılmamış, statüleri belirlenmemiştir.
21.7.1983 tarih ve 2883 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanun'u ise, bu yönde çıkarılan tüm kanunları yürürlükten kaldırmış, 3. maddesiyle yeni kavramlar ortaya koymuş, sit alanları ile kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanlarını tarif ederek kesin ayrımlarını yapmıştır. 5. maddesinde, taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarını Devlet malı saymış, 11. maddesinde, bu varlıklar ile koruma alanlarının zilyetlik yoluyla iktisap edilemeyeceklerini hükme bağlamıştır.
Değinilen Nizamname ve Yasa hükümleri bir arada ve topluca değerlendirildiğinde, Asarı Atika Nizamnamesi'nde ve 1710 sayılı Eski Eserler Kanunu'nda, zilyetlikle mülk edinilmesi yasaklanan yerlerin, 2863 sayılı Yasada tanımı yapılan kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanlarına tekabül ettiğinin, öngörülen kurallarda bir paralellik bulunduğunun kabulü gerekir.
Bilindiği üzere Anadolu, tarih boyunca çok çeşitli medeniyetlere sahne olmuş, doğal, arkeolojik, jeolojik güzellikler ve zenginliklerle doludur. Bu nedenle sit alanları geniş sahaları kapsamakta, bazı bölgelerde oldukça uzun zaman önce kurulan yerleşim yerlerini hatta kentleri içerisine almaktadır. Kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanları ise genellikle daha küçük alanlarda kalmaktadır. Bu itibarla sit alanlarında zilyetlikle mülk edinme yolunun kapanması, toplumun ihtiyaçlarına, yurdun gerçeklerine tamamen ters düşmektedir. O halde, bir yandan geçmişten günümüze intikal eden bizlerin de gelecek nesillere aynen devretmesi gereken ve yerine yenisinin konması imkansız olan bu doğal ve tarihi servetin, diğer yandan da bunlara zarar vermeyecek zilyetliğin korunması zorunluluğu vardır. Nitekim bu hususları göz önünde bulunduran yasa koyucu koruma alanlarının aksine sit alanların da zilyetlikle mülk edinmeyi yasaklamamıştır. Yargıtay İçtihatları, özellikle Hukuk Genel Kurulu'nun 30.06.1993 tarih, 1993/16-139 Esas, 1993/487; yine 1995/7-211 E-318 sayılı kararlarında da sit alanlarında kalan bir taşınmazın kazandırıcı zamanaşımı yoluyla veya diğer bir mülkiyet belgesi ile mülk edinilebileceği kural olarak benimsenmiş, ancak zilyetliğin sit alanının bütünlüğüne ve bünyesine zarar vermemesi gerektiğine işaret olunmuştur.
O halde, sit alanının aynı zamanda kültür ve tabiat varlığı ve koruma alanı olup olmadığının açıklığa kavuşturulması, koruma alanı ise zilyetliğe değer verilmemesi çekişmeli taşınmaz koruma alanının dışında sit alanının içerisinde kaldığı takdirde sitin, tarihi arkeolojik, doğal veya kentsel sit yani niteliği üzerinde durulması, belirlenen sit çeşidine dava konusu taşınmazın konumuna göre kişinin zilyetliğinin ve çekişmeli yerin özel mülkiyete geçmesinin sit açısından bir sakınca yaratıp yaratmadığının, onun bütünlüğünü, doğal ve önceki görünümünü bozup bozmadığının araştırılması, gerektiğinde bu yönde uzman bilirkişilerden rapor alınması, koşulların zilyet yararına gerçekleşmesi halinde M.K.'nun 639/1 ve 3402 sayılı Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen zilyetlikle mülk edinmeye ilişkin öteki hususların bulunup bulunmadığının saptanması zorunludur. Somut olayda, yukarıda değinilen ilkelere uygun yeterli araştırma ve inceleme yapılmadan noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy